Hele yaklaş yamacıma evlat, yaklaş da ciğerimin dumanını yakından gör.
Sen bakma buralarda sustuğuma; kulaklarıma zincirlerinden boşanmış bir feryat gibi o kadim çığlığı gelir her gece: ,
"Bîngol şewitî, mij û dûman e... Megrî, megrî dayê megrî..." (Bingöl yanıyor, sis duman oluyor... Ağlama, ağlama anne ağlama...)
Biz öyle kapkara, öyle bahtsız bir zamana denk geldik ki evlat...
Günlerden bir gün postal sesleri yardı gecenin mahrem sessizliğini, "esker ketin nav gundan e..." (askerler köylere girdi...)
Ne zormuş meğer, saklamak içindeki yangını,
Gözlerin nemli, yüreğin kan ağlarken, susmak zorunlu.
Dışarıdan bakanlar, "ne kadar da kayıtsız" derler,
Bilmezler ki, evlat hasretiyle her gece ruhun nasıl kavrulur.
Gece gündüz didindim, sizler için harcadım ömrümü,
"Allah’ım... Ey kalplerin içindekini bilen, ey dertlilerin sığınağı Rahman!
Huzuruna yorgun bir beden, hasretle kavrulmuş bir yürek ve titreyen ellerle geldim. Sen ki evladı babaya emanet ettin, Sen ki merhameti annenin babanın kalbine nakşettin. Benim yüreğimdeki bu yangını ancak Sen bilirsin. Gözlerimin nuru, dizlerimin dermanı bildiğim yavrularım için kapına geldim.
Ya Rabbi! Onların attığı her adımı aydınlık eyle. Ayaklarına taş, yüreklerine telaş değdirme. Benim onlara duyduğum bu amansız hasreti, Sen onlara evlatlarından çektirme. Onları kendi evlatlarının gözünde yabancı kılma; kapılarını sessizliğe, gönüllerini kimsesizliğe mahkum etme. Benim susuz kaldığım o sevgi pınarlarını, Sen onlara nehirler dolusu ihsan eyle. Ben yandım, onlar serin kalsın; ben darda kaldım, onlar selamette olsun.
Bir ses sustu, bir yürek durdu derinden,
Barışın elçisi ayrıldı yurdundan.
Diyalog kurardı, severdi her candan,
Kardeşlik türküsü dökülürdü her yandan.
Türk ile Kürt'ü getirdi bir araya,
Bana bir acı ver, ama öyle bir acı olsun ki;
İçine dünyanın bütün hüznünü, bir sürgünün çaresizliğini katayım.
Bir güzel sevmiştim, mevsim kıştı, ellerim buzdu,
O, sanki bir yangının tam ortasında,
Adı hece hece dilimde bir yemin gibi dururdu.
Gittim...
Hangi kalemi yontsam az gelir, hangi kağıda dökülsem eksik...
Bir isim var ki dilimde, tel örgüleri aşan bir türkü gibi;
Adı: Dilek!
Öyle sıradan bir temenni değil bu,
Zifiri karanlığın ortasında patlayan bir volkan,
Yüreğimin parmaklıkları arasında, dumanı üstünde bir sızıdır gidişin,
Ben bu kentin bütün ışıklarını söndürüp, senin aydınlığına sığınmıştım.
Üstüm başım hasret kokuyor, cebimde ise sana dair birikmiş cümleler,
Hangi sokağa sapsam çıkmaz bir sokak, hangi yöne dönsem önümde koca bir duvar...
Bakma öyle sessiz durduğuma, içimde fırtınalar kopuyor,
Şehrin adını "Umut" koymuştum; sanki ismini her andığımda yüreğimdeki o hiç geçmeyen kış ayazı baharın ilk müjdesiyle kırılacak, buz tutmuş taşlar ısınacaktı.
Gökyüzüne baktığımda bulutların arasından süzülen ilk ışığı, senin yollarını gözlediğim penceremin pervazına adanmış bir selam bilirdim.
Ben bu şehrin kör kuyularına senin sesini, tüm sokaklarına ise ayak izlerinden kalma o eşsiz gölgeyi kazımıştım.
Umudu, bir evin sarsılmaz demirbaşı gibi yüreğimin en izbe yerine saklamıştım.
Zaman benim için takvim yapraklarında değil, nabzımın senin adına attığı o telaşlı ritimlerde akıyordu.
Gecenin en karanlık, en sessiz anında,
Yalnızlığın soğuk nefesi ensemde hep yanımda.
Sanki bir hayalet gibi, dokunur ruhuma sancı,
Varlığınla yokluğun arası, derin bir acı.
Duvarlar, bir zamanlar neşeyle yankılanan kahkahalar,
"Bitti" dedin ya hani...
Sanki dünya durdu, gökyüzü üstüme yıkıldı o an.
Bir kelimeye kaç idam sığdırdın, kaç cellat kiraladın?
Ben senin dudaklarından dökülecek tek bir umudu beklerken,
Sen bütün ışıkları söndürüp, beni bu karanlıkta kimsesiz bıraktın.
Acı çekiyorum diyorsam, sanma ki bu sadece bir sitem;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!