Bana aşk nedir dediler? Aşkı anlat dediler
Aşk, bir rüzgar gibi eser yürekte ansızın,
Bazen fırtına koparır, yıkar tüm benliğimi.
Aşk, bir mucizeymiş, dönüştüren her anı,
Bir bakış, bir söz, bambaşka yapar her halimi.
Bir baba ağlarsa, yıkılır dağlar,
Gök kubbe çöker, yerle bir olur bağlar.
O ki, çınar ağacı, dimdik duran kaya,
Gözünden yaş aktı mı, kopar kıyamet haya.
Neden ağlar baba, neden düşer gözyaşı?
Aşkın Aydınlık Yüzü
Bana "Aşk nedir?" diye sorduklarında, artık gözlerimin içi parlayarak cevap veriyorum. Çünkü aşk benim için karanlıktan çıkışın, her sabah yeniden doğan o umudun diğer adıymış. Eskiden aşkı ulaşılmaz bir zirve sanırdım, oysa şimdi anlıyorum ki aşk; attığın her adımda toprağın çiçeklenmesi, aldığın her nefesin biraz daha anlam kazanmasıymış.
Aşk meğer insanın içindeki o uyuyan devin uyanmasıymış. Ruhun en kuytu köşelerinde saklanan o saf neşeyi ortaya çıkaran, insana "yaşamak ne güzel şey" dedirten bir mucize... Hani bazen gökyüzü kapkara olur da tek bir güneş ışığı her şeyi bir anda altın sarısına boyar ya; işte aşk, o ışığın ta kendisi. Ne zaman hayat ağır gelse, ne zaman yollar yokuş olsa; aşk o görünmez kanatları takıyor insanın sırtına. Size sadece yürümeyi değil, bulutların üzerinde süzülmeyi öğretiyor.
İçimde artık hiç susmayan, pırıl pırıl bir melodi var. Bazen coşkulu bir çocuk kahkahası, bazen bahar dallarının rüzgardaki fısıltısı gibi... Aşk, iki insanın birbirine sadece eşlik etmesi değil; hayatın o devasa orkestrasında en uyumlu notayı birlikte basabilmesiymiş. Çakıllı yollardan geçsek bile, o yolun sonundaki denizin mavisini bilmek; işte o güven duygusu aşkın en güzel limanıymış.
Diyorlar ki bana, aklını yitirdi,
Diyorlar ki bana, deliliğin pençesiydi.
Diyorlar ki bana, kafayı sıyırdı, gitti gitti,
Diyorlar ki bana, ruhu firar etti, kayboldu bitti
Söylenip duruyorlar, boş sözlerle,
Yine buradayım sevgilim; güneş bu yalan dünyayı kirletmeden, o sahte ışıklar aramıza girmeden toprağına yüzümü sürdüm. Arkamdan fısıldaşanlara, 'bana deli diyorlar' diyerek bıyık altından gülenlere acıyarak bakıyorum. Bilmiyorlar sevgilim; sevmeyi, bir ruhun diğerine nasıl kördüğümle bağlandığını hiç öğrenememişler. Aşkı iki satırlık heves sananlar, bu sevdanın insanı nerelere sürükleyeceğini bilmedikleri için bu yaftayı ruhuma yapıştırıyorlar. Oysa senin o tek bir bakışındaki bin yıllık cenneti gören biri, sen yerin altındayken yerin üstündeki bu ruhsuz kalabalığa nasıl tahammül edebilir? Seninle kalbi mühürlenmiş bir adam; onlar gibi yüzeysel kalıp seni bir anı gibi unutup nasıl 'normal' kalabilir?
Bak, titreyen ellerimde yine o masum papatyalar var; hani 'papatyalar koptuktan sonra kokarmış' demiştin ya, ben de senin dünyadan koptuğun o gün hayatın dışına düştüm ve o günden beri sadece senin kokunla kavruluyorum. Her sabah ayaklarım, susamış bir ruhun suya koşması gibi beni sana, bu mermer taşının huzuruna getiriyor; çünkü seni özlemek artık bir duygu değil, yokluğunda her gün yeniden ölmekmiş sevgilim. Bakışların bir uçurum değil, vuslat kapısıydı; o karanlık sessizliğe atlamak benim tek tesellim oldu.
İnsanlar bu anlamsız hayatlarında korkakça nefes alırken; ben senin yokluğunun asil kederinde kaybolmayı, dünyanın sahte neşesine tercih ediyorum. Bırak bizi deli sansınlar; anlamak sınırlandırmaktır, oysa benim sana olan özlemimin ne bir sınırı var ne de bir sonu. Senin ışığının vurmadığı bir dünya, benim için sadece duvarları mermer bir hapishanedir. Ben o hapishanede yaşamaktansa, mezarının başında bir 'deli' olarak kalmayı en büyük teselli bilirim.
Ne taht isterim, ne de yalan saraylar,
Ne de şöhretin o kör eden parıltısı.
Yüreğimde bir boşluk, bir dert oyalar,
Bu hayatta kalmadı hiç umut pırıltısı.
Yoruldum artık bu kahpe dünyadan,
Deliyim ben, zincirleri kırılmış bir ruhum,
Sınır tanımayan, uçsuz bucaksız bir coğrafyayım.
Aklın dar kalıplarına sığmayan, bir hür rüzgarım,
Estikçe savurur, yıkarım her an tüm duvarları.
Gözümde yangınlar, ruhumda fırtına kopar,
Ben ki dağların ardında kalmış bir bulut
Gözyaşlarımı sakladım senin için
Her sabah sofrana konan ekmeğin
Bereketine dokunamadan büyüdüm anne
Oysa ne çok emek verdin
Yine gece yarısı, yalnızlığın soğuk nefesi,
Saatler vuruyor, sensizliğin sessiz sesi.
Kaçıncı gecenin karanlığı bu, ayrılığın izi?
Kaç gün oldu, kalkamadım o mezar gibi yerden?
Gecenin zifiri karanlığında, yıldızlar kaybolmuş,
Neden bu kadar amansız, bu kadar zalimsin hayat?
Sustukça hep ezildim, kimseye hayır diyemedim.
İyiliğimin bedelini hep yalnızlıkla ödedim ben,
Değer verdikçe değersizleştiğimden yoruldum.
En kırılgan yerimden vurdular, hiç acımadan,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!