Bir baba ağlarsa, yıkılır dağlar,
Gök kubbe çöker, yerle bir olur bağlar.
O ki, çınar ağacı, dimdik duran kaya,
Gözünden yaş aktı mı, kopar kıyamet haya.
Neden ağlar baba, neden düşer gözyaşı?
Bana bakıp da dertsiz bir ömrün kıyısında soluklandığımı sananlar, ruhumun derinliklerinde nelerin devrildiğini nereden bilsinler...
Ben hayatın o en keskin virajında, on iki yaşımın tüm masumiyetini bir trafik kazasının soğukluğunda bıraktım.
Bir gece yarısı, gökyüzümün en parlak iki yıldızı söndü; annemi toprağa, babamı sonsuzluğa uğurlarken çocukluğumu da o boşluğa fırlattım.
Herkesin uykuda olduğu saatlerde ben yorgun fabrikaların isini soludum, geceleri ekmeğimi taştan çıkardım; gün ağarınca da okul sıralarında geleceğimi tırnaklarımla kazıdım.
Kimseye eyvallah etmedim, kimsenin gölgesinde serinlemedim; başım dik, alnım ak, onurumla yürüdüm bu yirmi sekiz senelik çetin yolu.
Bana "Aşk nedir?" diye sorduklarında,
artık gözlerimin içi parlayarak cevap veriyorum.
Çünkü aşk benim için karanlıktan çıkışın,
her sabah yeniden doğan o umudun diğer adıymış.
Eskiden aşkı ulaşılmaz bir zirve sanırdım,
oysa şimdi anlıyorum ki
Diyorlar ki bana, aklını yitirdi,
Diyorlar ki bana, deliliğin pençesiydi.
Diyorlar ki bana, kafayı sıyırdı, gitti gitti,
Diyorlar ki bana, ruhu firar etti, kayboldu bitti
Söylenip duruyorlar, boş sözlerle,
Ruhumun Tek Hakimi ve Kalbimdeki O Deli Yangının Sebebi,
Sana bu satırları; dışarıdaki dünyanın o yüzeysel ve "akıllı" fısıltılarını bir kenara itip, sadece senin bende yarattığın o eşsiz kasırganın tam merkezinden, sessizliğin çığlığa dönüştüğü o mukaddes noktadan yazıyorum. Evet, arkamdan "aklını yitirdi" diye fısıldaşıyorlar, varsın desinler! Senin o tek bir bakışındaki bin yıllık hikayeyi gören biri, nasıl olur da hâlâ eski yerinde, eski aklıyla durabilir? Seninle tanışan bir ruhun, bir daha asla "normal" kalabilmesi mümkün müdür?
Sana olan bu sonsuz hayranlığımın sebebi, sadece gözle görülür bir güzellik değil; senin bir doğa olayı kadar hırçın, öngörülemez ve durdurulamaz olman. Gözlerine baktığımda, sakin bir denizin aniden dev dalgalara dönüşmesini, gökyüzünün bir anda şimşeklerle yarılmasını görüyorum. O bakışlar öyle bir uçurum ki; insan içine düşmekten korkmuyor, aksine o derinlikte kaybolmak, o boşlukta yok olmak için can atıyor. İşte benim "deliliğim" tam burada başlıyor: O uçurumdan aşağı, senin bakışlarının içine, bile isteye ve büyük bir isyanla, hiçbir güvenlik halatı olmadan atlamak!
İnsanlar güvenli kıyılarda, diz boyu sularda korkakça yürürken; ben senin o fırtınalı denizlerinde boğulmayı, sıradan bir hayatın sahte huzuruna tercih ediyorum. Bu bir akıl tutulması değil, senin o muazzam varlığın karşısında ruhumun verdiği en dürüst, en çıplak tepkidir. Sen benim hem kıyametimsin hem de sığındığım tek kaossun. Herkes bir liman ararken, ben senin fırtınana aşık oldum; çünkü bilirim ki en büyük hakikatler durgun sularda değil, senin ruhun gibi hırçın dalgaların arasında saklıdır.
Bırak, dünya bizi anlamasın. Zaten anlamak, sınırlandırmaktır; oysa benim sana olan hislerimin bir sınırı yok. Benim bu "deliliğim", senin o büyüleyici hırçınlığına karşı başlattığım en büyük, en kutsal başkaldırımdır. Ben senin bakışlarındaki o fırtınaya aşığım; beni paramparça etse de, her parçamda yine senin adını haykıran o gizemli güce hayranım. Senin ateşinle kül olmak, başkasının güneşiyle ısınmaktan bin kat daha onurludur. Eğer seni sevmek bir akıl noksanlığıysa, ben dünyanın en büyük cahili, en onulmaz delisi olmaya razıyım. Çünkü senin olmadığın bir "akıl", benim için sadece bir hapishanedir.
Ve şimdi sana, tüm bu deliliğimle, tüm hücrelerimle söz veriyorum: Bu içimdeki yangın, damarlarımda akan kan çekilene dek sönmeyecek. Ruhum bu bedenden ayrılana dek, senin o fırtınalı bakışlarının esiri, aşkının en sadık, en yılmaz delisi kalacağıma yemin ederim. Varsın dünya beni unutsun, adımı kitaplardan silsin; yeter ki senin ateşin beni kül etmeye, senin varlığın beni benden almaya devam etsin.
Yine geldim bak...
Güneş bu kalleş dünyayı henüz kirletmeden,
O sahte ışıklar aramıza bir duvar gibi inmeden,
Yüzümü sürdüm toprağına, nefesimi nefesine bağladım.
Arkamdan fısıldaşıyorlarmış, "yine o deli geldi" diyorlarmış,
Bıyık altından gülüp geçiyorlarmış halime...
Hatırlar mısın?
Zamanın nabzının teklediği o en dar vakitleri...
Eski bir pikapta tozlu bir sevda şarkısı dönerdi,
Gözlerimiz birbirine mühürlenir, dünya eşikte biterdi.
Kâinatın tüm gürültüsü dışarıda kalırdı o an,
Bayram dedikleri; neşesi duvarlara sığmayan, sofrasında kahkahası eksilmeyen, kapısı sevgiyle ve büyük bir hürmetle çalınan o şanslı mutluluk sahipleri içindir.
Oysa benim gibi kimsesizliğin o dipsiz ve kör kuyusunda, bir başına sabaha uyananlar için bayram; sadece takvimde değişen ruhsuz ve soğuk bir yaprak, yürekte ise her sene biraz daha katmerlenen, her bayram sabahı biraz daha derinden kanayan kadim bir sızının adıdır.
Herkes en güzel bayramlıklarını kuşanıp, yüzünde umut dolu bir tebessümle en sevdiklerine, sığınacakları o sıcak limanlara koşarken; ben tozlu raflarda kalmış eski ve kırgın anılarımı sırtıma hırka niyetine sarıp ıssız sokaklarda kendi gölgemle bayramlaşıyorum.
Ne taht isterim, ne de yalan saraylar,
Ne de şöhretin o kör eden parıltısı.
Yüreğimde bir boşluk, bir dert oyalar,
Bu hayatta kalmadı hiç umut pırıltısı.
Yoruldum artık bu kahpe dünyadan,
Her şey o yağmurlu akşamüstü başladı,
Sen ceketi alıp kapıdan çıkarken.
Bir anahtar sesi, bir ayak tıkırtısı...
Ve sonra koca bir sessizlik çöktü odaya.
Geriye sadece fırtınanın enkazı kaldı,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!