Ömür dediğin dipsiz bir kuyu, içine düşen bilir,
Sırtımda dünya yükü, dağlar üstüme devrilir.
Kelamım kendi derdim, yüreğim kendi yaram,
Dertli bir bülbül gibi, bitmek bilmez o karam.
Bir çocuktum, hayallerim vardı kuş kanadında,
Bak arkadaş, hayat dediğin üç günlük kısa bir sürgün,
Kimi nefret taşır heybesinde, kimi kederli bir düğün.
Ama öyle bir adam var ki, hani şu "insan" denilen,
Yoluna çıkanın derdini, kendi yarası bilip delinen.
Adı İsmail, soyadı Çelik;
Bak yine gece çöktü şehrin omuzlarına,
Bir sigara yaktım, dumanı dumanına karıştı hasretin.
Sana "Cennet" dedim diye mi bu kadar uzaksın dünyadan?
Yoksa melekler mi kıskandı seni benden, saklıyorlar mı yukarda?
Bilmiyorlar ki; benim alnımdaki yazı sensin,
Yıllar aktı, gözyaşlarım sel oldu,
Ayrılık rüzgârı, kalbimi yordu.
Eşimden ayrıldım, çocuklardan uzak,
Yalnızlık ateşi, içimde bir tuzak.
Annem, babam, kardeşlerim sırt döndü bana,
Yüksek dağlar, sessizliğin en güzel sesi,
Her zirveye tırmanış, ruhun nefesi.
İçimize yolculuk, bitmeyen serüven,
Dağların gölgesinde, her an yeşeren.
Heybetli duruşları, zamana meydan okur,
Yokluğunda derman bildiklerim ben,
Derde itti, duman etti beni inceden.
Sarıldıkça, çırpındıkça helak etti beni,
Yüreğimi, ciğerimi derman bildiklerim yok etti seni.
Öyle bir derde düştüm ki dermanı yoktur,
Zaman, bazı insanlara neşesinden, baharından bolca pay verir;
benim gibi bazılarına ise ömrün en keskin, en acımasız rüzgarlarını reva görür.
Ömrüm boyunca bir kez olsun yürekten "hoş geldin" sesi duymadım.
Kalabalıklar içinde, dünyadaki en büyük kimsesizliği yaşadım.
Sevdim ama hep sevilmeyen, hep acı görmüş, dert keder içinde yoğrulmuş o kişi oldum.
Sevdim ama bir kez olsun seçilmedim; aşkın, sevginin ne olduğunu hep uzaktan izledim,
Ey doktor, ey hekim, söyleyin bana bir çare,
Dikiş tutmayan bu yarayı dikebilir misiniz acele?
Bu sevda yarası ki, derine işlemiş, kan revan,
Ne neşter kâr eder buna, ne de derman bulunan.
Aşk acısı dedikleri, bir kor misali yakar,
Dicle ve Fırat'ın kesiştiği topraklarda, iki genç yürek, Dilan ve Baran, birbirlerine tutkuyla bağlanmıştı. Zorlu yaşam koşulları, ailelerin çatışmaları, aşklarını bir yangın gibi körüklemişti.
Dilan, narin bir çiçek gibiydi; Baran ise dağların asi rüzgarıydı. Söyledikleri şarkılar, aşklarının en büyük tanığıydı. Baran'ın askerlik vakti geldiğinde, ayrılık acısı yüreklerine bir hançer gibi saplandı.
Dilan, sevdiği adamı dualarla, gözyaşlarıyla uğurladı. Baran, her gece yıldızlara bakıp Dilan'ı düşlüyordu.
Ancak kaderin acımasız oyunu, Dilan'ın hayatını alt üst etti. Ailesinin baskısı, toplumun acımasız yargıları onu bir çıkmaza sürüklemişti. Baran askerden döndüğünde, Dilan'ın başkasıyla evlendiğini duydu ve Baran'ın yüreğine kor bir ateş düştü, feryadı yükselmeye başladı:
Tam altı kış, tam on iki bayram geçti bu enkazın üzerinden;
ben bu şehirde her sabah kendi kimsesizliğime, kendi buz kesmiş odama değil, her gün biraz daha derinleşen bir mezara uyanıyorum.
Kimse bana özgürlükten, hür olmaktan bahsetmesin artık;
bu nasıl bir hürriyet ki insanın canı, kanı, ciğerinin köşesi bir sokak ötedeyken kendisi mahşer kadar uzakta, bir başına kalır?
Bizimki bir küskünlük değil, bizimki bütün kolonları üzerime çökmüş, sevdiklerimin sesinin o sessizlik yığınlarının altında boğulduğu, diri diri gömüldüğüm o bitmeyen deprem gibi.
O gün koptu kıyamet; hepsi o sessiz enkazın altında kaldı da bir tek ben sağ çıktım;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!