Güzel insanlar gidiyor sessizce,
Ardında bırakıp sıcak bir nefesi.
Yolların kenarında solar gibi çiçekler,
Gidişleri bir hüzün, bir veda perdesi.
Ayak izleri silinir yavaş yavaş,
Bak hele!
Eğer bu harfler gelip çarpıyorsa gözlerine;
Demek ki çekilmişim aradan,
Demek ki sesim uçurum, gölgem sahipsiz kalmış.
Ama öyle boyun büküp "gitti" deme bana,
Ben toprak altına girmeyi, unutulmak sananlardan değilim.
Sükûnetim yanıltmasın seni yolcu
Gözlerimdeki bu sakinlik fırtına öncesidir
Ben bu hayatın tozlu raflarından
Kendi adımı ellerimle kazıyarak geldim
Sırtımı yasladığım dağlar yıkıldı da
Ben yine de rüzgâra eyvallah etmedim.
Omuzlar üzerinde yükseldi koca çınarım,
Gök yarıldı sanki, ben altında kaldım.
Adımları ağır, yolları daraltan bu sessizlik,
Seni benden koparan o kara haberle yandım.
"Durun!" desem, zamanın eli kolu bağlı,
Bu mektup, sadece kâğıda dökülmüş mürekkep değil; kalbi paramparça olmuş bir ruhun, bu sahte dünyaya attığı son, uzun ve acı çığlıktır. Gözleriniz bu satırlara değdiğinde, benim taşıyamadığım o büyük yalnızlığın ve ihanetin soğukluğunu siz de hissedeceksiniz.
Ben, bu dünyada sadece herkes gibi mutlu olmak istedim. Ne lüks ne de ihtişam istedim. Yalnızca sığınılacak bir liman, beni dinleyen, beni anlayan sıcak bir yuva istedim oysa ki. Acımasız hayat, bana neşe yerine dert üstüne dert, huzur yerine çile üstüne çile sundu; sanki mutlu olmamam için yemin etmişti. Bu koca dünyada, sevdiklerimin birer birer benden alınışını, gölgemin bile beni terk edişini izledim; her geçen gün, sabaha ulaşmayan gecelerde daha da yalnız kaldım.
Oysa tüm umudum, sığındığım o iki büyük limandı: Aşk ve dostluk. Aşk dediğiniz şey, en derin yaraları açan, en büyük yalanı fısıldayan o zalim oyundan başka bir şey değilmiş. Bana el uzatan her kalp, sonunda beni daha da büyük bir yalnızlığa itti; o tutku dolu sözlerin, o sıcak sarılışların ardında yatan tek gerçek, yalnızca paramın ve çıkarımın geçici ışıltısıydı. O büyük sevda yalanı bittiğinde, geriye sadece sahte sevgilerden kalan bir boşluk ve tarifsiz bir hayal kırıklığı kaldı.
Fakat en büyük yıkımı, dostlarım diye sırtımı yasladığım dağlar yaşattı. Meğer o samimi görünen gülüşler, o omuz omuza verilen sözler, sadece cüzdanımın kalınlığı içinmiş. düşmemle, o etrafımdaki kalabalık bir sis gibi dağıldı. Gözyaşımı silecek kimse kalmadı yanımda;
Oysa ben, onların en zor anlarında bir telefonla koşan, tüm sorunlarını omuzlayan, canını siper eden bir deliydim. Bu sahte dostlukların enkazı altında ezilmek, nefes almayı bile acı verici kıldı.
Ama kalbime saplanan son ve en keskin hançer, Canımdan, kanımdan saydığım o insanlarda geldi. oysaki Ben onların yanında kalkan gibi durur, gelen tüm acıları göğüslerdim; benim bu hayattaki en son sığınağım olmalıydı.
Bana bak dostum, öyle kağıt kesiği sanma bu sızıyı,
Kendi elimizle yazdık biz bu kapkara yazıyı!
Gönül dedik, bağrımızı açtık, bir de baktık ki ne görelim?
Herkes kendi heybesini doldurmuş, biz kime ne verelim?
Vay anam vay!
Adaletiniz batsın sizin,
Bakma bana öyle hesap sorar gibi, ey gözlerine yandığım!
Zaten darmadağın bu ömür, zaten yaralıdır her yanım.
Ben hangi zemherinin ayazından sıyrılıp geldim de;
Geldin, bir çift siyah yangına mahkûm ettin beni, ey sol yanım!
Şu alnımdaki her çizgide binlerce hatıranın izi var,
Her biri bir uçurum derinliği, her biri bir yangın yeri kadar dar...
Senin gözlerin; hani her baktığımda içimdeki o eski, tozlu kütüphanenin kapılarını aralayan, sayfaları henüz çevrilmemiş bir kitap gibi gizemli; bir yanı hırçın bir akarsu, diğer yanı sükuneti nakış gibi işlenmiş bozkır gecesi...
Ne kadar uzak kalsam da, o bakışların bir pusula misali beni hep aynı menzile, senin o sarsılmaz duruşuna döndürüyor. Gözlerin diyorum yar; bir şehrin bütün ışıkları bir anda söndüğünde, yolumu bulmamı sağlayan o tek, o en parlak yıldız kadar mahrem ve öyle derinden; hem bir veda kadar hüzünlü, hem de yeniden başlamak kadar cesur.
Ve gülüşün… Ah o gülüşün!
Hani dar zamanlarımın geniş kapısı, hani bütün sürgünlerimin bittiği, yorgunluğumun omuzlarımdan bir hırka gibi düştüğü yer…
Bir gülüyorsun ya, sanırsın bir ömrün bütün kışları bir anda sona eriyor, sanırsın ağır kilitlerin ardından taptaze bir bahar meltemi içeri süzülüyor.
Dört duvar arasına sıkışmış, nefesi daralmış bir adamın acılı feryadını dinle...
Gökhan Güney’in o yeri göğü inleten, kasetlerin en arkasındaki en ağır taçsız şarkıları gibi;
bizzat insanın ciğerini söken, gözden akıp yüreği yakan o koyu zemheri sızıyla...
Ben gülmeyi çocukken unuttum azizim!
Hani o ayakların toprağa değdiği, yüreğin henüz lekelenmediği o yaşlarda...
YÜREĞİMİZDESİN BABA
Yine gece yarısı, sensizliğin sessiz çığlığı,
Saatler vuruyor, yokluğun acımasız ritmini baba.
Bizi bırakıp gitmen, kaçıncı gece, kaçıncı gün oldu?
Yüreğimize düşen ateş, tarifi olmayan bir yangın baba.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!