Çağlar öncesinden bir nefes gibi,
Hilar'ın sırrı var taş duvarında.
Bakır yatakları, bereketli toprağında,
Binlerce yıllık hikâye saklı bağrında.
Dicle'nin suları akar derinden,
Makam Dağı'nın eteklerinde kurulmuş şehir,
Tarihin izleri, taşlarında gizli nehir.
Çayönü'nden yükselen medeniyetin sesi,
Hilar Mağaraları'nda yankılanır nefesi.
Dicle'nin suları, ovayı besler durur,
Hatırlar mısın o tozlu sokakları,
Bir plastik topun peşinde tükettiğimiz uykuları?
Bir oyuncağımız vardı, kırık dökük ama tamdı,
Çünkü o zamanlar dostluklar harbi, sevgiler sağlamdı.
Eskiden, bir bayram sabahı alınan pabuçta bulurduk huzuru,
Gözleri uzaklara daldı, hayaller kurdu,
Bir zamanlar tanıdık yüz şimdi puslu.
Baba dediği kelime dilinde kurudu,
Uzaklarda bir anı, kalpteki paslı.
Yıllar geçti, mevsimler döndü,
Bu yazı, her birimizin kalbinden sızan o derin endişenin ve yorgun ruhumuzun isyanıdır. Her yeni güne, neşeyle değil, korkunun ve çaresizliğin gölgesinde uyanıyoruz. Etrafımızdaki manzara öylesine ağır, öylesine manasız ki; artık vicdanımız bize sessiz kalmamızı emretmiyor.
Kadim bir öğretiyi unuttuk: "Kalp kırmak, Kâbe'yi yıkmak gibidir." Bir sözle dahi yıkılan o kıymetli maneviyatı, bin ömürle geri getiremeyiz. Fakat bizler, ne yazık ki bir sözü bırakın, bütün bir hayatı dahi hiçe sayar hale geldik. Saygının ve erdemin sıfırlandığı bu çağda; çıkarın ve menfaatin acımasız saltanatı, insani değerlerimizi bir virüs gibi kemiriyor. Yalan, riya ve aldatma, en kutsal kabul ettiğimiz bağları dahi çözüyor.
Şöyle bir bakın etrafınıza, gözlerinizi kapatıp hissetmeye çalışın: Masumiyetin en saf hali olan küçük bedenler bir hiç uğruna katledilirken; kadınlarımızın çığlıkları şiddetin zalim gölgesinde boğulup giderken; mazlumun hakkı güçlüler dünyasının acımasız çarklarında ezilirken, sesimiz nerede? En temel direğimiz olan ailede; evlat anne ve babasına kıyarken, anne ve babalar evlatlarından kayıtsızca vazgeçerken, bu toplumsal çürüyüşün aynadaki yansımasından ibaret olduğumuzu görmüyor muyuz?
Karşılıklı oturduk yine; bir yanda ben, bir yanda o yorgun ihtiyar,
Dedim ki ona:
Bak, yine bir sızı var, içimde dinmeyen bir rüzgâr.
Yine bir isim dolanıyor dilimize, söküp atamıyoruz bir türlü,
Aklımız dumanlı, uykular haram, gönlümüz ise hep mühürlü...
Ben anlattım derdimi, o sükûtla dinledi her bir sözümü,
Yüreğim yandı mı dedin, ey yabancı, ah,
Yandı da kül oldu, rüzgârla savruldu, durma, eyvah!
Kadim surların gölgesinde savruldu o küller,
Kaldı geriye bir hicran, acıdan bir demet güller.
Aşk mı dedin? Bir bahçe rüyasıydı, umutlarla yeşeren,
Kara bir leke gibi çöktün üzerime,
Her yönden sardın, vurdun, kırdın yüreğime,
Onulmaz yaralar açtın her köşemde,
Yine de isyan etmedim, sinip sustum.
Ey zalim hayat, ben sana ne yaptım ki?
Yorgun bakışlarım, kaybolmuş bir pusula gibi,
Sarsılıyor bedenim, rüzgârın acımasız oyunu gibi.
Gecenin ayazı, ruhumun çıplaklığına vuruyor,
Yaralı kalbim, müebbet bir hüzünle duruyor.
Bir soluk kadar yakın, yıldızlar kadar uzak,
Daha birkaç gün önce, annemin kucağındaydım. Güvendiğim ve sığındığım tek liman onun şefkatli kollarıydı. Gözlerimi açtığımda o güzel yüzünü görüyordum, karnım acıktığında yorgun elleri bana bir parça ekmek uzatıyordu. Her şey o kadar masum ve sadıktı ki.
Sonra o katil, kanlı ordularıyla ve ölüm kusan bombalarıyla geldi. Attığı o büyük bomba, evimizi yıktı. Annemin kucağında, onun sıcacık kokusuyla birlikte son nefesimi verdim. Annem şehit oldu, ben ise küçük bir melek…Zaten açlıktan ölecektik, biliyorduk. Suyumuz yoktu, ekmeğimiz kalmamıştı. Aç ve susuz bedenlerimizle direniyorduk. Ama o zalim, bu acımızı bile bize çok gördü. Bedenlerimize işkence, ruhlarımıza zulüm yaptı.
Evimiz de gitti, hatıralarımız, çocukluğumuz… Onlar da enkazın altında kaldı. Vatanımızdan kovulduk, yurdumuzdan sürüldük.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!