Yorgun bakışlarım, kaybolmuş bir pusula gibi,
Sarsılıyor bedenim, rüzgârın acımasız oyunu gibi.
Gecenin ayazı, ruhumun çıplaklığına vuruyor,
Yaralı kalbim, müebbet bir hüzünle duruyor.
Bir soluk kadar yakın, yıldızlar kadar uzak,
Daha birkaç gün önce, annemin kucağındaydım. Güvendiğim ve sığındığım tek liman onun şefkatli kollarıydı. Gözlerimi açtığımda o güzel yüzünü görüyordum, karnım acıktığında yorgun elleri bana bir parça ekmek uzatıyordu. Her şey o kadar masum ve sadıktı ki.
Sonra o katil, kanlı ordularıyla ve ölüm kusan bombalarıyla geldi. Attığı o büyük bomba, evimizi yıktı. Annemin kucağında, onun sıcacık kokusuyla birlikte son nefesimi verdim. Annem şehit oldu, ben ise küçük bir melek…Zaten açlıktan ölecektik, biliyorduk. Suyumuz yoktu, ekmeğimiz kalmamıştı. Aç ve susuz bedenlerimizle direniyorduk. Ama o zalim, bu acımızı bile bize çok gördü. Bedenlerimize işkence, ruhlarımıza zulüm yaptı.
Evimiz de gitti, hatıralarımız, çocukluğumuz… Onlar da enkazın altında kaldı. Vatanımızdan kovulduk, yurdumuzdan sürüldük.
Ey insanlık! Nasıl da aldandık bu dünyanın parıltılı, gelip geçici süsüne, değil mi? Nasıl da unuttuk asıl yurdumuzu, asıl durağımızı? Her gün ne için, neyin peşinde koşturup durduk? Makam, mevki, para, şan şöhret... Hepsi bir serap gibi peşinden koştukça uzaklaşan, ulaştıkça ise doyurmayan birer boşluktan ibaretmiş meğer. Ben de o gafillerden biriydim...
Daha dün gibi aklımda çocukluğum, o masum, kaygısız günler. Sonra gençliğin deli dolu rüzgârları esti, savrulduk sağa sola, ardımıza bile bakmadan. Ve şimdi, aynaya her baktığımda şaşkınlık içinde görüyorum; nasıl da sessizce, fark ettirmeden kırk yaşıma gelmişim? Zaman denilen o hoyrat nehir, bir an bile duraksamadan nasıl da alıp götürmüş ömrümden koskoca yılları? Ne bir iz bırakmış kıyısında, ne de bir haber vermiş son durağından.
Hep kendimizi düşündük, nefsimize kul olduk, benlik dağımızı yücelttik. Enaniyet denen o sinsi zehir, damarlarımızda dolaştıkça gözlerimize perde çekti. Sanki bu dünyadan hiç göçmeyecekmişiz gibi, sanki ölüm bize hiç uğramayacakmış gibi, gururla dik yürüdük yeryüzünde. Oysa her nefes, kabre atılan bir adımdı; her batan güneş, ömrümüzden eksilen bir gün.
Duyuyor musun içimdeki bu sağır edici sessizliği? Bu, senin o hiçbir şeyden habersiz neşene atılmış dilsiz bir çığlık... Bak bana; eğer o eski saflığından geriye bir iz bulabilirsen, kendi ellerimle yarattığım bu enkazla yüzleş şimdi. Sana bu sözleri; o her şeyi iyilikten ibaret sanan çocuk kalbinden yüzyıllık bir sürgün kadar uzaktan, bir hayal kırıklığı mezarlığından fısıldıyorum. Sana ihanet ettim çocukluğum… Senin o narin ruhunu, ellerimle bu zalim hayatın tam ortasına bıraktım; seni bu kuralsız savaşın içinde yapayalnız, savunmasız bıraktım. Beni bağışlama, çünkü ben seni koruyamadığım o kara günü asla unutmadım.
Hatırlıyor musun, nasıl da herkese inanır, her uzanan eli sığınılacak bir liman sanırdın? Her sahte gülüşü kalbine mühür gibi basar, kimsenin kötülük yapabileceğine ihtimal bile vermezdin. "Hayır" demeyi bilemezdin sen; çünkü dünyadaki herkesi kendin gibi merhametli, herkesi kendin gibi vicdanlı sanacak kadar saftın. Şimdi gel ve bak şu gözlerime; o pırıltıların yerini hangi karanlık kuyuların aldığını, o çocuksu neşenin yerini hangi sönmek bilmeyen yangınların devraldığını gör.
Bize kıydılar küçük yanım, bizi en savunmasız yerimizden, o açık bir yara gibi duran kocaman kalbimizden vurdular. Sen "insanlık bende kalsın" diye her yutkunduğunda, onlar senin asaletini acizlik, o vakur sessizliğini ise üzerine basıp geçilecek bir basamak bildiler. İyiliğinin bedelini, seni her gün biraz daha derin bir kimsesizliğe mahkûm ederek ödettiler. Çiçek açmak için uzandığın her dalı, seni altında bırakıp nefessiz koymak için kendi elleriyle kırdılar. Bak, artık uykular bile bize düşman. Sen o huzurlu rüyaların hayalini kurarken, ben burada gözyaşlarımı ruhumun çatlaklarından içeri akıtarak sabahı zor ediyorum. İnsanların yüzündeki o maskeler bir bir düştükçe, senin o maskesiz, o apaçık ve tertemiz halini özlemekten ciğerim yanıyor.
Gelin dostlar, gelin can yoldaşlar, bu halime bir bakın,
Yüreğiniz yandı mı böyle, kor gibi yıkıldı mı içiniz, yakın?
Hani ilk sevda kıvılcımı, ruhunuza hafifçe dokunur ya,
Sonra büyür, alevlenir, can yakar, mahveder, yana yana.
Demir sürgü Bilendi yine, bir hançer gibi durdu eşikte,
Karanlık süzülüyor demir parmaklıkların soğuk nefesinden.
Ben ki çocukluğunu bir rüzgarın kanadına asmış çocuk,
Şimdi bir avuç gölge topluyorum ömrün geri kalanından
Annemin kokusu sinmiş uzak şehir rüzgarlarına,
Kentin ışıkları birer birer söndürdü umudu yine,
Gölgeler bile kaçtı bu şehrin o kör karanlığından.
Ben ise bu devasa enkazın tam orta yerinde,
Sırtımda koca bir yıkım, göğsümde sağır bir sessizlikle kaldım.
Üstüme yokluğun çöktü önce, sonra o kahrolası fırtına...
Cebimde son bir dal, buruşmuş bir paket sigara;
Kuşların sustuğu o isli vakitlerde,
Bu kenti bir kambur gibi taşırım kemiklerimde.
Hangi kapıyı çalsam, bir sağır kilit karşılar;
Ben kendi yangınımı söndürürüm küllerimde.
Bir bakmışsın ki yokum; ne bir ses, ne bir seda,
ERKEK: “Gittin... buralardan ne bir adres bıraktın ne de tutunacak bir dal. Bir evi yakıp çıkmak gibiydi gidişin; içerde ben varken kapıyı üstüme kilitleyip gittin. Şimdi bu enkazın ortasında, her gece aynı soruyu soruyorum karanlığa: Beni böyle bir başıma bırakmaya, bu sevdayı öksüz koymaya hiç mi için sızlamadı?”
KADIN: “Gittim... Çünkü kalmak, her gün biraz daha ölmekti. Sen benim sessiz çığlıklarımı duymadın, bakışlarımdaki imdat çağrılarını görmedin. Kaçmak değildi benimki; senin içinde kaybolmaktansa, kendi yalnızlığımda yok olmayı seçtim. Ama sanma ki gittiğim yol gül bahçesiydi; attığım her adımda yüreğimi o kapının eşiğinde bıraktım.”
NEDEN BIRAKTIN?
Gitme...
Bakarsan uçurum, susarsan kıyamet olurum,
Gitme! Adımların şehri yakar, ben içinde kül olurum.
Oyle bön bön bakma yüzüme, Söküp de ciğerimi koyma önüme,
Sen gidersen;
İçimde bir intihar mangası, tek sıra ölüme gider.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!