Yine gece yarısı, yalnızlığın soğuk nefesi,
Saatler vuruyor, sensizliğin sessiz sesi.
Kaçıncı gecenin karanlığı bu, ayrılığın izi?
Kaç gün oldu, kalkamadım o mezar gibi yerden?
Gecenin zifiri karanlığında, yıldızlar kaybolmuş,
Hani bir fırtına kopardı da içimizde, limanlara sığamazdık ya... İşte öyle bir sessizliğin ortasındayım şimdi. Şehrin ışıkları sönmüş, sokak köpekleri bile uykuda, bir ben ayaktayım; cebimde buruşturulmuş hüzünler, dilimde yarım kalmış bir türkü.
Sahi, bensiz mutlu musun?
Gözlerinin o uçsuz buçaksız denizinde şimdi hangi yabancı gemiler yüzüyor? Benim sana adadığım o devasa, o dağ gibi aşkı hangi rüzgarın önüne katıp savurdun? Biz seninle; hüzne boyanmış bir ömrü, bir kuru ekmeği bölüşür gibi bölüşmedik mi? Şimdi sofranda kimin gölgesi var, kadehine kimin efkarı düşüyor?
Çok Güzel Aşkım Vardı...
Öyle alelade bir sevda değildi bu. İçinde namus vardı, içinde kavga vardı, içinde haysiyet vardı. Ben seni severken, bir kentin direnişini sevdim sanki. Saçlarının her telinde bin yıllık bir destan okurdum. Kimselerin bilmediği, kimselerin cesaret edemediği o kuytu köşelerde, adını sızım sızım kalbime kazımıştım.
Bir görsen... Nasıl da yakışırdı sevmek bize.
Demir ranzaların, soğuk koridorların arasında sönüp gitti çocukluğumuz.
Yastığım taş, yorganım ayazdı.
Aynaya baktığımda bir çocuk değil, koca bir hüzün görürdüm.
Kimimiz anasının kokusunu rüyada arar, kimimiz bayramlarda kapıya gelen yabancıların arkasından baka kalırdı.
İçimdeki o derin sızı dağlar gibi büyür, kulaklarımda hep Küçük Emrah’ın o yanık sesi yankılanırdı:
Neden bu kadar amansız, bu kadar zalimsin hayat?
Sustukça hep ezildim, kimseye hayır diyemedim.
İyiliğimin bedelini hep yalnızlıkla ödedim ben,
Değer verdikçe değersizleştiğimden yoruldum.
En kırılgan yerimden vurdular, hiç acımadan,
Bir bahar sabahıydı, hani o Bitlis’in beş minaresinin göğe yükseldiği yer var ya...
Tam o minarenin yanından geçerken ilk kez seni görmüştüm.
Zaman durmuştu sanki, dünya bütün gürültüsünü bizim için susturmuştu.
Gözlerin değdiği an gözlerime, kalbim yerinden sökülmüştü;
Kalbime geri dönüşü olmayan bir mühür vurulmuştu o sabah.
Ulan neresinden başlasam, nasıl anlatsam bu yangını bilmem ki…
Hani insan canından can kopacağını hissettiğinde bir sızı çöker ya göğsüne,
İşte öyle bir akşamüstüydü, gözlerin gözlerime son defa değdiğinde.
Biz o koca, o acımasız şehrin en izbe köşesinde birbirimize sarılmıştık.
Yoksulduk, ceplerimizde umut kırıntılarından başka beş kuruşumuz yoktu,
Sabahın ilk ışıkları camlara vuruyor,
Hafif bir telaşla sessizlik sona eriyor.
Beyaz önlükler giyiliyor, mesai şimdi başlıyor,
Umutla karışık bir kaygı her bir kalbi sarıyor.
Koridorlarda yorgun ayak sesleri yankılanıyor,
Sokaklardan geçerken arkamdan fısıldadıklarını duyuyorum.
Görmezden gelmeye çalışsam da sesleri peşimi bırakmıyor.
Diyorlar ki bana; aklını yitirdi.
Dudaklarında o her şeyi bildiğini sanan acımasız gülüşlerle mırıldanıyorlar: “Deliliğin pençesiydi o, kurtulamadı.”
Adımlarım hızlanıyor, yollar uzuyor ama o sesler hiç susmuyor.
Bu kentin bütün ışıklarını kendi ellerimle söndürürdüm.
Kaldırım taşlarına adını değil, öfkemı kazırdım;
Her sokak başında bir anımı kurşuna dizerdim.
Ben ki; dağ rüzgârlarını ciğerime çekmiş adamım,
Senin yokluğunu bir kadeh gibi masada bırakmazdım,
Vururdum kendimi en ıssız yollara,
Gece yarısını çoktan geçti saatler...
Şehir uykuda, sokaklar sessiz,
Ama benim içimdeki o ince sızı bir an olsun uyumuyor ana.
Hani insan büyür de her şeye alışır derler ya, yalanmış;
İnsan anasının yokluğuna hiç alışamıyormuş.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!