Makam Dağı'nın eteklerinde kurulmuş şehir,
Tarihin izleri, taşlarında gizli nehir.
Çayönü'nden yükselen medeniyetin sesi,
Hilar Mağaraları'nda yankılanır nefesi.
Dicle'nin suları, ovayı besler durur,
Gözleri uzaklara daldı, hayaller kurdu,
Bir zamanlar tanıdık yüz şimdi puslu.
Baba dediği kelime dilinde kurudu,
Uzaklarda bir anı, kalpteki paslı.
Yıllar geçti, mevsimler döndü,
Bu yazı, her birimizin kalbinden sızan o derin endişenin ve yorgun ruhumuzun isyanıdır. Her yeni güne, neşeyle değil, korkunun ve çaresizliğin gölgesinde uyanıyoruz. Etrafımızdaki manzara öylesine ağır, öylesine manasız ki; artık vicdanımız bize sessiz kalmamızı emretmiyor.
Kadim bir öğretiyi unuttuk: "Kalp kırmak, Kâbe'yi yıkmak gibidir." Bir sözle dahi yıkılan o kıymetli maneviyatı, bin ömürle geri getiremeyiz. Fakat bizler, ne yazık ki bir sözü bırakın, bütün bir hayatı dahi hiçe sayar hale geldik. Saygının ve erdemin sıfırlandığı bu çağda; çıkarın ve menfaatin acımasız saltanatı, insani değerlerimizi bir virüs gibi kemiriyor. Yalan, riya ve aldatma, en kutsal kabul ettiğimiz bağları dahi çözüyor.
Şöyle bir bakın etrafınıza, gözlerinizi kapatıp hissetmeye çalışın: Masumiyetin en saf hali olan küçük bedenler bir hiç uğruna katledilirken; kadınlarımızın çığlıkları şiddetin zalim gölgesinde boğulup giderken; mazlumun hakkı güçlüler dünyasının acımasız çarklarında ezilirken, sesimiz nerede? En temel direğimiz olan ailede; evlat anne ve babasına kıyarken, anne ve babalar evlatlarından kayıtsızca vazgeçerken, bu toplumsal çürüyüşün aynadaki yansımasından ibaret olduğumuzu görmüyor muyuz?
Yüreğim yandı mı dedin, ey yabancı, ah,
Yandı da kül oldu, rüzgârla savruldu, durma, eyvah!
Kadim surların gölgesinde savruldu o küller,
Kaldı geriye bir hicran, acıdan bir demet güller.
Aşk mı dedin? Bir bahçe rüyasıydı, umutlarla yeşeren,
Kara bir leke gibi çöktün üzerime,
Her yönden sardın, vurdun, kırdın yüreğime,
Onulmaz yaralar açtın her köşemde,
Yine de isyan etmedim, sinip sustum.
Ey zalim hayat, ben sana ne yaptım ki?
Yorgun bakışlarım, kaybolmuş bir pusula gibi,
Sarsılıyor bedenim, rüzgârın acımasız oyunu gibi.
Gecenin ayazı, ruhumun çıplaklığına vuruyor,
Yaralı kalbim, müebbet bir hüzünle duruyor.
Bir soluk kadar yakın, yıldızlar kadar uzak,
Daha birkaç gün önce, annemin kucağındaydım. Güvendiğim ve sığındığım tek liman onun şefkatli kollarıydı. Gözlerimi açtığımda o güzel yüzünü görüyordum, karnım acıktığında yorgun elleri bana bir parça ekmek uzatıyordu. Her şey o kadar masum ve sadıktı ki.
Sonra o katil, kanlı ordularıyla ve ölüm kusan bombalarıyla geldi. Attığı o büyük bomba, evimizi yıktı. Annemin kucağında, onun sıcacık kokusuyla birlikte son nefesimi verdim. Annem şehit oldu, ben ise küçük bir melek…Zaten açlıktan ölecektik, biliyorduk. Suyumuz yoktu, ekmeğimiz kalmamıştı. Aç ve susuz bedenlerimizle direniyorduk. Ama o zalim, bu acımızı bile bize çok gördü. Bedenlerimize işkence, ruhlarımıza zulüm yaptı. Evimiz de gitti, hatıralarımız, çocukluğumuz… Onlar da enkazın altında kaldı. Vatanımızdan kovulduk, yurdumuzdan sürüldük.
Peki ya siz, ey Müslümanlar? Neden sustunuz, neden birleşmediniz? Kalpleriniz bu kadar mı taşa döndü? Tüm dünyanın sessiz kaldığı bu zulme nasıl seyirci kalabildiniz? Size feryat olmaya çalıştım, bir çığlık, bir yalvarış… Ama nafile. Sesim duyulmadı, feryadım işitilmedi. Bu sessizlik, bu boş bakışlar kalbime en derin yarayı açtı. Benim gibi nice çocuk melek oldu. Mescid-i Aksa'mıza el koydular, kutsalımıza saygısızlık ettiler. Buna nasıl seyirci kalabildiniz?
Oysa biz, bu dünyada birer sönmüş mum gibiydik. Sitemim size değil, merhametinizin sönmüş olmasına. Elimden gelen tek şey, sizlere bu mektubu yazmak oldu.
Bu zulme karşı duran tek bir ülke oldu: Türkiye. Ve o ülkenin tek bir lideri vardı; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. O, bizim için sesini yükseltti, sizin vicdanınızı sarsmaya çalıştı. O, tüm dünyaya meydan okudu. O, bu haksızlığa karşı duran tek ses oldu.
Ey zalimler, ey zulme sessiz kalanlar! Unutmayın, bu dünyada yaptığınız her şeyin, söylediğiniz her sözün bir hesabı var. O hesap günü geldiğinde, tüm zulmün, tüm suskunluğun, tüm vefasızlığın hesabı sorulacak. Bana reva görülen bu açlığın, bu korkunun, bu ölümün hesabı sorulacak. Sizden neden sessiz kaldığınız ve neden bir araya gelmediğiniz sorulacak. Ve o gün dünya malı da, makam da, şan da, şöhret de size fayda etmeyecek. Kimseye kaçış yok, herkese hesap sorulacak!
Ey insanlık! Nasıl da aldandık bu dünyanın parıltılı, gelip geçici süsüne, değil mi? Nasıl da unuttuk asıl yurdumuzu, asıl durağımızı? Her gün ne için, neyin peşinde koşturup durduk? Makam, mevki, para, şan şöhret... Hepsi bir serap gibi peşinden koştukça uzaklaşan, ulaştıkça ise doyurmayan birer boşluktan ibaretmiş meğer. Ben de o gafillerden biriydim...
Daha dün gibi aklımda çocukluğum, o masum, kaygısız günler. Sonra gençliğin deli dolu rüzgârları esti, savrulduk sağa sola, ardımıza bile bakmadan. Ve şimdi, aynaya her baktığımda şaşkınlık içinde görüyorum; nasıl da sessizce, fark ettirmeden kırk yaşıma gelmişim? Zaman denilen o hoyrat nehir, bir an bile duraksamadan nasıl da alıp götürmüş ömrümden koskoca yılları? Ne bir iz bırakmış kıyısında, ne de bir haber vermiş son durağından.
Hep kendimizi düşündük, nefsimize kul olduk, benlik dağımızı yücelttik. Enaniyet denen o sinsi zehir, damarlarımızda dolaştıkça gözlerimize perde çekti. Sanki bu dünyadan hiç göçmeyecekmişiz gibi, sanki ölüm bize hiç uğramayacakmış gibi, gururla dik yürüdük yeryüzünde. Oysa her nefes, kabre atılan bir adımdı; her batan güneş, ömrümüzden eksilen bir gün.
Duyuyor musun içimdeki bu sağır edici sessizliği? Bu, senin o hiçbir şeyden habersiz neşene atılmış dilsiz bir çığlık... Bak bana; eğer o eski saflığından geriye bir iz bulabilirsen, kendi ellerimle yarattığım bu enkazla yüzleş şimdi. Sana bu sözleri; o her şeyi iyilikten ibaret sanan çocuk kalbinden yüzyıllık bir sürgün kadar uzaktan, bir hayal kırıklığı mezarlığından fısıldıyorum. Sana ihanet ettim çocukluğum… Senin o narin ruhunu, ellerimle bu zalim hayatın tam ortasına bıraktım; seni bu kuralsız savaşın içinde yapayalnız, savunmasız bıraktım. Beni bağışlama, çünkü ben seni koruyamadığım o kara günü asla unutmadım.
Hatırlıyor musun, nasıl da herkese inanır, her uzanan eli sığınılacak bir liman sanırdın? Her sahte gülüşü kalbine mühür gibi basar, kimsenin kötülük yapabileceğine ihtimal bile vermezdin. "Hayır" demeyi bilemezdin sen; çünkü dünyadaki herkesi kendin gibi merhametli, herkesi kendin gibi vicdanlı sanacak kadar saftın. Şimdi gel ve bak şu gözlerime; o pırıltıların yerini hangi karanlık kuyuların aldığını, o çocuksu neşenin yerini hangi sönmek bilmeyen yangınların devraldığını gör.
Bize kıydılar küçük yanım, bizi en savunmasız yerimizden, o açık bir yara gibi duran kocaman kalbimizden vurdular. Sen "insanlık bende kalsın" diye her yutkunduğunda, onlar senin asaletini acizlik, o vakur sessizliğini ise üzerine basıp geçilecek bir basamak bildiler. İyiliğinin bedelini, seni her gün biraz daha derin bir kimsesizliğe mahkûm ederek ödettiler. Çiçek açmak için uzandığın her dalı, seni altında bırakıp nefessiz koymak için kendi elleriyle kırdılar. Bak, artık uykular bile bize düşman. Sen o huzurlu rüyaların hayalini kurarken, ben burada gözyaşlarımı ruhumun çatlaklarından içeri akıtarak sabahı zor ediyorum. İnsanların yüzündeki o maskeler bir bir düştükçe, senin o maskesiz, o apaçık ve tertemiz halini özlemekten ciğerim yanıyor.
Gelin dostlar, gelin can yoldaşlar, bu halime bir bakın,
Yüreğiniz yandı mı böyle, kor gibi yıkıldı mı içiniz, yakın?
Hani ilk sevda kıvılcımı, ruhunuza hafifçe dokunur ya,
Sonra büyür, alevlenir, can yakar, mahveder, yana yana.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!