Kaçıncı fasıldır bu, hangi mevsimin ayazı?
Sırtımda bin yıllık bir küfe, içinde kırık dökük anılar...
Ben bu yolları ezbere bilirdim,
Şimdi her köşe başında yabancı bir yüz, her sokakta bir pusu.
Yorgunum hayat, öyle bildiğin gibi değil;
Bir tütün sarması gibi ağır, bir kurşun yarası gibi derin...
Hangi kapıyı çaldıysam yüzüme kapandı birer birer,
Sırtımda bin yıllık bir yük, ayaklarımda bitmeyen sefer.
Şu koca şehrin gürültüsü mü içimdeki bu fırtına, yoksa?
Gözlerimin feri sönmüş, her adımda biraz daha keder...
Yoruldum be usta, gerçekten yoruldum!
Sen hiç yüreğinin yandığını hissettin mi evlat?
Ama öyle alelade bir sıcaklık değil; hani sanki göğüs kafesinin içinde bir mangal tutuşturmuşlar da, her nefes alışında o ateş daha da harlanıyor gibi... Dumanı genzine kaçar da bağıramazsın ya, sesin tellere takılır kalır, işte tam öyle bir sızıdan bahsediyorum. Bakma benim böyle dimdik ayakta durduğuma, içimde ne fırtınalar koptu da ben o gemileri karaya vurdurmamak için paslı halatlara sarıldım. Avuçlarım kanadı, dizlerim titredi ama kimse duymadı feryadımı. İnsan en çok sustuğu yerden yaralanırmış meğer; biz hep bağıranın acısı var sandık, oysa asıl yangın, tek kelime etmeden kendi külünde boğulanların içindeymiş.
Hasret dediğin ne garip bir prangadır, vurdu mu zinciri ruhuna, adım attırmaz adama. Bir fotoğraf karesine bakıp o eski kokuyu ciğerlerine çekmeye çalışmak mıdır özlem, yoksa her gece aynı rüyaya yatıp hep o karanlık uçurumun kenarında uyanmak mı? Ben özlemeyi, bir kentin yabancı sokaklarını adımlarken her köşe başında senin gölgeni, her kalabalıkta senin sesini ararken öğrendim. Sanki kapı her çalındığında gelen senmişsin gibi irkilmekten, her telefona "belki bir nefes" diye sarılmaktan yoruldum ama yine de vazgeçmedim. Çünkü insan, beklemekten vazgeçtiği gün gerçekten ölürmüş.
Hatıralar, insanın yakasını bir türlü bırakmayan o eski, vefasız dostlar gibidir. Bazen bir ezgi gelir oturur tam boğazının ortasına, yutkunamazsın. Bazen de bir rüzgar eser, ansızın geçmişin tozlu kokusunu getirir burnunun ucuna. "Neydik, ne olduk?" dersin kendi kendine. Bir zamanlar gülüşüyle koca bir dünyayı aydınlatan o adamın, şimdi kendi karanlığında bir mum alevi bile yakamadığını görmek insana koyuyor. İşte o çaresizlik var ya, o insanın belini büken, saçlarına zamansız aklar düşüren tek şeydir. Elin kolun bağlıyken, sevdiğin her şeyin parmaklarının arasından kum gibi kayıp gidişini izlemekten daha ağır ne olabilir ki?
Neden bu kadar acımasızsın, ey zalim hayat?
Neden her adımımda engeller çıkarırsın karşıma?
Suçum ne benim, günahım ne, söyler misin?
Neden bu kadar üzerime gelirsin, neden?
Doğduğum andan itibaren çilelerle yoğruldum,
Hani dersin ya; "Nasıl olur? Daha dün bir, bugün iki..."
Anlamazlar be gülüm, kalbe düşen o kor ateşi kim bilir ki?
Bir ekranın ışığında, bir "merhaba" sancağında tutuştuk,
İki gün geçmedi, biz bu aşkın en derininde buluştuk.
Zaman dediğin ne ki? Sen benim ömürlük sızımsın,
Alnıma mühürlenen en parlak, en vazgeçilmez yazımsın!
Otur karşıma kirvem, ateşin közü azaldı ama içimdeki yangın harlıyor.
Hani o türküde dediği gibi;
Zor be kirvem zor...Gerçekten öyleymiş.
Sevip de ayrılmak, bir ağacın kökünü topraktan ayırıp, o ağacı kurumaya mahkûm etmekten farksızmış.
Biz onunla ne hayaller kurmuştuk, kirvem
Adam dediğin, vitrinlerde parlayan o majör havalardan olmaz,
Gürültülü puntolarla yazılmaz adı, her rüzgarda savrulmaz.
Ceketi yamalı olsa da ruhu terzi elinden çıkmış gibidir,
Kendi söküğünü dikerken bile başkasının üşümesine eğilir.
Yolu yokuş olur, ekmeği ise taştan çıkarılmış sabır,
Sözünün arkasında dağ gibi duran,
Eğilmeyen, bükülmeyen bir ömür onunki.
Ne rüzgârın yönüne göre şekil aldı,
Ne de sahte gölgelerin ardına sığındı.
Veysel Sarı’nın gözünden, o vakur duruşu misali;
Yürüdü mü asaletle yürür,
Bakmayın öyle sessizce durduğuma, fırtına öncesi sessizliği bu benimkisi,
Yüreğimde Çukurova’nın o kavurucu sıcağı, dilimde bin yıllık bir davanın sesi...
Ben bir Adana delikanlısıyım; tozlu yolların, nasırlı ellerin, eğilmeyen başların çocuğu,
Bizim buralarda sevda bile mertçe yaşanır, korku dediğin ise sadece bir kuşun kanat çırpışı...
Bir yudum su gibi değil, bir kurşun gibi ağır yaşarız biz hayatı,
Gözlerinde bir şehir uyanıyor İkra,
Bir güneş doğuyor sanki, perdeleri yırtarak,
Hangi kalem yazabilir o bakıştaki derinliği?
Hangi deniz sığabilir o duru, o billur sükunete?
Sana bakmak; bir ömrün en güzel cümlesine başlamak gibi,
Sana bakmak; bir susuzluğun, pınarı avuçlarında bulması sanki.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!