Dört duvar arasında nefesi daralan bir adamın feryadını dinleyin...
Yasaklı bir kasetin en ağır şarkısı gibi;
Yüreğe kor gibi düşen o simsiyah ayazla...
Gülmek benim neyime
Ben gülmeyi daha çocukken unuttum azizim!
Bir şehir düşün azizim,
Bütün sokakları kör bir geceye çıkan,
Tüm lambaları kahpelikle patlatılmış bir şehir...
Surlarından yalnızlık, kaldırımlarından çile sızan,
Zemherinin ayazında ruhu buz tutmuş bir garip memleket...
İşte ben o kentin en ücra, en kimsesiz kuytusunda,
Gözlerimde rehin kalmış masum bir çocuklukla bıraktım gençliğimi.
Gülmek dedikleri o efsunlu, o sıcak rüzgâr,
Benim adımımı bile atmadığım uzak iklimlerin masalıydı sanki.
Ben ki daha ömrün ilk dönemecinde yorulmuşum,
Hangi kapıya sığınsam kilit vurulur umutlarıma,
Hangi sırça camdan baksam,
kendi infazına geç kalmış bir yabancı süzülür yüzüme...
Gülmek benim neyime, sen herif?
Hangi ağır günahın bedeliydi bu ömrü cehennem ateşine çeviren?
Anamın ak sütü gibi helal duası mı eksikti üstümden,
Yoksa babamın gölgesi mi erken çekildi başımdan?
Daha çıplak ayaklarla koştururken o tozlu topraklı yollarda,
Felek ilk ve en ağır sillesini tam anlımdan vurdu benim.
Sonra yaren bildiğim, yoluna ömrümü serdiğim o kadifemsi sevdalık...
Tek bir kelime etmeden arkasını dönüp gittiği o kıyamet günü,
Gözlerinin ta en derinindeki uçuruma baktım susarak;
Sanki bir idam fermanını kendi elleriyle yüzüme okur gibiydi.
Hiç itiraz etmedim, "gitme" diyemedim...
Çünkü sevdalık bittiği yerde söz biterdi,
Sadece sessizce, için için kananırdı... İnim inim kanadım!
Sonra "kardeşim, dostum, can yoldaşım" dediklerim çıktı sahneye;
Sırtımı tereddütsüz dayadığım o ulu dağlar birer birer devrildi üzerime.
Aynı sofrada ekmek böldüğüm,
Yaramı merhemle sardığını sanıp kandığım her el,
Meğer arkamda bir başka hançerin paslı bileyicisiymiş.
En dar günümde, dizlerimin üstüne çöktüğüm o kör kuyuda
Bir tek Yüce Allah bildi içimdeki o dilsiz feryadı,
Bir de duvardaki o sararmış, o boynu bükük fotoğraflar...
Mutluluk denen o vefasız, o uğursuz yabancı,
Kapımın önünden bile geçmeye korkar oldu kaç zamandır.
Şimdi her gece loş bir odada başımı ellerimin arasına alıp,
Geçip giden gençliğimin, kendi ölü bedenimin tutanağını tutuyorum sessizce.
Şimdi çıkıp bana diyorlar ki: "Haydi biraz gül, ne bu zifiri efkâr?"
Bilmezler ki ben sol yanımdan, tam kalbimden vurulmuş bir mülteciyim bu hayatta!
Aşk elinden darmadağın, dost elinden dağlıyım...
Kader dedikleri o acımasız cellat,
Gençliğimin ve düşlerimin üstüne siyah kefenler biçti çoktan.
Benim takvimlerim ömrümce karabasanı ve zemheriyi yazdı,
Ben bir gün olsun baharın kokusunu içime çekmedim ki bu dünyada...
Kazsın felek mezarımı, derin kazsın!
Amed'in dumanlı surları gibi çöksün üstüme yalnızlık.
Üstüme kimsesizlik toprağı örtsünler garipçe,
Tek bir kişi bile durup ağlamasın arkamdan.
Varsın bu açık kalan, kan sızdıran yaram hiç kapanmasın,
Varsın bu yaralı, bu yorgun can da çekip gitsin bu vefasız diyardan...
Çünkü ben yolumu da kaybettim, yönümü de...
Gülmek kim, ben kimim azizim...
Bizim payımıza düşen,
Sadece şerefiyle, alnı ak bir şekilde ölmektir bu kahpe dünyada...
Kayıt Tarihi : 27.07.2026 04:50:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!