ve kendinden kaçan bir soysuzun, ne çocuğu olduğunun, nasıl ve ne önemi olabilir… ki düştükleri hendekte, baktım, baktım; göremedim yüzlerini,
eğildim, yaklaştım, anlamaya çalıştım, yüzümü kıbleye döndüm, sordum mütemadi terbiyecim olan rabbime, nasıl bir körüm ben…
gözlerimden bir halat attım sonra, sözlerine mevlanın...
kıldan ince sırat köprüsü, ve ağladıkça gözyaşlarıyla, göz kamaştırıcı olur insan…
ellerimi gezdirdim kim bilir kaç mushafta…
tutundum divaneliğin sarhoşluğuna aklıma bir daha kavuşmamacasına, baktım, baktım; göremedim yüzünü cemiyetin, ve dokundum boşluğa,
nafile; yoktu gözlerim yüzümde, meğer çift hendekliydi hendese, şimdi dedim ağlasam, gözyaşlarım olur mu acep, bir harabât tekkesinin, ayak yolu eşiğine mermer..., ah
ahtapot ayaklı ve üstünde insanların ancak kuğu gölü balesi figürleri ile ilerleyebildikleri bir kent üstgeçidinin, ömür törpüsü uğultulu ses kirliliği pisliğinden, kuduz köpekten kaçar gibi kaçıp, ecdat yadigârı, geniş ve huzurlu ön avlusu ve bilge sütunları olan, kibirsiz mimarili bir kamu binasının önünden geçerken, bahçe saatine baktım, 09:25
evet günümüz insanlarının, birbirini arayabilir olduğu güya \medenî\ vakte, otuzbeş kalaydı ve anladım ki, hikmetleri bilinmediğinde trafik ışıkları dahi, sadece aptallaradır…
oysa ki basit arkadaş; sabırsızlanmadan sükûnetle kırmızıda bekleyip, yeşilde mutluluk içinde geçeceksin karşıya, şu kirli sarıya gelince, hayat onu takmaz ve hazır da olmaz kimse zaten, ki bir anlıktır…
hayat trafiği var bir de işte hayat trafiği, örümcek ağından yuvalardaki cinayetler, kan donduruyor, kırmızıda…
tekke
ve kendinden kaçan bir soysuzun,
ne çocuğu olduğunun,
nasıl ve ne önemi olabilir…
ki düştükleri hendekte,
baktım, baktım;
göremedim yüzlerini,
eğildim, yaklaştım, anlamaya çalıştım,
yüzümü kıbleye döndüm,
sordum mütemadi terbiyecim olan rabbime,
nasıl bir körüm ben…
gözlerimden bir halat attım sonra,
sözlerine mevlanın...
kıldan ince sırat köprüsü,
ve ağladıkça gözyaşlarıyla,
göz kamaştırıcı olur insan…
ellerimi gezdirdim kim bilir
kaç mushafta…
tutundum divaneliğin sarhoşluğuna
aklıma bir daha kavuşmamacasına,
baktım, baktım;
göremedim yüzünü cemiyetin,
ve dokundum boşluğa,
nafile;
yoktu gözlerim yüzümde,
meğer çift hendekliydi hendese,
şimdi dedim ağlasam,
gözyaşlarım olur mu acep,
bir harabât tekkesinin,
ayak yolu eşiğine mermer...,
ah
---
trafik
ahtapot ayaklı ve üstünde insanların
ancak kuğu gölü balesi figürleri ile
ilerleyebildikleri bir kent üstgeçidinin,
ömür törpüsü uğultulu ses kirliliği pisliğinden,
kuduz köpekten kaçar gibi kaçıp,
ecdat yadigârı, geniş ve huzurlu ön avlusu
ve bilge sütunları olan,
kibirsiz mimarili bir kamu binasının
önünden geçerken,
bahçe saatine baktım,
09:25
evet günümüz insanlarının,
birbirini arayabilir olduğu güya \medenî\ vakte,
otuzbeş kalaydı ve anladım ki,
hikmetleri bilinmediğinde trafik ışıkları dahi,
sadece aptallaradır…
oysa ki basit arkadaş;
sabırsızlanmadan sükûnetle kırmızıda bekleyip,
yeşilde mutluluk içinde geçeceksin karşıya,
şu kirli sarıya gelince,
hayat onu takmaz ve hazır da olmaz kimse zaten,
ki bir anlıktır…
hayat trafiği var bir de işte hayat trafiği,
örümcek ağından yuvalardaki cinayetler,
kan donduruyor,
kırmızıda…