evet biliyorum, yaşam kızgın bir tavuskuşu aramızda, tüylerindeki gökkuşağını başımıza kakan,
ve öyleyse sizlerde duyun ulan, müstafiyim artık bu, hayata pantolonun paçasından bakan magandaların, ve akşam sofrasına bir arada oturamayan aileliği kütükte kalmışların ve aşkını vatanı bilmeyen, gözdelik ve ikbal peşindeki dilberlerin davasından, ah
ve yürüdüm takalar boyu, içine balıkların takıldığı, ağ ağ örülmüş kıyıların içinden geçtim; çırpın, çırpın çırpınarak... ki takvimleri didik didik eden martıyım, çözdüm düğümlerini gemicilerin,
ve yürek ne zaman, ibrikten, bal şerbetli kahve köpüğünü, damla damla, yavaş yavaş usul usul, süzüm süzüm süzülerek içse…
hayat; yüksekten engine inmek gibi, aklını yitirmiş bir şelale olup köpüre köpüre ve deli kudretli bir devinimle akarak, iç telaştan azade itminana kavuşup, temkin sahibi ve ağırbaşlı bir vakarla, sekinet buluyor…
/ah kaçırma gözlerini benden bal köpüğü; sohbetini tattım bir defa ve kalbimde bir dolunay bakışıyla, yüzünün mehtabına giden yakamozun yolunda, iki turkuaz porselen kırdım…
bu karanlık okyanus nihayet gözlerini açtı, /ah ayın on dördüm, affet… açlıkla terbiye oluyorum, ayyaş bir nefes gibi kokarak, sensizim, ve öyle görünüyor ki özlemiş olmalıyım…, bunca değersizlik hisli ve, kırık dökük sızım sızım, iç çekmelerimden belli,
bu, /yeniden kavuşmaya itikadı bozuk dünyanın, sevda manastırında, yokluğunun kırbaçladığı bir besteyle, içime uşşâk makamında düşen şarkısın sen, neden anlamıyorsun…
ki, öyle görünüyor ki; sen de incinebiliyordun demek aşk efendi, ve şimdi o mağrur, o asi, o arsız ve o pervasız başın önünde, yine de sirk kaçkını bir şempanze gibi, korkuluklar arkasında sırıtıp durarak, hâlâ fiyakandan geçilmiyor ve, çalım satabiliyorsun öyle mi, öyleyse beter ol, aşk efendi;
yalnızca yerdeki gönlü çorakları değil, semavattaki maşukları bile, gıptaya mecbur eden, siy/ah ve okyanus mavisi anların, gelişi/güzel sohbetlerinde, gönül hüzmelerine karışırken lisanımız, halimize bak ki, gecenin lacivert tufanında kaybolur olduk…
ele avuca sığmıyordu zaman, mekân haylazdı ve üzgünüm çok üzgünüm diyerek çalamam kapını da bir daha, ama bilirsin; şiirler yazabildiği vakte dektir ömrü aşkın…
yirmi dört ayardır o şubat ikindisi, bir meydan yeridir, o gün bir, o gün ki; bir meydan okumadır ve bir ateş düşmesidir yüreğimize, suya kanamadan ırmak kenarından çekilen bir karaca gibi, ve bir yaz yağmuru gibi ve bir konma göçme dünyası misali, geldin geçtin meydanın üstünden bir kümülüsmüş gibi…
oysa ne hakikatli bir realite ve mutlaktın sen, denizin kum taneleri adedince ve gezegenler kadar bir/e işaret eden,
ve bir not düş/üş daha… geçmiş senelerden birinde yine bu vakitlerdeydim ve bir hastane koridorunun sekerat ve illüzyon dolu duvarları arasında volta atıyordum; dışarıda, dağ yamaçlarında, ekin tarlaları yeşeriyordu, içim kadar…
şimdiyse yokluğunda hayat, aşkın yitiminde, hiç izlenmeyecek bir gösterinin provasına dönüşüyor,
paha biçilmez meskenlerde süren feri geçmiş şömine hayatlarda, o isli camdan ışıyan cılız alev, ne kadar aydınlık verebilirdi yavan ilgili bireylerin odalarına, bu hangi devirde görülmüş, sanalı hakikatli bir firdevs…
yatağına alabildiğine kırgın ve suyu zehir akan bir nehrin arsız dereleri yoldan çıkmışken, en kritik dönemecinde hayat bağrımda ecinnîler reçetesi bir muska gibi taşınırken, ruhu ve cismi ayrı yönlere aksak bir keklikken ben ve, göğün kirpiklerinin metanol yağmur kıymıklarına sımsıkı sarılmış zifîr gecenin ağarmasını öylece beklerken, ki göğüs kafesim uzlaşmasızken bütün kandillerin söndüğü bu çağla, ve yaşama sevinci özünün çekildiği, olgunluk evresi tenhalığında, inzivasına bigâne bir zavallıyken, mülevves yürek patikasından, meçhuller uçurumuna müflisçe yol hazırlığı yapa dururken; çırpınıyordu gözlerimde varlığına iknasız tuzlu bir deniz akmamak için ummanına senin, saklı illiyyunum;
ki bir yandan yalvar yakar ve fakat ne istediğini bilmez halde huzuruna çıkarken alemlerin rabbinin, ve çağrısı tamam olmuşken, eski bir seccadenin yorgun alnını öpüyordu hükümsüzlüğüm…
ki kalbim, şiir çöplüğüm ah ne çok yazılmış, ve yazılmamış dizelerim,
şimdi ayak seslerinizi dinleyip, sonra kapansam kanayan dizlerinize ve aşkı yazdıran elleri öpsem şimdi, öpebilsem…
ki üstünü örttüğüm her acım, bir gece yarısı üstü açık kalan bilincin altını üstüne getiren hırsızken...
içim; alt çekmecenin en çıfıt tıkılmışı ve ucu saçak saçak suda yüzen bir halat gibi, kocamış kutsal balıkların geçtiği yosun tutmuş yoldayken içim… bir düşkün silueti yansır aynada bana bakan; bana…
ve ağlayan bir tebessümü, brunonun sabîsine yamayan rüya çöplüğüm; ne çok görülmüş ve hayal meyal tasalı kâbuslarım, bir sırdaş adı sayıklıyor şimdi dilsiz dudaklarım…
ey rabbim, yolda kalmış susuzların imdadına koşar yardımın ve, anımsaması imkansız bir rüyada, muhabbete verilmiş bir sadaka olur kalbim..., ah
ve zihnimde kandiller söndüğünde, kuytumdan bakınca insanlar, karınca misal, yüzümü cama yaslar izlerim onları, hayat; aynı filmi yüz milyon kez oynatır, herkes kendi yükünü taşır, sırtında aşını ve bir başınalığını kalbinde…
pencereden bakar hislenirim, ufacık tefecik karınca insan… hey hayat; ölüyorum an be an, ama sor bana neden, neden; iri tesbihler gibi akıp çenemde toplanır yaşlar, sabah namazından dağılan cami cemaatinin en arkasında kalmışlığım neden…
ulan
evet biliyorum,
yaşam kızgın bir tavuskuşu aramızda,
tüylerindeki gökkuşağını başımıza kakan,
ve öyleyse sizlerde duyun ulan,
müstafiyim artık bu,
hayata pantolonun paçasından bakan magandaların,
ve akşam sofrasına bir arada oturamayan
aileliği kütükte kalmışların ve
aşkını vatanı bilmeyen,
gözdelik ve ikbal peşindeki
dilberlerin davasından,
ah
uşşak
ve yürüdüm takalar boyu,
içine balıkların takıldığı,
ağ ağ örülmüş kıyıların içinden geçtim;
çırpın, çırpın çırpınarak...
ki takvimleri didik didik eden martıyım,
çözdüm düğümlerini gemicilerin,
ve yürek ne zaman,
ibrikten,
bal şerbetli kahve köpüğünü,
damla damla, yavaş yavaş
usul usul,
süzüm süzüm süzülerek içse…
hayat;
yüksekten engine inmek gibi,
aklını yitirmiş bir şelale olup köpüre köpüre
ve deli kudretli bir devinimle akarak,
iç telaştan azade itminana kavuşup,
temkin sahibi ve ağırbaşlı bir vakarla,
sekinet buluyor…
/ah kaçırma gözlerini benden
bal köpüğü; sohbetini tattım bir defa
ve kalbimde bir dolunay bakışıyla,
yüzünün mehtabına giden yakamozun yolunda,
iki turkuaz porselen kırdım…
bu karanlık okyanus
nihayet gözlerini açtı,
/ah ayın on dördüm,
affet…
açlıkla terbiye oluyorum,
ayyaş bir nefes gibi kokarak,
sensizim,
ve öyle görünüyor ki özlemiş olmalıyım…,
bunca değersizlik hisli ve,
kırık dökük sızım sızım,
iç çekmelerimden belli,
bu, /yeniden kavuşmaya itikadı bozuk dünyanın,
sevda manastırında,
yokluğunun kırbaçladığı bir besteyle,
içime uşşâk makamında düşen şarkısın sen,
neden anlamıyorsun…
ömür
ki,
öyle görünüyor ki;
sen de incinebiliyordun demek aşk efendi,
ve şimdi o mağrur, o asi, o arsız ve
o pervasız başın önünde,
yine de sirk kaçkını bir şempanze gibi,
korkuluklar arkasında sırıtıp durarak,
hâlâ fiyakandan geçilmiyor ve,
çalım satabiliyorsun öyle mi,
öyleyse beter ol, aşk efendi;
yalnızca yerdeki gönlü çorakları değil,
semavattaki maşukları bile,
gıptaya mecbur eden,
siy/ah ve okyanus mavisi anların,
gelişi/güzel sohbetlerinde,
gönül hüzmelerine karışırken lisanımız,
halimize bak ki,
gecenin lacivert tufanında kaybolur olduk…
ele avuca sığmıyordu zaman,
mekân haylazdı ve üzgünüm
çok üzgünüm diyerek çalamam
kapını da bir daha, ama bilirsin;
şiirler yazabildiği vakte dektir
ömrü aşkın…
prova
yirmi dört ayardır o şubat ikindisi,
bir meydan yeridir,
o gün bir,
o gün ki; bir meydan okumadır ve
bir ateş düşmesidir yüreğimize,
suya kanamadan ırmak kenarından
çekilen bir karaca gibi,
ve bir yaz yağmuru gibi ve
bir konma göçme dünyası misali,
geldin geçtin meydanın üstünden
bir kümülüsmüş gibi…
oysa ne hakikatli bir realite
ve mutlaktın sen, denizin kum
taneleri adedince ve gezegenler
kadar bir/e işaret eden,
ve bir not düş/üş daha…
geçmiş senelerden birinde yine bu vakitlerdeydim ve
bir hastane koridorunun sekerat
ve illüzyon dolu duvarları arasında
volta atıyordum;
dışarıda, dağ yamaçlarında,
ekin tarlaları yeşeriyordu,
içim kadar…
şimdiyse yokluğunda hayat,
aşkın yitiminde,
hiç izlenmeyecek bir gösterinin
provasına dönüşüyor,
sevgili\aşk,
ah
sadaka
paha biçilmez meskenlerde süren
feri geçmiş şömine hayatlarda,
o isli camdan ışıyan cılız alev,
ne kadar aydınlık verebilirdi
yavan ilgili bireylerin odalarına,
bu hangi devirde görülmüş,
sanalı hakikatli bir firdevs…
yatağına alabildiğine kırgın
ve suyu zehir akan bir nehrin
arsız dereleri yoldan çıkmışken,
en kritik dönemecinde hayat
bağrımda ecinnîler reçetesi
bir muska gibi taşınırken,
ruhu ve cismi ayrı yönlere
aksak bir keklikken ben ve,
göğün kirpiklerinin metanol
yağmur kıymıklarına sımsıkı
sarılmış zifîr gecenin ağarmasını
öylece beklerken,
ki göğüs kafesim uzlaşmasızken
bütün kandillerin söndüğü bu çağla,
ve yaşama sevinci özünün çekildiği,
olgunluk evresi tenhalığında,
inzivasına bigâne bir zavallıyken,
mülevves yürek patikasından,
meçhuller uçurumuna müflisçe
yol hazırlığı yapa dururken;
çırpınıyordu gözlerimde varlığına
iknasız tuzlu bir deniz akmamak için
ummanına senin,
saklı illiyyunum;
ki bir yandan yalvar yakar
ve fakat ne istediğini bilmez halde
huzuruna çıkarken alemlerin rabbinin,
ve çağrısı tamam olmuşken,
eski bir seccadenin yorgun alnını
öpüyordu hükümsüzlüğüm…
ki kalbim,
şiir çöplüğüm ah
ne çok yazılmış,
ve yazılmamış dizelerim,
şimdi ayak seslerinizi dinleyip,
sonra kapansam kanayan dizlerinize
ve aşkı yazdıran elleri öpsem şimdi,
öpebilsem…
ki üstünü örttüğüm her acım,
bir gece yarısı üstü açık kalan
bilincin altını üstüne getiren
hırsızken...
içim;
alt çekmecenin en çıfıt tıkılmışı
ve ucu saçak saçak suda yüzen
bir halat gibi,
kocamış kutsal balıkların geçtiği
yosun tutmuş yoldayken içim…
bir düşkün silueti yansır
aynada bana bakan; bana…
ve ağlayan bir tebessümü,
brunonun sabîsine yamayan
rüya çöplüğüm;
ne çok görülmüş ve
hayal meyal tasalı kâbuslarım,
bir sırdaş adı sayıklıyor şimdi
dilsiz dudaklarım…
ey rabbim,
yolda kalmış susuzların
imdadına koşar yardımın ve,
anımsaması imkansız bir rüyada,
muhabbete verilmiş bir sadaka
olur kalbim...,
ah
neden
ve zihnimde kandiller söndüğünde,
kuytumdan bakınca insanlar,
karınca misal,
yüzümü cama yaslar izlerim onları,
hayat;
aynı filmi yüz milyon kez oynatır,
herkes kendi yükünü taşır,
sırtında aşını ve bir başınalığını kalbinde…
pencereden bakar hislenirim,
ufacık tefecik karınca insan…
hey hayat;
ölüyorum an be an,
ama sor bana neden,
neden;
iri tesbihler gibi akıp çenemde toplanır yaşlar,
sabah namazından dağılan cami cemaatinin
en arkasında kalmışlığım neden…