sonsuzluğu sevmek benim dinim imanım, ve benim, sonsuzluğadır ayak ucuna bakan nazar berkademim…
sonsuzlukta yol almaktır ciğerimin yarası ki duasıdır kalbimin, vakit tamam dendiğinde, o mübarek menzile yürümek erenlerce; lâhavlevelâkuvveteillâbillah azığıyla, ki bu konma göçmenin ayet/el kürsîleri ertesinde, bir fatihadır aşk…
turna katarları geçer her kandilde içimden, ve yutkunarak akar içime kanat sesleri, göç mevsimi... ah
evet biliyorum, yaşam kızgın bir tavuskuşu aramızda, tüylerindeki gökkuşağını başımıza kakan,
ve öyleyse sizlerde duyun ulan, müstafiyim artık bu, hayata pantolonun paçasından bakan magandaların, ve akşam sofrasına bir arada oturamayan aileliği kütükte kalmışların ve aşkını vatanı bilmeyen, gözdelik ve ikbal peşindeki dilberlerin davasından, ah
ve yürüdüm takalar boyu, içine balıkların takıldığı, ağ ağ örülmüş kıyıların içinden geçtim; çırpın, çırpın çırpınarak... ki takvimleri didik didik eden martıyım, çözdüm düğümlerini gemicilerin,
ve yürek ne zaman, ibrikten, bal şerbetli kahve köpüğünü, damla damla, yavaş yavaş usul usul, süzüm süzüm süzülerek içse…
hayat; yüksekten engine inmek gibi, aklını yitirmiş bir şelale olup köpüre köpüre ve deli kudretli bir devinimle akarak, iç telaştan azade itminana kavuşup, temkin sahibi ve ağırbaşlı bir vakarla, sekinet buluyor…
/ah kaçırma gözlerini benden bal köpüğü; sohbetini tattım bir defa ve kalbimde bir dolunay bakışıyla, yüzünün mehtabına giden yakamozun yolunda, iki turkuaz porselen kırdım…
bu karanlık okyanus nihayet gözlerini açtı, /ah ayın on dördüm, affet… açlıkla terbiye oluyorum, ayyaş bir nefes gibi kokarak, sensizim, ve öyle görünüyor ki özlemiş olmalıyım…, bunca değersizlik hisli ve, kırık dökük sızım sızım, iç çekmelerimden belli,
bu, /yeniden kavuşmaya itikadı bozuk dünyanın, sevda manastırında, yokluğunun kırbaçladığı bir besteyle, içime uşşâk makamında düşen şarkısın sen, neden anlamıyorsun…
ki, öyle görünüyor ki; sen de incinebiliyordun demek aşk efendi, ve şimdi o mağrur, o asi, o arsız ve o pervasız başın önünde, yine de sirk kaçkını bir şempanze gibi, korkuluklar arkasında sırıtıp durarak, hâlâ fiyakandan geçilmiyor ve, çalım satabiliyorsun öyle mi, öyleyse beter ol, aşk efendi;
yalnızca yerdeki gönlü çorakları değil, semavattaki maşukları bile, gıptaya mecbur eden, siy/ah ve okyanus mavisi anların, gelişi/güzel sohbetlerinde, gönül hüzmelerine karışırken lisanımız, halimize bak ki, gecenin lacivert tufanında kaybolur olduk…
ele avuca sığmıyordu zaman, mekân haylazdı ve üzgünüm çok üzgünüm diyerek çalamam kapını da bir daha, ama bilirsin; şiirler yazabildiği vakte dektir ömrü aşkın…
yirmi dört ayardır o şubat ikindisi, bir meydan yeridir, o gün bir, o gün ki; bir meydan okumadır ve bir ateş düşmesidir yüreğimize, suya kanamadan ırmak kenarından çekilen bir karaca gibi, ve bir yaz yağmuru gibi ve bir konma göçme dünyası misali, geldin geçtin meydanın üstünden bir kümülüsmüş gibi…
oysa ne hakikatli bir realite ve mutlaktın sen, denizin kum taneleri adedince ve gezegenler kadar bir/e işaret eden,
ve bir not düş/üş daha… geçmiş senelerden birinde yine bu vakitlerdeydim ve bir hastane koridorunun sekerat ve illüzyon dolu duvarları arasında volta atıyordum; dışarıda, dağ yamaçlarında, ekin tarlaları yeşeriyordu, içim kadar…
şimdiyse yokluğunda hayat, aşkın yitiminde, hiç izlenmeyecek bir gösterinin provasına dönüşüyor,
derviş
sonsuzluğu sevmek benim dinim imanım,
ve benim, sonsuzluğadır ayak ucuna bakan
nazar berkademim…
sonsuzlukta yol almaktır ciğerimin yarası
ki duasıdır kalbimin,
vakit tamam dendiğinde,
o mübarek menzile
yürümek erenlerce;
lâhavlevelâkuvveteillâbillah azığıyla,
ki bu konma göçmenin ayet/el kürsîleri
ertesinde, bir fatihadır aşk…
turna katarları geçer her kandilde içimden,
ve yutkunarak akar içime kanat sesleri,
göç mevsimi...
ah
ulan
evet biliyorum,
yaşam kızgın bir tavuskuşu aramızda,
tüylerindeki gökkuşağını başımıza kakan,
ve öyleyse sizlerde duyun ulan,
müstafiyim artık bu,
hayata pantolonun paçasından bakan magandaların,
ve akşam sofrasına bir arada oturamayan
aileliği kütükte kalmışların ve
aşkını vatanı bilmeyen,
gözdelik ve ikbal peşindeki
dilberlerin davasından,
ah
uşşak
ve yürüdüm takalar boyu,
içine balıkların takıldığı,
ağ ağ örülmüş kıyıların içinden geçtim;
çırpın, çırpın çırpınarak...
ki takvimleri didik didik eden martıyım,
çözdüm düğümlerini gemicilerin,
ve yürek ne zaman,
ibrikten,
bal şerbetli kahve köpüğünü,
damla damla, yavaş yavaş
usul usul,
süzüm süzüm süzülerek içse…
hayat;
yüksekten engine inmek gibi,
aklını yitirmiş bir şelale olup köpüre köpüre
ve deli kudretli bir devinimle akarak,
iç telaştan azade itminana kavuşup,
temkin sahibi ve ağırbaşlı bir vakarla,
sekinet buluyor…
/ah kaçırma gözlerini benden
bal köpüğü; sohbetini tattım bir defa
ve kalbimde bir dolunay bakışıyla,
yüzünün mehtabına giden yakamozun yolunda,
iki turkuaz porselen kırdım…
bu karanlık okyanus
nihayet gözlerini açtı,
/ah ayın on dördüm,
affet…
açlıkla terbiye oluyorum,
ayyaş bir nefes gibi kokarak,
sensizim,
ve öyle görünüyor ki özlemiş olmalıyım…,
bunca değersizlik hisli ve,
kırık dökük sızım sızım,
iç çekmelerimden belli,
bu, /yeniden kavuşmaya itikadı bozuk dünyanın,
sevda manastırında,
yokluğunun kırbaçladığı bir besteyle,
içime uşşâk makamında düşen şarkısın sen,
neden anlamıyorsun…
ömür
ki,
öyle görünüyor ki;
sen de incinebiliyordun demek aşk efendi,
ve şimdi o mağrur, o asi, o arsız ve
o pervasız başın önünde,
yine de sirk kaçkını bir şempanze gibi,
korkuluklar arkasında sırıtıp durarak,
hâlâ fiyakandan geçilmiyor ve,
çalım satabiliyorsun öyle mi,
öyleyse beter ol, aşk efendi;
yalnızca yerdeki gönlü çorakları değil,
semavattaki maşukları bile,
gıptaya mecbur eden,
siy/ah ve okyanus mavisi anların,
gelişi/güzel sohbetlerinde,
gönül hüzmelerine karışırken lisanımız,
halimize bak ki,
gecenin lacivert tufanında kaybolur olduk…
ele avuca sığmıyordu zaman,
mekân haylazdı ve üzgünüm
çok üzgünüm diyerek çalamam
kapını da bir daha, ama bilirsin;
şiirler yazabildiği vakte dektir
ömrü aşkın…
prova
yirmi dört ayardır o şubat ikindisi,
bir meydan yeridir,
o gün bir,
o gün ki; bir meydan okumadır ve
bir ateş düşmesidir yüreğimize,
suya kanamadan ırmak kenarından
çekilen bir karaca gibi,
ve bir yaz yağmuru gibi ve
bir konma göçme dünyası misali,
geldin geçtin meydanın üstünden
bir kümülüsmüş gibi…
oysa ne hakikatli bir realite
ve mutlaktın sen, denizin kum
taneleri adedince ve gezegenler
kadar bir/e işaret eden,
ve bir not düş/üş daha…
geçmiş senelerden birinde yine bu vakitlerdeydim ve
bir hastane koridorunun sekerat
ve illüzyon dolu duvarları arasında
volta atıyordum;
dışarıda, dağ yamaçlarında,
ekin tarlaları yeşeriyordu,
içim kadar…
şimdiyse yokluğunda hayat,
aşkın yitiminde,
hiç izlenmeyecek bir gösterinin
provasına dönüşüyor,
sevgili\aşk,
ah