bağrıma bir akasya ek n'olur... garibem, ve kalbimde bir kürek mahkûmu saklanır, vişne ve nar ağaçlarının arasında,
işte sesleniyor bana, hışırdayan kavakların içinden, üşürsen; içinden orman geçen şiirlerimden kozalaklar topla, sonra yak bir bir ruhunun hirasında, patlasın çıtırdayarak ateş böcekleri; ısınırsın... duyup da işittiğim o yankılanan sesle, içimden geçen ve nereye gittiğini hiç bilmediğim o tren, kalbimin tünelinde birden duruverir; şaşkın bakışlar, şaşılar ve şehlalar ve alacalar içinden geçip, kaybolmuş mahcup bir sincap gibi, yerime otururum bilirsin; cam kenarına, ve elimdeki kozalağı uzatırım kondüktöre biletsiz şairem, anlasana; garibem... seferîyem… içinden okyanus geçen böyle bir göz yok, ondandır iç sesime dayanamayıp, yüz/süz dönüşlerim sana; aşk… ah/ ciğerime bir akasya ek n'olur... ah
çöpe atan dost olsun tek, ona yazılmış çileli dizeleri, ki çilem; çilemizdi bilirsin,
kürtaj artığı bir bebeğin, cami avlusuna bırakılması anında, anasına son bakışıyla başlayan çilesi gibiydi, çilemiz…
gecelerce bilinci kovan çaresiz acılar gibi, yatağa düşüren bir dermansız dert gibi, pençesine düşülen ortaçağ vebası gibi, bir mevsim boyu çekilen sekerât gibi, çilemiz,
kaç kez; kaynar sular indi tepemizden, vedalarda kaç kez… son vedamızla kavruldu yıldızlar gökte, ki süreyya yıldızı da kaybolunca gözden, kulağımıza fısıldanan oldu, /artık yine kendinlesin/
madem gittiğin yere çağırmıyorsun beni, ötelerdeki menziline madem, yüzüm gelmiyorsa gözlerinin önüne daha, anmaz oldunsa adımı ve, ve bakaranın iki yüz elli beşinci ayetini, okuyup üflemiyorsan artık içine, iç sesinle; içinden geçen cankurtaranın sesini de duymuyorsun demektir, çağrılı olsam da gelemem yanına kendiliğimden, ki bak kanıyorum, kan kaybediyorum ben, gittiğin yere yeniden gelemez misin ki sen,
ki acaba dost açmış mıdır umuduyla baktığım, elektronik mektup zarfları, dilsiz ve lisansız durmayın öyle gücenik, inanıyorum ki; hasretle yüreğim her sızladıkça, bir göğüs kafesi gibi açılacaksınız, bugün yarın sımsıcak…
değil mi ki, yalnızca sonsuza susuzdur bu, lebkuchen aşk… ah
akasya
bağrıma bir akasya ek n'olur...
garibem,
ve kalbimde bir kürek mahkûmu saklanır,
vişne ve nar ağaçlarının arasında,
işte sesleniyor bana,
hışırdayan kavakların içinden,
üşürsen;
içinden orman geçen şiirlerimden
kozalaklar topla,
sonra yak bir bir ruhunun hirasında,
patlasın çıtırdayarak ateş böcekleri;
ısınırsın...
duyup da işittiğim o yankılanan sesle,
içimden geçen ve nereye gittiğini hiç bilmediğim
o tren,
kalbimin tünelinde birden duruverir;
şaşkın bakışlar, şaşılar ve şehlalar
ve alacalar içinden geçip,
kaybolmuş mahcup bir sincap gibi,
yerime otururum bilirsin;
cam kenarına,
ve elimdeki kozalağı uzatırım kondüktöre
biletsiz şairem, anlasana;
garibem... seferîyem…
içinden okyanus geçen böyle bir göz yok,
ondandır iç sesime dayanamayıp,
yüz/süz dönüşlerim sana;
aşk…
ah/ ciğerime bir akasya ek n'olur...
ah
lebkuchen
çöpe atan dost olsun tek,
ona yazılmış çileli dizeleri,
ki çilem; çilemizdi bilirsin,
kürtaj artığı bir bebeğin,
cami avlusuna bırakılması anında,
anasına son bakışıyla başlayan çilesi gibiydi,
çilemiz…
gecelerce bilinci kovan çaresiz acılar gibi,
yatağa düşüren bir dermansız dert gibi,
pençesine düşülen ortaçağ vebası gibi,
bir mevsim boyu çekilen sekerât gibi,
çilemiz,
kaç kez;
kaynar sular indi tepemizden,
vedalarda kaç kez…
son vedamızla kavruldu yıldızlar gökte,
ki süreyya yıldızı da kaybolunca gözden,
kulağımıza fısıldanan oldu,
/artık yine kendinlesin/
madem gittiğin yere çağırmıyorsun beni,
ötelerdeki menziline madem,
yüzüm gelmiyorsa gözlerinin önüne daha,
anmaz oldunsa adımı ve,
ve bakaranın iki yüz elli beşinci ayetini,
okuyup üflemiyorsan artık içine, iç sesinle;
içinden geçen cankurtaranın sesini de
duymuyorsun demektir,
çağrılı olsam da gelemem yanına kendiliğimden,
ki bak kanıyorum, kan kaybediyorum ben,
gittiğin yere yeniden gelemez misin ki sen,
ki acaba dost açmış mıdır umuduyla baktığım,
elektronik mektup zarfları,
dilsiz ve lisansız durmayın öyle gücenik,
inanıyorum ki;
hasretle yüreğim her sızladıkça,
bir göğüs kafesi gibi açılacaksınız,
bugün yarın sımsıcak…
değil mi ki,
yalnızca sonsuza susuzdur bu,
lebkuchen aşk…
ah