diye bir olgu var batının lisanında ve karartma altında asırlardır, yine batının kendi kancıklığında…
peki o halde, artık söndürün ışıkları doğuda da madem, ki içimden geçen radyasyon, kalbimi röntgenliyor...
ve yahuda ağacı astım, kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı; sabırsız ve güzel erguvanın baharda, yapraklanmadan çiçeklenmesi ve sığdırabilirdi esrarlı demleri o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının, mor salkımları kadar, koyuydu göz halkalarım yokluğunda…
o halde; asıyorum kalbimi ben de zamansız, a/mor/a çalan dallarına ve erguvan tebessümüne, aşkta üstadım senin…
ki kısa, çabuk ve hareketli, aceleci, sabrı kıt, fakat görkemli ve heybetli, ve ahir zaman baharı gibi, hemen geçmek üzre bilirsin erguvan zamanı… ah
bıktık artık, usandı millet, tiksindi insanlık, bu altı oka hainlik eden kemalistlerden, ruhu sömürgecilerde rehin mütedeyyinlerden ve genleri ipotekli devrimcilerden, tiyanşan kaçkınlarından ve bilumum kurtarıcılık konforperestlerinden… ah
ki benim ötelediklerimse uslu durmuyordu daim, soytarı ve günübirlik akan, bu sokak kumpanyalı cemiyet denen sirkin, beyhudeliklerinde düşe kalka, bulanmıştık bir kere kırmızısına arsız muhabbetin…
erguvan
amor;
m
o
r,
diye bir olgu var batının lisanında
ve karartma altında asırlardır,
yine batının kendi kancıklığında…
peki o halde,
artık söndürün ışıkları doğuda da madem,
ki içimden geçen radyasyon,
kalbimi röntgenliyor...
ve yahuda ağacı astım,
kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı;
sabırsız ve güzel erguvanın baharda,
yapraklanmadan çiçeklenmesi
ve sığdırabilirdi esrarlı demleri
o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının,
mor salkımları kadar,
koyuydu göz halkalarım
yokluğunda…
o halde;
asıyorum kalbimi
ben de zamansız,
a/mor/a çalan dallarına
ve erguvan tebessümüne,
aşkta üstadım senin…
ki kısa,
çabuk ve hareketli,
aceleci, sabrı kıt,
fakat görkemli ve heybetli,
ve ahir zaman baharı gibi,
hemen geçmek üzre
bilirsin erguvan zamanı…
ah
ayrılık;
yavaş adımlarla,
hızlı bir aşkın fren izlerini
takip etmekte…
oysa yaşam,
parmak izi bırakmadan
eldivenlerini çıkarıyor
maktulüne tepeden bakarak
ve zaman durdu al işte;
bıktık artık, usandı millet, tiksindi insanlık,
bu altı oka hainlik eden kemalistlerden,
ruhu sömürgecilerde rehin mütedeyyinlerden ve
genleri ipotekli devrimcilerden,
tiyanşan kaçkınlarından
ve bilumum kurtarıcılık konforperestlerinden…
ah
ki benim ötelediklerimse
uslu durmuyordu daim,
soytarı ve günübirlik akan,
bu sokak kumpanyalı cemiyet denen sirkin,
beyhudeliklerinde düşe kalka,
bulanmıştık bir kere kırmızısına
arsız muhabbetin…