nasıl ki ölüm erenler meşrebidir, ve nasıl ki merhum ve merhumeler, erlerce defnedilir… nûr içinde yol al kabrinde sen de, faili malum bir menzile kurban giden, alnı kınalı ve kozmik aşk, ah
ömre bedel anlarımız olacaktır diye, mırıldanırken sen hekimim göz gözeydik, soran bakışlarla… anılara ka/l/r/dığımız bunca ay sonrası, hızır/ilyas sohbeti misali ve bir sahur vakti işte yine şimdi, ve bir yanda tan yeri, bir yanda saçlarım ağarıyor…
aziz hatıralarla yaşanan ve muhabbet bağları fasılasız, bir boş/enkaz ev kadar, eş/siz; aşk…
erciyesten elbistanın gökyüzüne, kavisli bir kuşak atan ebemkuşağının, mordan başlayıp diğer renklerini üstten seyrederek sevinmek, muhabbete vesile sayıla dursun, dünyanın dışına çıkabilen yegâne renktir aşk;
ki giderken ben de, içine bükülen çiçek gibi küserim…
göz kapağıma göz ....... değmesin o an… serpilsin yüreğime, ...................... köz… aralık göğüs kafesimin ........................ kapısı, ..........içerime kar yağıyor… ah
sonsuzluk gibi, sonsuza kadar… ...........................sus zamanı, ....kendini kırıştıran kumaşla kaplı, .......................................kalbim… solgun, aşkı aşındırmış sevmekten bitkin… ..........................yasıma el sürmeyesin, ........................ufalansın ellerinde gönlüm, ...............................üzgünüm, unut zamanı afet aşk… ah,
ah suskun/um... yavaş yavaş iniyor yüzüme, siyah kadife perde ıslak kara püsküllerinden; ve şakaklarım üşüyor,
yaradanın herkese uzanan ve ışıldayan kolları vardır, anladım ki; umut insanın en karmaşık güzelliğidir, peki o halde dahi, içimdeki şeytanın yollarına, kırmızı halılar seren kim…
ki sonunda tükürdüm kalbimi, ağzımda çivit mavi boya tadı, süzüldü gözyaşı gibi, dudağımın kenarından çeneme, veremli bir aşkın ağzından, gül kusması misal...
bakışlarımı yaşama diktiğim gün, kara kuru, soğuk bir şubat öğlesi, kanadından yedi tüyü yolunmuş martının, doymuştu kalbi özgürlüğe, kafese susamıştı... ah
acilindeki kara gözlü hemşireye emanet edilmiş, tetkik için verdiğim kan, numune tüplerinde harmanlana dursun; serin kaldırımlarda yürürken düşünüyordum ve konuşuyordum kendimle, ki sobe; kendiyle kendine olduğu kadar, yâriyle güzel sohbet edemiyor insan…
her cuma ikindiye doğru neden; bu sanki elimi uzatsam dokunacakmışım gibi hissettiğim yakınlık, uçurum olurdu sana; musevi ve isevilerce kutsal sayılan o iki gün…, ve yine de her haftanın bayram gününün sonunda, akşam akşam güleç olurdu gözlerimiz ışıl ışıl, o dar vaktin alacasında bile…, böyle acayip acayip kesintisizmiş ve bir terzi işi gibi cereyan edip duran, gönlü hep; gün batımlarından yana yatık, turuncu/kızıl; aşk… ah,
ki kaçak ve ışık hüzmesine, kapandı kapı… eşikte yalnız ikisi ikiziyle, diz dize dizelerde… fısıldaşarak, yalın ayak baş kabak, kapladı serap yüzünü, çölleşen kalbini, kederli kum tanelerinden sakınarak… açtı kafesini tutsak; kırptı kanatlarını, sığındı yorgun hurma ağacına,
uyudu kaçak, oruçlu kollarında… vuruldu kilit, kenetlendi göz, sustu şiir; kalın bordo perde çekildi kat kat… denize saçıldı allı pullu balıklar, kuytuya ağardı gün; kapandı kapı… eşikte yalnız; kızıl saçlı kanayan diz/e… kalbinde, dilsiz ışık hüzmesi... ah
kozmik
nasıl ki ölüm erenler meşrebidir,
ve nasıl ki merhum ve merhumeler,
erlerce defnedilir…
nûr içinde yol al kabrinde sen de,
faili malum bir menzile kurban giden,
alnı kınalı ve kozmik aşk,
ah
kavis
ömre bedel anlarımız olacaktır diye,
mırıldanırken sen hekimim göz gözeydik,
soran bakışlarla…
anılara ka/l/r/dığımız bunca ay sonrası,
hızır/ilyas sohbeti misali ve
bir sahur vakti işte yine şimdi,
ve bir yanda tan yeri,
bir yanda saçlarım ağarıyor…
aziz hatıralarla yaşanan ve
muhabbet bağları fasılasız,
bir boş/enkaz ev kadar,
eş/siz; aşk…
erciyesten elbistanın gökyüzüne,
kavisli bir kuşak atan ebemkuşağının,
mordan başlayıp diğer renklerini
üstten seyrederek sevinmek,
muhabbete vesile sayıla dursun,
dünyanın dışına çıkabilen yegâne renktir aşk;
muhal
ki giderken ben de,
içine
bükülen
çiçek gibi
küserim…
göz kapağıma göz
....... değmesin o an…
serpilsin yüreğime,
...................... köz…
aralık göğüs kafesimin
........................ kapısı,
..........içerime kar yağıyor…
ah
sonsuzluk gibi,
sonsuza kadar…
...........................sus zamanı,
....kendini kırıştıran kumaşla kaplı,
.......................................kalbim…
solgun,
aşkı aşındırmış sevmekten bitkin…
..........................yasıma el sürmeyesin,
........................ufalansın ellerinde gönlüm,
...............................üzgünüm,
unut zamanı
afet aşk…
ah,
kafes
ah suskun/um...
yavaş yavaş iniyor yüzüme,
siyah kadife perde
ıslak kara püsküllerinden;
ve şakaklarım üşüyor,
yaradanın herkese uzanan ve
ışıldayan kolları vardır,
anladım ki;
umut insanın en karmaşık güzelliğidir,
peki o halde dahi,
içimdeki şeytanın yollarına,
kırmızı halılar seren kim…
ki sonunda tükürdüm kalbimi,
ağzımda çivit mavi boya tadı,
süzüldü gözyaşı gibi,
dudağımın kenarından çeneme,
veremli bir aşkın ağzından,
gül kusması misal...
bakışlarımı yaşama diktiğim gün,
kara kuru,
soğuk bir şubat öğlesi,
kanadından yedi tüyü yolunmuş martının,
doymuştu kalbi özgürlüğe,
kafese susamıştı...
ah
sobe
acilindeki kara gözlü hemşireye
emanet edilmiş, tetkik için verdiğim kan,
numune tüplerinde harmanlana dursun;
serin kaldırımlarda yürürken düşünüyordum
ve konuşuyordum kendimle,
ki sobe;
kendiyle kendine olduğu kadar,
yâriyle güzel sohbet edemiyor insan…
her cuma ikindiye doğru neden; bu sanki
elimi uzatsam dokunacakmışım gibi hissettiğim
yakınlık, uçurum olurdu sana;
musevi ve isevilerce kutsal sayılan o iki gün…,
ve yine de her haftanın bayram gününün sonunda,
akşam akşam güleç olurdu gözlerimiz
ışıl ışıl, o dar vaktin alacasında bile…,
böyle acayip acayip kesintisizmiş
ve bir terzi işi gibi cereyan edip duran,
gönlü hep;
gün batımlarından yana yatık,
turuncu/kızıl;
aşk…
ah,
kaçak
ki kaçak ve
ışık hüzmesine,
kapandı
kapı…
eşikte
yalnız
ikisi
ikiziyle,
diz dize
dizelerde…
fısıldaşarak,
yalın ayak baş kabak,
kapladı
serap
yüzünü,
çölleşen
kalbini,
kederli
kum
tanelerinden
sakınarak…
açtı
kafesini
tutsak;
kırptı
kanatlarını,
sığındı
yorgun
hurma
ağacına,
uyudu
kaçak,
oruçlu
kollarında…
vuruldu
kilit,
kenetlendi
göz,
sustu
şiir;
kalın
bordo
perde
çekildi
kat kat…
denize
saçıldı
allı
pullu
balıklar,
kuytuya
ağardı
gün;
kapandı
kapı…
eşikte
yalnız;
kızıl
saçlı
kanayan
diz/e…
kalbinde,
dilsiz
ışık
hüzmesi...
ah
sükût
babasız büyümek, babasız ölmeye benzemez…,
ki devlet malı yetim malı hükmündeyken
kadim hukukta,
sen hekimim;
irtifa kaybı mı yaşadık sanıyorsun,
bu türbülansın içinde…
gelip geçici bir boşlukta bulanıklık hepsi,
hepsi bu,
gergin alabildiğine kanatlarımız baksana
ve nasılda süzülüyoruz asuman katlarında ayrılığın,
dualarımızdalar önden gidenler ya hû nasılsa,
yankı vermeseler de…
ki yâr postaları açılıp da cevapsız kalmış,
bunun önemi yok ki,
sükûtlarda ve bulutlarda; aşk…