diye bir olgu var batının lisanında ve karartma altında asırlardır, yine batının kendi kancıklığında…
peki o halde, artık söndürün ışıkları doğuda da madem, ki içimden geçen radyasyon, kalbimi röntgenliyor...
ve yahuda ağacı astım, kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı; sabırsız ve güzel erguvanın baharda, yapraklanmadan çiçeklenmesi ve sığdırabilirdi esrarlı demleri o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının, mor salkımları kadar, koyuydu göz halkalarım yokluğunda…
o halde; asıyorum kalbimi ben de zamansız, a/mor/a çalan dallarına ve erguvan tebessümüne, aşkta üstadım senin…
ki kısa, çabuk ve hareketli, aceleci, sabrı kıt, fakat görkemli ve heybetli, ve ahir zaman baharı gibi, hemen geçmek üzre bilirsin erguvan zamanı… ah
ve kendinden kaçan bir soysuzun, ne çocuğu olduğunun, nasıl ve ne önemi olabilir… ki düştükleri hendekte, baktım, baktım; göremedim yüzlerini,
eğildim, yaklaştım, anlamaya çalıştım, yüzümü kıbleye döndüm, sordum mütemadi terbiyecim olan rabbime, nasıl bir körüm ben…
gözlerimden bir halat attım sonra, sözlerine mevlanın...
kıldan ince sırat köprüsü, ve ağladıkça gözyaşlarıyla, göz kamaştırıcı olur insan…
ellerimi gezdirdim kim bilir kaç mushafta…
tutundum divaneliğin sarhoşluğuna aklıma bir daha kavuşmamacasına, baktım, baktım; göremedim yüzünü cemiyetin, ve dokundum boşluğa,
nafile; yoktu gözlerim yüzümde, meğer çift hendekliydi hendese, şimdi dedim ağlasam, gözyaşlarım olur mu acep, bir harabât tekkesinin, ayak yolu eşiğine mermer..., ah
erguvan
amor;
m
o
r,
diye bir olgu var batının lisanında
ve karartma altında asırlardır,
yine batının kendi kancıklığında…
peki o halde,
artık söndürün ışıkları doğuda da madem,
ki içimden geçen radyasyon,
kalbimi röntgenliyor...
ve yahuda ağacı astım,
kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı;
sabırsız ve güzel erguvanın baharda,
yapraklanmadan çiçeklenmesi
ve sığdırabilirdi esrarlı demleri
o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının,
mor salkımları kadar,
koyuydu göz halkalarım
yokluğunda…
o halde;
asıyorum kalbimi
ben de zamansız,
a/mor/a çalan dallarına
ve erguvan tebessümüne,
aşkta üstadım senin…
ki kısa,
çabuk ve hareketli,
aceleci, sabrı kıt,
fakat görkemli ve heybetli,
ve ahir zaman baharı gibi,
hemen geçmek üzre
bilirsin erguvan zamanı…
ah
tekke
ve kendinden kaçan bir soysuzun,
ne çocuğu olduğunun,
nasıl ve ne önemi olabilir…
ki düştükleri hendekte,
baktım, baktım;
göremedim yüzlerini,
eğildim, yaklaştım, anlamaya çalıştım,
yüzümü kıbleye döndüm,
sordum mütemadi terbiyecim olan rabbime,
nasıl bir körüm ben…
gözlerimden bir halat attım sonra,
sözlerine mevlanın...
kıldan ince sırat köprüsü,
ve ağladıkça gözyaşlarıyla,
göz kamaştırıcı olur insan…
ellerimi gezdirdim kim bilir
kaç mushafta…
tutundum divaneliğin sarhoşluğuna
aklıma bir daha kavuşmamacasına,
baktım, baktım;
göremedim yüzünü cemiyetin,
ve dokundum boşluğa,
nafile;
yoktu gözlerim yüzümde,
meğer çift hendekliydi hendese,
şimdi dedim ağlasam,
gözyaşlarım olur mu acep,
bir harabât tekkesinin,
ayak yolu eşiğine mermer...,
ah