ki tutucu bir adamım ben çok doğru, bir yol tuttu mu; geriye çevrilmem öyle kolay kolay, ama yalnız, geri çevrilmenin muhabbete gitmek, anlamına geldiğine inanırsam, yön tanımaz olurum ve kararır gözlerim,
evet; çizgisi orta yerde, bağnazıyım gerçek hayatın…
peki şimdi söyle güzel kardeşim, tam olarak sen neredesin, bak kaç ömürdür buradayım, bu denizin karşısında… ve ne kadar zaman oldu, yine hiçliğimle bekliyorum, kıpırdamadan, eylemsiz seni, intiharı seçmiş bir balina kadar ölü, kıyıya vurmuş ve cansız…
deryadayım… tam karşısında, kıpırtısızlığını delecek ilk dalgayı yakalamak için, gözlerimi kırpmadan bekliyorum, kafamı kaldırıp bir an göğe baksam, yine orada kim olsa bilir, o şımarık, tembel ve inatçı bulut…
sahi şu içi geçmiş dünyanın tepesindeki bulutlar renk değişmez mi hiç, hep o puslu gri, /kaç gündür aralıksız yağan rahmetten/ bir iç ses daha evet,
sıkılmaz mı hiç bu inatçı bulut çakılı kalmaktan, ve hep aynı hoşnutlukta…
renklerden gri, gri, gri, kaç fitten bana bakar sorsan,
/hey; hep maviyi bekleyen, /çekil aşağımdan; ki deniz suyu, köpük, bulanık burnumun ucu… ah
hoşçakal ve benden uzak, mülevveslerin kalbinde emmare nefsim, yine de hoşt çakal demiyorum, ve görüyorsun; ne denli inceldiği yerden bağlandığımı edebe ya hû…
elbette samanyolu galaksisine savrulan kahve çekirdeği kokusuydu hasret, ve sen; her daim smokinli, paytak paytak yürüyen bir penguendin, ya ben, bir yekpare orman çıtırtılarının ürpertisi…
benliğiyle efsunkâr o karaca nazarına bakamazken, yan yana fakat karşı karşıyaydık ve aynı yöne bakarken, o gece gündüz açık esnaf lokantasında, sabah çorbalarımızın buharı, birbirine karmaşıyordu…
ah aşk; yüreklerimizin buzulunda, kızakla kayan bir çocuğun, hırkasına sakladığı çekiç ile kırmasıydı buzu…
ve kulaç attık farklı iklimlerin soğuğuna ve şimdi titriyoruz tir\tir, ayrılık deyince, ki ayrılık, yüzümün atlasına sinen, çam kokusu ile, kar tebessümleriydi…
bu son sözümüz olsun varsın, tamam dedik, bitsin, söz verelim peki, orta mescid kıraathanesinin, ikramı kabul görmez bir fincan kahvesinin hatırsızlığına…
peki ve bir peki daha, öyle duruyorum karşında, tamamlanmamış bir sapak çayevi heykeli gibi, öyle duruyorum, taş kesilmiş bir taş bağırlı gibi,
bir martı leş niyetine didikliyor kalbimi ve goncalarındaki hakikate aklımın ermediği, bir gül bahçesi soluyordu sanki kalbimde…
ve işittik, /tamam mı dedi, gaiplerden bir sesti, duyduk;
sol yanım liğme liğme, alıp bir morg masasının üstüne attım öylece attım solumu; soluğumu, rayından fırlamış bir tren kadar şaşkındım, etrafa saçılan eşyalar gibi, anlamsız… içimin çatlağından sızan korku, aklımın tavanından yüreğime damlıyor; küfff kokusu, nem kokusu, ölülü masada sol yanım, zuhûratın tâbisi tel örgümüzdeki, parçalarımı topluyorum… bir martının gözlerini oyup, çıkmış gözlerinin yuvalarına, iki okyanus bilye yerleştiriyorum, öylece…
bir kardan adama havuçtan burun yapar gibi, musafahasız, böyle hazin, noksan ve tamamlanmamış, tek kelime edemezken sükûtuna, ve o buz gibi masada, sol yanım ezik bir gül gibi ağlarken, böylece…
böylece son bulmalı, zincirlikuyunun asrî kokusu ve karacaahmetin derviş gülüşü, ah
oruç sevenlerin sahurunda, yüz seksen derecelik görüş açılı bir lojmanın minimalist balkonundan, imsak ahirinde; vaktin o derin mavi karanlığı içinde, sakıncalı ve kuduz köpekler kadar tehlikeli uyku bölünmüşlüğüyle dinlenen, gaflet mahmurlarının cılız ve gelişigüzel makamlı seslerine kalmış, sabâya hasret bir ezan kadar, buruk ve bağrı yufkalanmıştı gayrı gardaş içimin, ah
kozmik oda sırlı muhabbetinin yokluğundan, çilehanesi yekpare dünya olmuş bir çileye müebbeden girmiş bir sûfî, ne yana baksa, hatta gözleri yumulu, bakmasa da hiçbir yana, aşktan gayrı ne görebilir...
tepeden tırnağa aşk olmuş bir aşka aşığı, kim aşktan yana sınayabilir…
aşka gönül koyan aşık, derya içinde suya küsmüş bir b/alık gibi şaşkın; aşktan, yine aşka varmaktan gayrı, ne yana gidebilir… sır olmak ve asırlarca suskun kalmanın ötesinde, ne yana… iki bilemedin üç günlük, güzel ve nurlu ve derin olan bir hayatı sürmek için, ömrümdeki iki kandilin sönmesinden yana mı teklifin bana ey aşk… bunca hazin, bunca garip olmasaydı duruşun keşke, ve kapıların bu kadar sürgülü…, ah
o puslu ve kıyama hasret meydanı sarmıştı yedi yönden muhabbet, ne akrep ne de yelkovanın, nerelerde gezdiğini bilmiyordum, dijital çağın saatleriniyse zaten sallamıyordum, ki sarkaçsızdılar…
tavırlı; pek çalımlıydım, gökte ararken yerde bulmuşlar kadar… bir elmanın iki yarısı olamadıysa da yankılarımız, /tekbir/ sadalı bir mahrem çağrının içine sığıyorduk omuz omuza,
dağlar ardında ve haftaları kovalayan haftalarda da, kesintisiz irtibatta kaldık, beraberdik bu meyanda, ayrılmadık; bazı türküler ve allahın şarkısı ilahiler dışında, gönülden anlaştık…
yürüdüğüm sapa yolları örten ve uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı, çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları, henüz güze boyun eğmiş değilken iyi kalpli eylülde, çıksam da baksam yâren; şu hurma endamlı çınarın, zarif yaprakları arasında mısın ki… yâr ile hemdem iken, âyârın verdiği eziyete, katlanmaktır aşk…, usulca avuçlarından öpmek, hafifçe koklamaktır ayrılığı ve sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri… gamsız bakmak hiçbir yere ve her yere muhabbet serpmektir,
hz.muhammed efendimizin hicretinin ardından geçmiş bin dört yüz küsur yılın, sene başı muharrem hilâlinden, yirmi beş akşam geçmişken ve keza, hz.isa peygamberin de, buna beş yüz bilmem ne yıl ilaveli senesi, kaç gün olacağı istikrarsız ayının, yirmi dördüncü günü, günlerden cumaydı; yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum, kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım… ki o an ölmenin hemen öncesiydi, ah
bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu; sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında, uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim, elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi, çelik çomaktan bıkkınken ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin, talihsizliğine içerlemiş ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da, yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda dar boğaza saplanmışken, yine, yap/boz/yap memleket haritasında yerini bulamadığım uşak kayıpken, bir insan anatomisindeki iç organların yeri bile, gözü kapalı bulunabiliyordu hayatta sanki artık, tekrar, tekrar ve tekrardan…
belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum, tuzlu kocaman gözlerimle ve atlı karınca döndükçe, hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,
belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum, yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında; zaman, pastasını bir kez daha keserken…
derken gök; matem giysisini geçirip üstüne, tülden siyah örtüsüyle, sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden ve üfledi mumu…
bir dilek panayıra düştü, belki de yine bir düştü, kaybolmuş bir çocuktum belki kendi karanlık ormanımda ve yağmur kokusu avuç içlerimde, alnı buz gibi bir çocuk…
bir kerametli ve ismiyle müsemma kalbi gördü, o panayırda kaybolmuş çocuk ve gömüldü yürek boşluğuna uysal kalbinin kuş tüyleri… korku tünelindeki gürültü, içimden hızla geçerken, aralık kapılar bırakıyordu ve hep o; aralık kapılardan süzüldü o/nun ol tecellisi, her seferinde açık kalan o kapılardan…
haylaz bir çocuk gibi, sak/lan/baç zamanı derdi; - çık ortaya…
tebessümü ılık taze süt kokusu, yüzünde iki mürdüm eriği, elma yanağında yıldız izi; parıl parıl parıldaya koşardım ona, panayırda kardeşini bulmuş çocuk gibi, ah
istemekle başlasa da her şey, muhabbetten yana baht açıklığı ekseriya istem dışıdır, istemekle hasıl olmaz…
yetim büyümüş bir çocuğun; kaf dağının sarp yollarından başkası olmayan, gençlik çağından arta kalan incitilmiş, yaralı; ve kursağında düğüm düğüm umutları, ömrünün sırlarıdır…
nihayet; ızdıraplı, tedaviye cevap vermeyeceği bilinen bir bitkinlikte, şifa aranan ve çilelerle hem hal geçen, olgunluk ıssızlığındaki, buruk ve gücenik gülümsemeler deminin, yüzü maskelediği son dönemecin, ve kendinde ancak, nefeslerini sürdürebilmeye derman bulan halinin, yalnızca; insanların gözlerinin derinliğine bakabilecek kadar, temiz yüreklilerce farkına varılabilecek, gurebalıkta, kendine kapanık ama yedi kat semaya açık gönüllü ve hayatın kırık kanatları sırtında, sendeleyip duran, yıkılmamak için, umut bağlayıp tutunduğu avuntuların, bir bir çözülüp dağıldığı, kör karanlıkta kalmış haline dahi yanmaktan menkul, pusulası kayıp, bir can…
ve aşk; merhametinden sevgiye büründü zamanla, ardında bin bir renk cümbüşü ve solar döngü izi bırakarak yadigâr…
çileyi ve hasreti sevgiye emanet edip, cellat olmak yerine hayata, hayat verdi bir fakir cömertliğiyle, ölmüşlüğünden habersiz dirilere…
barıştı aşk küslükleriyle, taşkınlıkların yerini aldı delişmen duyuşlar, kıyametleri koparan uğultusuyla, arsız dünyanın bütün inlerine kadar çağlarken, bir duru dağ çeşmesi olup, hayata karışmak istedi ve bilirsin işte sonrasında, zakîrle/şakîrin halini… yaralı insanlar hemen tanır birbirini bilirsin, kabuklara aşina kabukları zira, püskül püskül saçaklarını bulutlar arasında yolan, bir uçurtmayım bugün gece/de yine ve o garipliği bilinmez gûrebadanım…
kanıyorum heceleyerek adını, süklüm püklüm saklanıyor yalandan tebessüm yüzümün gergefine, rengi turuncuya çalan gül nakışlı ilk muhabbet ikramını, kitliyorum birbirine kirpiklerimde sımsıkı..., hem kaçamak bir gülüşüm ve hem ağlıyor yastığımda bir külçe, kesik kesik ve yutkunarak; hıç/kırık/sız…
belki, yalnız bir sokak lambasıyım, ve acizim aydınlatmaktan karanlığımı; belki, başı olmayan bir duvarım ve illegal asılmış afişleri söküyorum üzerimden… diyorum ya, alnını duvara dayamış, yalnız bir sokak lambasıyım belki, ah
bir körpenin peçeli yüzü kadar saklı bir hüzünle, dikine dikine gidiyorum yüreğimin ve çağın çöplük kalbine tahammül harcım değil, gel gör ki; hale bakar mısın dediğim şu hale isyana ve ayaklanmaya hazırlıklaraysa dermansızım… ama işte düşüyor umutvar bir gül yaprağı daha ılık bir mevsime akisler çizerek, ah
tutucu
ki tutucu bir adamım ben çok doğru,
bir yol tuttu mu;
geriye çevrilmem öyle kolay kolay,
ama yalnız,
geri çevrilmenin muhabbete gitmek,
anlamına geldiğine inanırsam,
yön tanımaz olurum ve kararır gözlerim,
evet;
çizgisi orta yerde,
bağnazıyım gerçek hayatın…
peki şimdi söyle güzel kardeşim,
tam olarak sen neredesin,
bak kaç ömürdür buradayım,
bu denizin karşısında…
ve ne kadar zaman oldu,
yine hiçliğimle bekliyorum,
kıpırdamadan, eylemsiz seni,
intiharı seçmiş bir balina kadar ölü,
kıyıya vurmuş ve cansız…
deryadayım…
tam karşısında,
kıpırtısızlığını delecek ilk dalgayı yakalamak için,
gözlerimi kırpmadan bekliyorum,
kafamı kaldırıp bir an göğe baksam,
yine orada kim olsa bilir,
o şımarık, tembel ve inatçı bulut…
sahi şu içi geçmiş dünyanın tepesindeki
bulutlar renk değişmez mi hiç,
hep o puslu gri,
/kaç gündür aralıksız yağan rahmetten/
bir iç ses daha evet,
sıkılmaz mı hiç bu inatçı bulut çakılı kalmaktan,
ve hep aynı hoşnutlukta…
renklerden gri, gri, gri,
kaç fitten bana bakar sorsan,
/hey;
hep maviyi bekleyen,
/çekil aşağımdan;
ki deniz suyu,
köpük,
bulanık burnumun ucu…
ah
derviş
hoşçakal ve benden uzak,
mülevveslerin kalbinde emmare nefsim,
yine de hoşt çakal demiyorum, ve görüyorsun;
ne denli inceldiği yerden bağlandığımı edebe ya hû…
elbette samanyolu galaksisine savrulan
kahve çekirdeği kokusuydu hasret,
ve sen; her daim smokinli,
paytak paytak yürüyen bir penguendin,
ya ben, bir yekpare orman çıtırtılarının ürpertisi…
benliğiyle efsunkâr o karaca nazarına bakamazken,
yan yana fakat karşı karşıyaydık
ve aynı yöne bakarken,
o gece gündüz açık esnaf lokantasında,
sabah çorbalarımızın buharı,
birbirine karmaşıyordu…
ah
aşk;
yüreklerimizin buzulunda,
kızakla kayan bir çocuğun,
hırkasına sakladığı çekiç ile kırmasıydı buzu…
ve kulaç attık farklı iklimlerin soğuğuna ve
şimdi titriyoruz tir\tir, ayrılık deyince,
ki ayrılık,
yüzümün atlasına sinen,
çam kokusu ile,
kar tebessümleriydi…
bu son sözümüz olsun varsın,
tamam dedik, bitsin, söz verelim peki,
orta mescid kıraathanesinin,
ikramı kabul görmez bir fincan kahvesinin hatırsızlığına…
peki ve bir peki daha,
öyle duruyorum karşında,
tamamlanmamış bir sapak çayevi heykeli gibi,
öyle duruyorum,
taş kesilmiş bir taş bağırlı gibi,
bir martı leş niyetine didikliyor kalbimi ve
goncalarındaki hakikate aklımın ermediği,
bir gül bahçesi soluyordu sanki kalbimde…
ve işittik,
/tamam mı
dedi, gaiplerden bir sesti,
duyduk;
sol yanım liğme liğme,
alıp bir morg masasının üstüne attım
öylece attım solumu; soluğumu,
rayından fırlamış bir tren kadar
şaşkındım, etrafa saçılan eşyalar gibi,
anlamsız…
içimin çatlağından sızan korku,
aklımın tavanından yüreğime damlıyor;
küfff kokusu,
nem kokusu,
ölülü masada sol yanım,
zuhûratın tâbisi tel örgümüzdeki,
parçalarımı topluyorum…
bir martının gözlerini oyup,
çıkmış gözlerinin yuvalarına,
iki okyanus bilye yerleştiriyorum,
öylece…
bir kardan adama havuçtan burun yapar gibi,
musafahasız,
böyle hazin, noksan ve tamamlanmamış,
tek kelime edemezken sükûtuna,
ve o buz gibi masada,
sol yanım ezik bir gül gibi ağlarken,
böylece…
böylece son bulmalı,
zincirlikuyunun asrî kokusu ve
karacaahmetin derviş gülüşü,
ah
teklif
oruç sevenlerin sahurunda,
yüz seksen derecelik görüş açılı
bir lojmanın minimalist balkonundan,
imsak ahirinde;
vaktin o derin mavi karanlığı içinde,
sakıncalı ve kuduz köpekler kadar tehlikeli
uyku bölünmüşlüğüyle dinlenen,
gaflet mahmurlarının cılız ve
gelişigüzel makamlı seslerine kalmış,
sabâya hasret bir ezan kadar,
buruk
ve bağrı yufkalanmıştı gayrı gardaş içimin,
ah
kozmik oda sırlı muhabbetinin yokluğundan,
çilehanesi yekpare dünya olmuş bir çileye
müebbeden girmiş bir sûfî,
ne yana baksa,
hatta gözleri yumulu,
bakmasa da hiçbir yana,
aşktan gayrı ne görebilir...
tepeden tırnağa aşk olmuş bir aşka aşığı,
kim aşktan yana sınayabilir…
aşka gönül koyan aşık,
derya içinde suya küsmüş bir b/alık gibi şaşkın;
aşktan, yine aşka varmaktan gayrı,
ne yana gidebilir…
sır olmak ve asırlarca suskun kalmanın ötesinde,
ne yana…
iki bilemedin üç günlük,
güzel ve nurlu ve derin olan bir hayatı sürmek için,
ömrümdeki iki kandilin sönmesinden yana mı teklifin
bana ey aşk…
bunca hazin,
bunca garip olmasaydı duruşun keşke,
ve kapıların bu kadar sürgülü…,
ah
panayır
asırlar önce başıma gelmiş gibiydi,
/herşeyliğin…
o puslu ve kıyama hasret meydanı
sarmıştı yedi yönden muhabbet,
ne akrep ne de yelkovanın,
nerelerde gezdiğini bilmiyordum,
dijital çağın saatleriniyse zaten sallamıyordum,
ki sarkaçsızdılar…
tavırlı; pek çalımlıydım,
gökte ararken yerde bulmuşlar kadar…
bir elmanın iki yarısı olamadıysa da yankılarımız,
/tekbir/ sadalı bir mahrem çağrının
içine sığıyorduk omuz omuza,
dağlar ardında ve
haftaları kovalayan haftalarda da,
kesintisiz irtibatta kaldık,
beraberdik bu meyanda, ayrılmadık;
bazı türküler ve allahın şarkısı ilahiler dışında,
gönülden anlaştık…
yürüdüğüm sapa yolları örten ve
uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı,
çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları,
henüz güze boyun eğmiş değilken
iyi kalpli eylülde,
çıksam da baksam yâren;
şu hurma endamlı çınarın,
zarif yaprakları arasında mısın ki…
yâr ile hemdem iken,
âyârın verdiği eziyete,
katlanmaktır aşk…,
usulca avuçlarından öpmek,
hafifçe koklamaktır ayrılığı ve
sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri…
gamsız bakmak hiçbir yere
ve her yere muhabbet serpmektir,
hz.muhammed efendimizin hicretinin
ardından geçmiş bin dört yüz küsur yılın,
sene başı muharrem hilâlinden,
yirmi beş akşam geçmişken ve keza,
hz.isa peygamberin de,
buna beş yüz bilmem ne yıl ilaveli senesi,
kaç gün olacağı istikrarsız ayının,
yirmi dördüncü günü, günlerden cumaydı;
yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi
ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum,
kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım…
ki o an ölmenin hemen öncesiydi,
ah
bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu;
sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında,
uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim,
elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi,
çelik çomaktan bıkkınken
ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin,
talihsizliğine içerlemiş
ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da,
yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda
dar boğaza saplanmışken,
yine,
yap/boz/yap memleket haritasında
yerini bulamadığım uşak kayıpken,
bir insan anatomisindeki iç organların yeri bile,
gözü kapalı bulunabiliyordu hayatta sanki artık,
tekrar, tekrar ve tekrardan…
belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum,
tuzlu kocaman gözlerimle ve
atlı karınca döndükçe,
hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,
belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum,
yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında;
zaman, pastasını bir kez daha keserken…
derken gök;
matem giysisini geçirip üstüne,
tülden siyah örtüsüyle,
sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden
ve üfledi mumu…
bir dilek panayıra düştü,
belki de yine bir düştü,
kaybolmuş bir çocuktum belki
kendi karanlık ormanımda
ve yağmur kokusu avuç içlerimde,
alnı buz gibi bir çocuk…
bir kerametli ve ismiyle müsemma kalbi gördü,
o panayırda kaybolmuş çocuk ve
gömüldü yürek boşluğuna
uysal kalbinin kuş tüyleri…
korku tünelindeki gürültü,
içimden hızla geçerken,
aralık kapılar bırakıyordu
ve hep o;
aralık kapılardan süzüldü
o/nun ol tecellisi,
her seferinde açık kalan o kapılardan…
haylaz bir çocuk gibi,
sak/lan/baç zamanı derdi;
- çık ortaya…
tebessümü ılık taze süt kokusu,
yüzünde iki mürdüm eriği,
elma yanağında yıldız izi;
parıl parıl parıldaya koşardım ona,
panayırda kardeşini bulmuş çocuk gibi,
ah
yetim
istemekle başlasa da her şey,
muhabbetten yana baht açıklığı ekseriya istem dışıdır,
istemekle hasıl olmaz…
yetim büyümüş bir çocuğun;
kaf dağının sarp yollarından başkası olmayan,
gençlik çağından arta kalan incitilmiş,
yaralı; ve kursağında düğüm düğüm umutları,
ömrünün sırlarıdır…
nihayet;
ızdıraplı, tedaviye cevap vermeyeceği bilinen bir bitkinlikte,
şifa aranan ve çilelerle hem hal geçen,
olgunluk ıssızlığındaki,
buruk ve gücenik gülümsemeler deminin,
yüzü maskelediği son dönemecin,
ve kendinde ancak, nefeslerini sürdürebilmeye
derman bulan halinin,
yalnızca;
insanların gözlerinin derinliğine bakabilecek kadar,
temiz yüreklilerce farkına varılabilecek,
gurebalıkta, kendine kapanık ama yedi kat semaya açık gönüllü
ve hayatın kırık kanatları sırtında,
sendeleyip duran, yıkılmamak için,
umut bağlayıp tutunduğu avuntuların,
bir bir çözülüp dağıldığı,
kör karanlıkta kalmış haline dahi
yanmaktan menkul, pusulası kayıp,
bir can…
akis
ve aşk; merhametinden sevgiye büründü zamanla,
ardında bin bir renk cümbüşü ve
solar döngü izi bırakarak yadigâr…
çileyi ve hasreti sevgiye emanet edip,
cellat olmak yerine hayata,
hayat verdi bir fakir cömertliğiyle,
ölmüşlüğünden habersiz dirilere…
barıştı aşk küslükleriyle,
taşkınlıkların yerini aldı delişmen duyuşlar,
kıyametleri koparan uğultusuyla,
arsız dünyanın bütün inlerine kadar çağlarken,
bir duru dağ çeşmesi olup, hayata karışmak istedi ve
bilirsin işte sonrasında, zakîrle/şakîrin halini…
yaralı insanlar hemen tanır birbirini bilirsin,
kabuklara aşina kabukları zira,
püskül püskül saçaklarını bulutlar arasında yolan,
bir uçurtmayım bugün gece/de yine
ve o garipliği bilinmez gûrebadanım…
kanıyorum heceleyerek adını,
süklüm püklüm saklanıyor yalandan tebessüm
yüzümün gergefine,
rengi turuncuya çalan gül nakışlı
ilk muhabbet ikramını,
kitliyorum birbirine kirpiklerimde sımsıkı...,
hem kaçamak bir gülüşüm ve hem ağlıyor yastığımda bir külçe,
kesik kesik ve yutkunarak;
hıç/kırık/sız…
belki, yalnız bir sokak lambasıyım,
ve acizim aydınlatmaktan karanlığımı;
belki, başı olmayan bir duvarım ve
illegal asılmış afişleri söküyorum üzerimden…
diyorum ya, alnını duvara dayamış,
yalnız bir sokak lambasıyım belki,
ah
bir körpenin peçeli yüzü kadar saklı bir hüzünle,
dikine dikine gidiyorum yüreğimin
ve çağın çöplük kalbine tahammül harcım değil,
gel gör ki;
hale bakar mısın dediğim şu hale isyana ve
ayaklanmaya hazırlıklaraysa dermansızım…
ama işte düşüyor umutvar bir gül yaprağı daha
ılık bir mevsime akisler çizerek,
ah