Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Tuna Kıpçak
Tuna Kıpçak

hangi yeryüzü gökyüzüne bakmaz; ve sanılıyor mu ki, gökyüzü de yeryüzüne meftun değildir... manası; allah matematik olarak da inkar edilemez...

  • bela okumak12.04.2026 - 08:27

  • Şeyh Şamil12.04.2026 - 08:22

  • telif ve teklif etmek12.04.2026 - 08:21

    teklif

    oruç sevenlerin sahurunda,
    yüz seksen derecelik görüş açılı
    bir lojmanın minimalist balkonundan,
    imsak ahirinde;
    vaktin o derin mavi karanlığı içinde,
    sakıncalı ve kuduz köpekler kadar tehlikeli
    uyku bölünmüşlüğüyle dinlenen,
    gaflet mahmurlarının cılız ve
    gelişigüzel makamlı seslerine kalmış,
    sabâya hasret bir ezan kadar,
    buruk
    ve bağrı yufkalanmıştı gayrı gardaş içimin,
    ah

    kozmik oda sırlı muhabbetinin yokluğundan,
    çilehanesi yekpare dünya olmuş bir çileye
    müebbeden girmiş bir sûfî,
    ne yana baksa,
    hatta gözleri yumulu,
    bakmasa da hiçbir yana,
    aşktan gayrı ne görebilir...

    tepeden tırnağa aşk olmuş bir aşka aşığı,
    kim aşktan yana sınayabilir…

    aşka gönül koyan aşık,
    derya içinde suya küsmüş bir b/alık gibi şaşkın;
    aşktan, yine aşka varmaktan gayrı,
    ne yana gidebilir…
    sır olmak ve asırlarca suskun kalmanın ötesinde,
    ne yana…
    iki bilemedin üç günlük,
    güzel ve nurlu ve derin olan bir hayatı sürmek için,
    ömrümdeki iki kandilin sönmesinden yana mı teklifin
    bana ey aşk…
    bunca hazin,
    bunca garip olmasaydı duruşun keşke,
    ve kapıların bu kadar sürgülü…,
    ah

  • kara cuma12.04.2026 - 08:17

    panayır

    asırlar önce başıma gelmiş gibiydi,
    /herşeyliğin…

    o puslu ve kıyama hasret meydanı
    sarmıştı yedi yönden muhabbet,
    ne akrep ne de yelkovanın,
    nerelerde gezdiğini bilmiyordum,
    dijital çağın saatleriniyse zaten sallamıyordum,
    ki sarkaçsızdılar…

    tavırlı; pek çalımlıydım,
    gökte ararken yerde bulmuşlar kadar…
    bir elmanın iki yarısı olamadıysa da yankılarımız,
    /tekbir/ sadalı bir mahrem çağrının
    içine sığıyorduk omuz omuza,

    dağlar ardında ve
    haftaları kovalayan haftalarda da,
    kesintisiz irtibatta kaldık,
    beraberdik bu meyanda, ayrılmadık;
    bazı türküler ve allahın şarkısı ilahiler dışında,
    gönülden anlaştık…

    yürüdüğüm sapa yolları örten ve
    uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı,
    çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları,
    henüz güze boyun eğmiş değilken
    iyi kalpli eylülde,
    çıksam da baksam yâren;
    şu hurma endamlı çınarın,
    zarif yaprakları arasında mısın ki…
    yâr ile hemdem iken,
    âyârın verdiği eziyete,
    katlanmaktır aşk…,
    usulca avuçlarından öpmek,
    hafifçe koklamaktır ayrılığı ve
    sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri…
    gamsız bakmak hiçbir yere
    ve her yere muhabbet serpmektir,

    hz.muhammed efendimizin hicretinin
    ardından geçmiş bin dört yüz küsur yılın,
    sene başı muharrem hilâlinden,
    yirmi beş akşam geçmişken ve keza,
    hz.isa peygamberin de,
    buna beş yüz bilmem ne yıl ilaveli senesi,
    kaç gün olacağı istikrarsız ayının,
    yirmi dördüncü günü, günlerden cumaydı;
    yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi
    ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum,
    kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım…
    ki o an ölmenin hemen öncesiydi,
    ah

    bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu;
    sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında,
    uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim,
    elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi,
    çelik çomaktan bıkkınken
    ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin,
    talihsizliğine içerlemiş
    ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da,
    yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda
    dar boğaza saplanmışken,
    yine,
    yap/boz/yap memleket haritasında
    yerini bulamadığım uşak kayıpken,
    bir insan anatomisindeki iç organların yeri bile,
    gözü kapalı bulunabiliyordu hayatta sanki artık,
    tekrar, tekrar ve tekrardan…

    belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum,
    tuzlu kocaman gözlerimle ve
    atlı karınca döndükçe,
    hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,

    belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum,
    yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında;
    zaman, pastasını bir kez daha keserken…

    derken gök;
    matem giysisini geçirip üstüne,
    tülden siyah örtüsüyle,
    sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden
    ve üfledi mumu…

    bir dilek panayıra düştü,
    belki de yine bir düştü,
    kaybolmuş bir çocuktum belki
    kendi karanlık ormanımda
    ve yağmur kokusu avuç içlerimde,
    alnı buz gibi bir çocuk…

    bir kerametli ve ismiyle müsemma kalbi gördü,
    o panayırda kaybolmuş çocuk ve
    gömüldü yürek boşluğuna
    uysal kalbinin kuş tüyleri…
    korku tünelindeki gürültü,
    içimden hızla geçerken,
    aralık kapılar bırakıyordu
    ve hep o;
    aralık kapılardan süzüldü
    o/nun ol tecellisi,
    her seferinde açık kalan o kapılardan…

    haylaz bir çocuk gibi,
    sak/lan/baç zamanı derdi;
    - çık ortaya…

    tebessümü ılık taze süt kokusu,
    yüzünde iki mürdüm eriği,
    elma yanağında yıldız izi;
    parıl parıl parıldaya koşardım ona,
    panayırda kardeşini bulmuş çocuk gibi,
    ah

  • canımın içi12.04.2026 - 05:15

    yetim

    istemekle başlasa da her şey,
    muhabbetten yana baht açıklığı ekseriya istem dışıdır,
    istemekle hasıl olmaz…

    yetim büyümüş bir çocuğun;
    kaf dağının sarp yollarından başkası olmayan,
    gençlik çağından arta kalan incitilmiş,
    yaralı; ve kursağında düğüm düğüm umutları,
    ömrünün sırlarıdır…

    nihayet;
    ızdıraplı, tedaviye cevap vermeyeceği bilinen bir bitkinlikte,
    şifa aranan ve çilelerle hem hal geçen,
    olgunluk ıssızlığındaki,
    buruk ve gücenik gülümsemeler deminin,
    yüzü maskelediği son dönemecin,
    ve kendinde ancak, nefeslerini sürdürebilmeye
    derman bulan halinin,
    yalnızca;
    insanların gözlerinin derinliğine bakabilecek kadar,
    temiz yüreklilerce farkına varılabilecek,
    gurebalıkta, kendine kapanık ama yedi kat semaya açık gönüllü
    ve hayatın kırık kanatları sırtında,
    sendeleyip duran, yıkılmamak için,
    umut bağlayıp tutunduğu avuntuların,
    bir bir çözülüp dağıldığı,
    kör karanlıkta kalmış haline dahi
    yanmaktan menkul, pusulası kayıp,
    bir can…

  • nurhak12.04.2026 - 05:08

  • düşen bir yaprak görürsen12.04.2026 - 05:06

    akis

    ve aşk; merhametinden sevgiye büründü zamanla,
    ardında bin bir renk cümbüşü ve
    solar döngü izi bırakarak yadigâr…

    çileyi ve hasreti sevgiye emanet edip,
    cellat olmak yerine hayata,
    hayat verdi bir fakir cömertliğiyle,
    ölmüşlüğünden habersiz dirilere…

    barıştı aşk küslükleriyle,
    taşkınlıkların yerini aldı delişmen duyuşlar,
    kıyametleri koparan uğultusuyla,
    arsız dünyanın bütün inlerine kadar çağlarken,
    bir duru dağ çeşmesi olup, hayata karışmak istedi ve
    bilirsin işte sonrasında, zakîrle/şakîrin halini…
    yaralı insanlar hemen tanır birbirini bilirsin,
    kabuklara aşina kabukları zira,
    püskül püskül saçaklarını bulutlar arasında yolan,
    bir uçurtmayım bugün gece/de yine
    ve o garipliği bilinmez gûrebadanım…

    kanıyorum heceleyerek adını,
    süklüm püklüm saklanıyor yalandan tebessüm
    yüzümün gergefine,
    rengi turuncuya çalan gül nakışlı
    ilk muhabbet ikramını,
    kitliyorum birbirine kirpiklerimde sımsıkı...,
    hem kaçamak bir gülüşüm ve hem ağlıyor yastığımda bir külçe,
    kesik kesik ve yutkunarak;
    hıç/kırık/sız…

    belki, yalnız bir sokak lambasıyım,
    ve acizim aydınlatmaktan karanlığımı;
    belki, başı olmayan bir duvarım ve
    illegal asılmış afişleri söküyorum üzerimden…
    diyorum ya, alnını duvara dayamış,
    yalnız bir sokak lambasıyım belki,
    ah

    bir körpenin peçeli yüzü kadar saklı bir hüzünle,
    dikine dikine gidiyorum yüreğimin
    ve çağın çöplük kalbine tahammül harcım değil,
    gel gör ki;
    hale bakar mısın dediğim şu hale isyana ve
    ayaklanmaya hazırlıklaraysa dermansızım…
    ama işte düşüyor umutvar bir gül yaprağı daha
    ılık bir mevsime akisler çizerek,
    ah

  • zahiren12.04.2026 - 04:57

    zahir

    soluk tebessümlü meczup sardunyalar
    kollarını sarkıtmış, pencerenden…

    mahcûp ve yeniden doğuş umutlu nazarım,
    arka bahçede güllere ikindi suyu veren
    muştulu ve desturlu haline ilişirken,
    balkonuna asıyorum utangaç gülümsemeler,
    evet sana bakıyorum; görmüyor gibisin
    ve bana bakıyorsun görmüyorum,
    ki gözlerim âmâ,

    öyle demirden bir tül var ki aramızda,
    yetmiyor gücüm, bertarafa,

    şehirler bir film şeridi gibi geçiyor,
    kilometrelerce aramızdan ve
    alnımızın ortasındaki yol çizgilerini saklıyoruz
    birbirimizden güya…
    suskunluk çizgileri/çizikleri,
    sakınılmış muhabbet mesafeleri
    ve tırnakları kesiliyor yollara,
    uzuyor saçları zamanın,
    boşluğa…
    ah

    ve uyku, telaşla fırlıyor yatağından,
    geç kalınmış ömürler gibi,
    takâtsiz tebessümler yüzümüzde
    ve bu kendimizden çektiğimiz,
    yok bir yokturluk sanatı o/nun zahir,
    ah

  • namus12.04.2026 - 04:40

  • Benim Hüzünlü Orospularım12.04.2026 - 04:39

    piç

    yeryüzüne indi aşk, bozulmasın bu akid;
    ki şimdi aşk sen bir piç misin,
    yetimhane avlusuna iri taneli yağmurlar yağıyor…
    mavi gözlü kızıl saçlı çilli çocuk,
    yastığından boncuklar topluyor,
    ah aşk,
    küçümsediler acımı,
    ölümler var, savaşlar, açlık ve
    nasıl üşüdüm bir bilsen, nasıl;
    yokluğunda...
    baktığın kalp içlerimde,
    dağ gölleri buz tutuyor,
    mevsim bir günde değişti ve
    hangi göç, kanatsız bir göğe yükselir…
    nasıl şaşkınım, nasıl;
    yaşlandım bir günde nazarlarında,
    azarlarında,
    alnı kırışık sevdamızın…
    ah balım ve ah zehir,
    yüreğimin petekleri siyanür dolu,
    gözyaşlarımın ak pınarlarına
    kirli sular karışıyor
    ve aşk inatla küllerini savuruyor
    kutsanmış topraklara,
    ah