Bugün bir karınca sürüsünü izledim uzun uzun. Bir lokmayı, sanki dünyayı taşıyormuş gibi ciddiyetle yuvalarına götürüyorlardı. Ne biri diğerinin önüne kırıyordu yolu, ne de “önce ben” telaşı vardı aralarında. Hepsi aynı hızda, aynı düzenin içinde gidip geliyordu.
Sonra insanları düşündüm… Market kasasında bir kişinin önüne geçince şampiyonluk kazanmış gibi sevinenleri, trafikte birkaç metre önde kalabilmek için öfkelenenleri, aile hekimliğinde " ben senden önce geldim" kavgalarını, Ne tuhaf. Koca hayatın içinde kimse kimseye yer vermiyor artık. Herkes aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyor ama insanlığını geride bırakarak.
Doğa bazen en büyük terbiyeyi, en küçük canlıyla veriyor insana. Biz koca aklımızla hâlâ paylaşmayı öğrenemezken, karıncalar küçücük bedenleriyle bir düzenin, bir sabrın, bir birlikte yaşamanın dersini veriyor.
Teşekkür ederim Tanrım… yoluma çıkan her insanda, kimiyle kendimi, kimiyle suskunluğumu, kimiyle de sınırlarımı tanıdığım için.
Her karşılaşma biraz eksiltmiş gibi görünse de aslında bir çok şey ekledi içime; bazen sabır, bazen farkındalık, bazen de sadece bazı insanların neden “kalması gereken” değil de “geçmesi gereken” olduğunu öğreten o ince anlayışı…
Az önce antoloji sayfasında, “nedir” başlığına yorum yazmış birine denk geldim. Profilde yaş: 107 Son görülme: 2009
Bir insanın yokluğu, bazen iki küçük bilginin arasına ne sessiz sığıyor.
Sonra tuhaf bir şey oldu; bir anlığına hepimizin, internetin diplerinde unutulmuş küçük hayaletlere dönüşeceğini düşündüm. Şiirlerimiz burada kalacak belki… Bir zamanlar gecenin üçünde kırılarak yazdığımız cümleler, kimsenin uğramadığı sayfalarda kendi kendine yaşlanacak.
Ve bir gün; bizden habersiz binlerce yeni insan gelip geçecek aynı koridorlardan. Hiçbiri adımızı bilmeyecek. Hiçbiri hangi cümlenin ardından dağıldığımızı fark etmeyecek.
Şimdi bütün bunların ortasında, ekrana öylece bakıyorum… Sanki biraz önce yalnızca bir profil değil de, geleceğin sessiz bir provası çıktı karşıma.
Eskiden bir insan cesaretini toplayıp iki kelimeyle kalbini ortaya koyardı. “Benimle çıkar mısın?” cümlesi biraz heyecan, biraz utanç, biraz da samimiyet taşırdı. Şimdi herkes hislerini değil, ihtimalleri yokluyor.
Sanırım ben de biraz ilkbahar gibiyim bu ara… Ne tam içimi ısıtan bir ferahlık var üzerimde, ne de “üşüdüm” diyebilecek kadar net bir kış. İnsan bazen ruhunu hangi mevsime kaldıracağını bilemiyor. Ama yine de pencereyi aralık bırakıyor işte…
İlkbahardasındır… Öyle iki mevsimin tam ortasında kalmışsındır ki, ne üşümek sana tamamen yakışır ne de ferahlık. Yazlıkları çıkarsan erkendir; insan kendi hevesinden utanır biraz. Kışlıkları kaldırsan olmaz; sanki hayat, son bir soğuk yapıp seni terbiye edecekmiş gibi bekler köşede. Dolabın kapağını açarsın mesela; içerisi meteoroloji raporu gibi… Bir tarafta kalın kabanlar, “daha bitmedi” der bakışlarıyla. Öbür tarafta ince gömlekler, güneşe fazla güvenmiş insanların masumiyetiyle dizilmiştir.
Sen ikisinin arasında, neyi kaldırırsan pişman olacağını bilen o yorgun devlet memuru ciddiyetiyle bakarsın raflara.
O nedenle ilkbahar, mevsim değil de kararsızlığın şiir hâli biraz. Ne tamamen gitmeye cesaret eden bir kış, ne de gerçekten gelmiş bir yaz… Sadece arada kalmışlığın, hafif üşüten ama insanın yine de penceresini açmak istediği o tuhaf hâli.
Bugün bir karınca sürüsünü izledim uzun uzun.
Bir lokmayı, sanki dünyayı taşıyormuş gibi ciddiyetle yuvalarına götürüyorlardı.
Ne biri diğerinin önüne kırıyordu yolu,
ne de “önce ben” telaşı vardı aralarında.
Hepsi aynı hızda, aynı düzenin içinde gidip geliyordu.
Sonra insanları düşündüm…
Market kasasında bir kişinin önüne geçince şampiyonluk kazanmış gibi sevinenleri,
trafikte birkaç metre önde kalabilmek için öfkelenenleri,
aile hekimliğinde " ben senden önce geldim" kavgalarını,
Ne tuhaf.
Koca hayatın içinde kimse kimseye yer vermiyor artık.
Herkes aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyor ama
insanlığını geride bırakarak.
Doğa bazen en büyük terbiyeyi,
en küçük canlıyla veriyor insana.
Biz koca aklımızla hâlâ paylaşmayı öğrenemezken,
karıncalar küçücük bedenleriyle
bir düzenin, bir sabrın, bir birlikte yaşamanın
dersini veriyor.
Hiç gizlemedim adını.
Bazıları severken saklanır ya hani,
ben onu cümlelerimin en görünür yerine koydum.
Bir yere özlem desem, hep sesi karıştı içine.
Onu anlatmak biraz alışkanlık,
biraz da gururdu bende.
“Ben böyle sevdim” dedim herkese,
eksiltmeden, utanmadan, üstünü örtmeden…
Öyle ki;
beni bir gün tanıyan da bilir onu,
bir yıl yanımda kalan da.
Belki de farkında olmadan
onu dünyanın hafızasına emanet ettim.
Teşekkür ederim Tanrım…
yoluma çıkan her insanda,
kimiyle kendimi,
kimiyle suskunluğumu,
kimiyle de sınırlarımı tanıdığım için.
Her karşılaşma biraz eksiltmiş gibi görünse de
aslında bir çok şey ekledi içime;
bazen sabır, bazen farkındalık,
bazen de sadece bazı insanların neden “kalması gereken” değil de “geçmesi gereken” olduğunu öğreten o ince anlayışı…
Az önce antoloji sayfasında,
“nedir” başlığına yorum yazmış birine denk geldim.
Profilde yaş: 107
Son görülme: 2009
Bir insanın yokluğu, bazen iki küçük bilginin arasına ne sessiz sığıyor.
Sonra tuhaf bir şey oldu;
bir anlığına hepimizin, internetin diplerinde unutulmuş küçük hayaletlere dönüşeceğini düşündüm.
Şiirlerimiz burada kalacak belki…
Bir zamanlar gecenin üçünde kırılarak yazdığımız cümleler,
kimsenin uğramadığı sayfalarda kendi kendine yaşlanacak.
Ve bir gün;
bizden habersiz binlerce yeni insan gelip geçecek aynı koridorlardan.
Hiçbiri adımızı bilmeyecek.
Hiçbiri hangi cümlenin ardından dağıldığımızı fark etmeyecek.
Şimdi bütün bunların ortasında, ekrana öylece bakıyorum…
Sanki biraz önce yalnızca bir profil değil de, geleceğin sessiz bir provası çıktı karşıma.
Eskiden bir insan cesaretini toplayıp iki kelimeyle kalbini ortaya koyardı. “Benimle çıkar mısın?” cümlesi biraz heyecan, biraz utanç, biraz da samimiyet taşırdı.
Şimdi herkes hislerini değil, ihtimalleri yokluyor.
Bence herkes biraz kırık… sadece kimisi bunu estetik taşıyor.
Bazı insanlara fazla geldim,
bazılarına eksik.
Ve en çok,
kimsenin tam tarif edemediği yerde kaldım.
Herkes bir yere ait görünüyordu,
ben biraz geç kaldım o dağıtıma.
Şimdi hangi kalabalığa karışsam
içimde küçük bir “misafirlik” hissi var.
Sanırım ben de biraz ilkbahar gibiyim bu ara…
Ne tam içimi ısıtan bir ferahlık var üzerimde, ne de “üşüdüm” diyebilecek kadar net bir kış.
İnsan bazen ruhunu hangi mevsime kaldıracağını bilemiyor.
Ama yine de pencereyi aralık bırakıyor işte…
İlkbahardasındır…
Öyle iki mevsimin tam ortasında kalmışsındır ki,
ne üşümek sana tamamen yakışır ne de ferahlık.
Yazlıkları çıkarsan erkendir; insan kendi hevesinden utanır biraz.
Kışlıkları kaldırsan olmaz; sanki hayat, son bir soğuk yapıp seni terbiye edecekmiş gibi bekler köşede.
Dolabın kapağını açarsın mesela; içerisi meteoroloji raporu gibi…
Bir tarafta kalın kabanlar, “daha bitmedi” der bakışlarıyla.
Öbür tarafta ince gömlekler, güneşe fazla güvenmiş insanların masumiyetiyle dizilmiştir.
Sen ikisinin arasında, neyi kaldırırsan pişman olacağını bilen o yorgun devlet memuru ciddiyetiyle bakarsın raflara.
O nedenle ilkbahar,
mevsim değil de kararsızlığın şiir hâli biraz.
Ne tamamen gitmeye cesaret eden bir kış,
ne de gerçekten gelmiş bir yaz…
Sadece arada kalmışlığın,
hafif üşüten ama insanın yine de penceresini açmak istediği o tuhaf hâli.