Kendi kıymetini başkalarının terazisinde tartanlara öfke değil, merhamet gerekir." demiş yazar. Ben ise dönüp kendime baktım. Neden öfkenin yerine merhameti koymayı hiç düşünmedim? Üzerine uzun uzun düşüneceğim bir soru bıraktı bana. Haydi bakalım.. çık işin içinden..
" İyilik sana çok yakışıyor. " dedi. Bu söz, gelip içimde bir yere kondu. Çünkü insan, çoğu zaman yaptığı iyilikleri değil; eksik kaldığı yerleri biriktiriyor hafızasında.
Bir an düşündüm. Ne çok şey söylenir insana hayat boyunca... Kimi yüzüne dair, kimi aklına, kimi başarılarına.. O cümleden sonra uzun süre sustum.
Birinin kalbinde, sesinden önce iyiliğinin yankı bulması ne büyük lütuftu. Belki de insanın geride bıraktığı en kıymetli iz; kazandıkları, sahip oldukları ya da anlattıkları değildir. Belki de bir gün, birinin dilinde usulca yer bulan şu cümledir: "İyilik sana çok yakışıyor."
Bırak otobüste hareket hâlinde uyumayı, ben başka bir evde yatınca bile gece boyunca yatakla tanışma faslı yaşıyorum. Yastıkla aramızda güven problemi, çarşafla kültür farkı oluyor. Millet otobüsün fren sesinde uyuyor, ben kendi evimin dışında en küçük gıcırtıda mahalle bekçisi moduna geçiyorum. Yani otobüste uyumak ibenim için “özel yetenek” seviyesi.
Her 'dolma saracağım' dendiğinde içimdeki Türkçe öğretmeni sessizce bir köşede ağlıyor. Dolma doldurulur, sarma sarılır... Ben bu yükü daha ne kadar taşıyacağım?
yönünü kaybetmekten önce,
yön sahibi olduğunu sanma hâlidir.
İnsan bazen
kendi seçmediği sandığı yolların içinde
en çok kendisiyle karşılaşır.
Sonra aynaya bakar;
“Beni buraya hayat getirdi.” der.
Oysa hayat,
sadece açık bıraktığı bir kapının önünden geçirmiştir onu.
İçeri giren de,
çıkmayı unutan da kendisidir.
Oysa senden tek bir damla istemiştim
Sana kocaman bir deniz sunmak için
Şimdi gidiyorsun
Git...
Var gitme benden,
Bir şiir daha yazalım yaraya..
Bazı şiirler yıllara direnmez; yıllarla birlikte derinleşir.
Her dönüşte başka bir cümlesinde kendimizi bulduğumuz şiirlerdir eskimeyenler.
Aynı, Şükrü Erbaş'ın
ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI şiiri gibi.
Bir cümleme rastladım eskiden kalma ;
"..Hadi kalk yalnızlık oldu. Daha çok suskunluk var gezilecek.." demişim.
Aradan onca zaman geçmiş. Ben değişmişim belki ama o cümle, hâlâ aynı yerden bakıyor bana.
Kendi kıymetini başkalarının terazisinde tartanlara öfke değil, merhamet gerekir." demiş yazar.
Ben ise dönüp kendime baktım.
Neden öfkenin yerine merhameti koymayı hiç düşünmedim?
Üzerine uzun uzun düşüneceğim bir soru bıraktı bana. Haydi bakalım.. çık işin içinden..
.... kendimizden başka bir canın iyiliği için hayata yalvardığımızda doğuyordu insanlığımız.
-Azra Kohen-
" İyilik sana çok yakışıyor. " dedi.
Bu söz, gelip içimde bir yere kondu.
Çünkü insan, çoğu zaman yaptığı iyilikleri değil;
eksik kaldığı yerleri biriktiriyor hafızasında.
Bir an düşündüm.
Ne çok şey söylenir insana hayat boyunca...
Kimi yüzüne dair, kimi aklına, kimi başarılarına..
O cümleden sonra uzun süre sustum.
Birinin kalbinde, sesinden önce iyiliğinin yankı bulması ne büyük lütuftu.
Belki de insanın geride bıraktığı en kıymetli iz;
kazandıkları, sahip oldukları ya da anlattıkları değildir.
Belki de bir gün, birinin dilinde usulca yer bulan şu cümledir:
"İyilik sana çok yakışıyor."
Bırak otobüste hareket hâlinde uyumayı,
ben başka bir evde yatınca bile
gece boyunca yatakla tanışma faslı yaşıyorum.
Yastıkla aramızda güven problemi,
çarşafla kültür farkı oluyor.
Millet otobüsün fren sesinde uyuyor,
ben kendi evimin dışında en küçük gıcırtıda mahalle bekçisi moduna geçiyorum.
Yani otobüste uyumak ibenim için “özel yetenek” seviyesi.
Her 'dolma saracağım' dendiğinde
içimdeki Türkçe öğretmeni sessizce bir köşede ağlıyor.
Dolma doldurulur, sarma sarılır...
Ben bu yükü daha ne kadar taşıyacağım?