Her ne kadar münzevi bir yaradılışa sahip olsam da, bazen bir iki kişilik kalabalıkların içinde de yalnızlaşmak o kadar da zor olmaz heralde. Tut elimi bırakma..
Senin kelime tüccarın bütün gün başkalarının hayatındaki eksik kelimeleri buluyor, onlara gereken kelimeyi uzatıyor; ama kendi hayatının kelimesini hâlâ bulamıyor. Bu yüzden kendisine ayırdığı o boş raf var ya… belki de oraya en çok yakışacak kelime ‘anlam’ olurdu.
Haklısınız, belki de önce hangi dünyadan söz ettiğimizi sormak gerek. Dışımızdaki dünya hepimize ait; içimizde taşıdığımız dünya ise sadece bize… Ve sanırım insanı asıl biçimlendiren de o görünmeyen dünya.
Yol, iz, arayış, nefes… Hepsi birbirinden güçlü çağrışımlar taşıyor. Birini seçmek gerekiyordu “anlam” bana diğerlerinden biraz daha derin geldi. Çünkü belki de bütün yollar, bütün izler ve bütün arayışlar sonunda bir anlam bulma çabasına çıkıyor.
Ama asıl güzeli sorunun kendisiydi. Bazen cevaplardan çok, insanı düşünmeye davet eden sorular kıymetlidir. Güzel bir soruydu; üzerinde düşünmek ve cevap aramak bile ayrı bir keyif verdi. :))
Yakınlarda duyulan her ölüm,
bazen kendi içimizdeki eski bir yaraya dokunuyor; unuttuğumuzu sandığımız eksiklikleri yeniden hatırlatıyor.
Biliyorum ki senin o ince ruhun,
gidenleri mesafelerle ya da zamanla ayırmıyor.
Sen sevmeyi de, vefayı da yokluğun içinden bile sürdürebilenlerdensin.
Bazı insanlar yanımızda olmasa da kalbimizdeki yerleri hiç eksilmiyor.
Belki de asıl yaşatmak, tam da bunu unutmamakla mümkün oluyor.
Bir yerden sonra yol olmaktan çıkıyor.
İnsanın içine çöken eski bir şehir oluyor.
Saklı kalmış zamanlar,
toz tutmuş aynalarda bekleyen yüzler...
Ben yukarıyı ararken
aşağıda
bıraktığım enkazın hâlâ konuştuğunu duydum.
Bir avuç suskunluk,
cebimde kırılmış birkaç dua,
hafızasını kaybetmiş isimler...
Yürüdükçe hafifledim sandım.
Meğer üzerimden düşen şeyler
kendimden sandığım fazlalıklarmış.
Sonra göğe baktım.
Uzak değildi.
Sadece insanın kendine varabileceği kadar derindeydi.
Evrenin kullanma kılavuzunda ismimin yanına
“artık üretimi yoktur” yazmışlar.
Belki de haklısındır.
İnsan bazen bulamadığı şeyin peşinden gitmeyi, bulduğunda yaşayacağı değişime tercih ediyor.
Belki kelime tüccarının boş rafı,
eksik bir kelimeden çok ertelenmiş bir cesaretin yeridir..
Bunu sen elbet hisseder; devamı olduğu taktirde, yazarsın..
Her ne kadar münzevi bir yaradılışa sahip olsam da,
bazen bir iki kişilik kalabalıkların içinde de yalnızlaşmak
o kadar da zor olmaz heralde.
Tut elimi bırakma..
Ne zâhirdi ne bâtın
Ne müspetti ne menfi
Daha önce her şeyi yaşamamış mıydı insan?
Meyus gecelerin ardından güneşe uyanılmayacak mıydı?
Sonra dedim ki…
Belki de büyümek, yeni şeyler öğrenmekten çok eskiden inandığımız bazı şeylerin cenazesine sessizce katılmayı öğrenmektir.
Senin kelime tüccarın bütün gün başkalarının hayatındaki eksik kelimeleri buluyor, onlara gereken kelimeyi uzatıyor; ama kendi hayatının kelimesini hâlâ bulamıyor. Bu yüzden kendisine ayırdığı o boş raf var ya… belki de oraya en çok yakışacak kelime ‘anlam’ olurdu.
Haklısınız, belki de önce hangi dünyadan söz ettiğimizi sormak gerek.
Dışımızdaki dünya hepimize ait; içimizde taşıdığımız dünya ise sadece bize…
Ve sanırım insanı asıl biçimlendiren de o görünmeyen dünya.
Ben teşekkür ederim.. güzel sorunuz için.. :)
Yol, iz, arayış, nefes… Hepsi birbirinden güçlü çağrışımlar taşıyor. Birini seçmek gerekiyordu “anlam” bana diğerlerinden biraz daha derin geldi. Çünkü belki de bütün yollar, bütün izler ve bütün arayışlar sonunda bir anlam bulma çabasına çıkıyor.
Ama asıl güzeli sorunun kendisiydi. Bazen cevaplardan çok, insanı düşünmeye davet eden sorular kıymetlidir. Güzel bir soruydu; üzerinde düşünmek ve cevap aramak bile ayrı bir keyif verdi. :))