İnsan beyninin evrimsel süreçte büyüdüğü ve geliştiği doğrudur lakin son 20.000 yıldır insan beyninde bir tenis topu büyüklüğüne yakın bir oranda küçülme tespit edilmiştir. Tarım aborjinlerin yaşadığı Avustralya’ya çok daha geç gelmiştir ancak aynı küçülme onlarda da mevcuttur. (Bruce Hood-Evcilleşmiş beyin)
Anxiete günümüzde yaygındır. İlaçlar çoğu zaman işe yaramaz. Sebep ise dünya hayatının zorlukları olarak görülür. Kurtulmanın yolu ise ikiz kardeşiniz olan hiçlikle barışmaktır. İnsan kendini bir şey sanır. Bu yüzden ikiz kardeşinden nefret eder.
Az gelişmiş topluluklarda birey hiçbir zaman; ‘’Nasıl değer üretebilirim?’’ sorusunu sorabilecek seviyeye getirilemez. Zavallılık, sefalet adeta bir kısır döngü haline gelir. Birey kendini içinden çıkılmaz bir zindanda hisseder.
Koca bir arazim ve 300 atım olacak. Peki ya sonra? Zihnim alt üst olmuştu. Ve şöhret! Gogol’dan ya da Puşkin’den daha ünlü bir yazar olacaktım. Olacaktım da ne olacak? Bir şekilde cevap bulamıyordum. Ama cevap bulamamam yaşamımı zorlaştırıyordu. Üzerinde durduğum şeyin çökmüş olduğunu ve ayaklarımın altında hiçbir şeyin olmadığını hissediyordum. Üzerine hayatımı kurduğum şey artık yoktu ve ondan geriye hiçbir şey kalmamıştı. (Lev Tolstoy-İtiraflarım)
Homojenler arasındaki taklit kötüdür. İnsanın insanı taklit etmesi doğada olacak bir şey değildir. Taklit ancak heterojenler arasında kabul edilebilir. İnsan hayvanlardan bir şey öğrenebilir çünkü onlar insan değildir. İnsan insanı taklit ederse kendi aslını reddetmiş olur. İnsan benzerlerine, yani diğer insanlara benzersiz bir insan hakikati göstermelidir. Sadece ve sadece kendisine benzerlik taşıyan yeni bir varlık. (Jean Jack Rousseau-Emile)
Mario Levi'nin ''Madam Floridis dönmeytebilir.'' adlı güzel eserinin girişinde şu güzel satırlar beni pek etkiledi. Burada da paylaşmak istedim.
Bu kitap, her geçen gün biraz daha çok keşfedebildiğime inandığım, tarihimin bana verdikleriyle, anlamaya ve kendimi anlatmaya çalıştığım sevgili ikiz kızlarım Deniz ile Pınar’a ya da Pınar ile Deniz’e, dolmakalemlerime, kitaplarıma, plaklarıma ve o eski yalnızlık oyununda, yeni bir oda için sevdiğim, duygusal bekâretimi her seferinde farklı bir biçimde bozan sevgililerime, Van Gogh’un kulağına, bir düşünceye, dini, milliyeti ya da ideolojiyi bir maske gibi taşıyarak, hiçbir tartışmaya yer bırakmaksızın bağlanmanın sakıncalarını sezmiş tüm sakallılara ve uzun saçlılara, bağlandıkları dünya görüşü ne olursa olsun, inandıkları değerler adına hapse girmeyi, işkence görmeyi ya da bile bile kim vurduya gitmeyi göze alanlara, ölümü sanata tercih eden Jacques Rigaut’ya, Virginia Woolf’un son çakıltaşlarına, Stefan Zweig’ın bitmemiş, yeterince paylaşılamamış hasretine, Cesare Pavese’nin son akşamına, son otel odasına ve intihar etmiş tüm sanatçılara, çıkışsız bir içki sarhoşluğuna terk edilenlere, galaksilerin sonsuzluğundan küçük bir mutluluk duyabilenlere, Tezer Özlü’yle konuşamamalarıma, oncasına çok sevdiğim şarkılardan bir tanesini bile kendisiyle paylaşamayışıma, son nefeslerini, doğup büyüdükleri toprakların uzağında veren tüm zorunlu ve gönüllü sürgünlere, Paris’in öteki yüzünde bambaşka bir şiiri arayan Charles Baudelaire’e, Oğuz Atay’ın yolundan gitmeyi bir onur bilerek, bu topraklardaki ve yeryüzündeki tüm tutunamayanlara, çılgınlıkların, daha derin, daha anlamlı, daha yaralayıcı bir hayat adına, tasarıların ve planlamaların her türlüsüne yeğlenebileceğine yürekten inananlara, ya da tüm çabalarına karşın başka türlüsünü yapamayanlara, Mösyö Vahak’ın köpeğine, bir pencereye, bir suskunluk zamanında vurabilecek yağmur damlalarının, bir odun sobasındaki çıtırtıların ve bir kıyıdaki dalgaların sesine, o kıyıdaki taşlara ve deniz kabuklarına, bir labirent gezgini olarak Bilge Karasu’ya ve mental konfüzyondan mustarip kedisi Bıyık’a, bir hüzünler haritacısı olarak Sevim Burak’a, dillerinin yasaklanmasına dilleriyle direnenlere ve o dillerden daha güvenilir bir ülke inşa etmek isteyenlere, babasına o bir türlü gönderilememiş mektubu yazan Franz Kafka’ya, organik psikiyatriye karşı çıkan tüm varoluşçu psikiyatristlere ve psikologlara, Fenerbahçelilere, ne ararsan kendinde ara diyebilen tüm can dostlarıma, Struma’nın suskun yolcularına ve tüm soykırım kurbanlarına, Çehov’a ve kırgın kahramanlarına, Elias Canetti’ye ve sözcüklerdeki uzun yolculuğuna, bana hayata dair birçok ayrıntıyı görmeyi öğreten Haldun Taner’e, sık sık döndüğüm, her yaşımda farklı duygularla anladığım hikâye ustalarımdan Sait Faik’e, yaşadığım toprakların duygusunu daha iyi anlamamı sağlayan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, İvan Karamazov’a, Prens Mişkin’e ve insan ruhundaki o acılı yürüyüşü için Dostoyevski’ye, dürüstlüğü için Albert Camus’ye, çıkamadığı o yolculuk için Walter Benjamin’e, bendeki eskimeyen, kolay kolay tükenemeyecek şarkıları için Jacques Brel ve Léo Ferré’ye, kendisini her yerde yabancı hisseden Gustav Mahler’e, hoşgörünün bir aldatmaca olduğunu görenlere ve farklılıklara dayanamayanlara karşı sonuna kadar savaşmayı bir varoluş savaşı bilenlere, Nazi avcılarına, antişovenlere, antimilitaristlere, bir tatil gününde İstanbul’un içine çıkamayanlara, bir başkasında yeni olasılıklar adına yol almaya çalışanlara, Türkçe’yi sonuna kadar savunmak ve korumak isteyenlere, hayalleri ve bu hayalleri yüzünden bir hikâyesi olduğuna inananlara, gitmeyi ve terk etmeyi bilenlere, sevmenin ve bir aşkı korumanın büyük bir yetenek istediğini söyleyebilenlere, yaralı çocuklara, başkalıklardan ve başkalarının odalarından korkmayanlara, gerçek fahişelerin genelevlerin dışındaki evlerde yaşadığını görebilenlere, hayatıma farklı bir akış ve bakış kazandıran köpeğim Sanço’ya, bana yazmanın büyüsünü keşfettiren Saint-Michel Lisesi’ndeki Fransızca edebiyat ve felsefe öğretmenim Mösyö Pierre’e, şehrimin çoktan yitirdiğim denizine, evde pişen bir gül reçelinin kokusuna, dünyanın tüm oyuncaklarına, özellikle de elektrikli trenlerine, bu listeyi kendileri için uzatmak isteyeceklere ve azınlıkta kalmanın tüm yükünü omuzlarında taşıyanlara ithaf edilmiştir
Günlerce süren bir yağmurun ardından Pelayo adında bir adam evinin avlusunda çamura bulanmış yüzükoyun yatan bir ihtiyar bulur. Adamın arkasında kocaman, akbaba kanatlarına benzeyen asalak yosunlarla dolu sefil kanatlar var. Komşular gelip bu sefil yaratığın bir melek olduğuna karar verirler. İnsanların bu ilahi varlık karşısında diz çökmesi, ondan korkmaları falan gerekirdi. Onu saygıyla ağırlamak yerine sürükleyip tel örgülü kümese kapattılar. Meleği kümese atıp sonra da onu görmek isteyen kasabalılardan 5 cent giriş parası almaya başladılar. (Gabriel Garcia Marquez-İyi kalpli Erendira)
Hinduizm inancında Maya denilen kavram bir tür yanılsama anlamına gelir. Hinduizm inancında yaratılış ile gerçeklik arasında her daim aşılması gereken bir perde vardır. Bu perde maya, yani yanılsama perdesidir. Yanılsama perdesi zihni karıştırıp hakikate erişmeyi engeller. Bu perdenin oluşumunda zaman da etkilidir. Zamanın içinde kaybolmak hakikat yolundan çıkmaktır. İnsanı yanılgıya düşüren geçmişin, şimdinin ve geleceğin ayrı kalıplar olarak ele alınmasıdır. Arayıcı, herşeyin tek bir bütünlük içinde aktığını fark edince Samsara’nın döngüsünden kurtulur.
Kapitalizm her şeyi endüstriyel hale getirir, paketler ve satar. İnsan da dahil.
İnsanın orijinalliği, eylemlerinin öngörülememesinden kaynaklanır. Eylemleri öngörülebilen insanlar orijinalliklerini kaybetmiş kişilerdir. (Jürgen Habermas-Kamusallığın yapısal dönüşümü)
İnsan beyninin evrimsel süreçte büyüdüğü ve geliştiği doğrudur lakin son 20.000 yıldır insan beyninde bir tenis topu büyüklüğüne yakın bir oranda küçülme tespit edilmiştir. Tarım aborjinlerin yaşadığı Avustralya’ya çok daha geç gelmiştir ancak aynı küçülme onlarda da mevcuttur. (Bruce Hood-Evcilleşmiş beyin)
Anxiete günümüzde yaygındır. İlaçlar çoğu zaman işe yaramaz. Sebep ise dünya hayatının zorlukları olarak görülür. Kurtulmanın yolu ise ikiz kardeşiniz olan hiçlikle barışmaktır. İnsan kendini bir şey sanır. Bu yüzden ikiz kardeşinden nefret eder.
Az gelişmiş topluluklarda birey hiçbir zaman; ‘’Nasıl değer üretebilirim?’’ sorusunu sorabilecek seviyeye getirilemez. Zavallılık, sefalet adeta bir kısır döngü haline gelir. Birey kendini içinden çıkılmaz bir zindanda hisseder.
Koca bir arazim ve 300 atım olacak. Peki ya sonra? Zihnim alt üst olmuştu. Ve şöhret! Gogol’dan ya da Puşkin’den daha ünlü bir yazar olacaktım. Olacaktım da ne olacak? Bir şekilde cevap bulamıyordum. Ama cevap bulamamam yaşamımı zorlaştırıyordu. Üzerinde durduğum şeyin çökmüş olduğunu ve ayaklarımın altında hiçbir şeyin olmadığını hissediyordum. Üzerine hayatımı kurduğum şey artık yoktu ve ondan geriye hiçbir şey kalmamıştı. (Lev Tolstoy-İtiraflarım)
Homojenler arasındaki taklit kötüdür. İnsanın insanı taklit etmesi doğada olacak bir şey değildir. Taklit ancak heterojenler arasında kabul edilebilir. İnsan hayvanlardan bir şey öğrenebilir çünkü onlar insan değildir. İnsan insanı taklit ederse kendi aslını reddetmiş olur. İnsan benzerlerine, yani diğer insanlara benzersiz bir insan hakikati göstermelidir. Sadece ve sadece kendisine benzerlik taşıyan yeni bir varlık. (Jean Jack Rousseau-Emile)
Mario Levi'nin ''Madam Floridis dönmeytebilir.'' adlı güzel eserinin girişinde şu güzel satırlar beni pek etkiledi. Burada da paylaşmak istedim.
Bu kitap, her geçen gün biraz daha çok keşfedebildiğime inandığım, tarihimin bana verdikleriyle,
anlamaya ve kendimi anlatmaya çalıştığım sevgili ikiz kızlarım Deniz ile Pınar’a ya da Pınar ile
Deniz’e, dolmakalemlerime, kitaplarıma, plaklarıma ve o eski yalnızlık oyununda, yeni bir oda için
sevdiğim, duygusal bekâretimi her seferinde farklı bir biçimde bozan sevgililerime, Van Gogh’un
kulağına, bir düşünceye, dini, milliyeti ya da ideolojiyi bir maske gibi taşıyarak, hiçbir tartışmaya yer
bırakmaksızın bağlanmanın sakıncalarını sezmiş tüm sakallılara ve uzun saçlılara, bağlandıkları
dünya görüşü ne olursa olsun, inandıkları değerler adına hapse girmeyi, işkence görmeyi ya da bile
bile kim vurduya gitmeyi göze alanlara, ölümü sanata tercih eden Jacques Rigaut’ya, Virginia Woolf’un son çakıltaşlarına,
Stefan Zweig’ın bitmemiş, yeterince paylaşılamamış hasretine, Cesare Pavese’nin son akşamına, son
otel odasına ve intihar etmiş tüm sanatçılara, çıkışsız bir içki sarhoşluğuna terk edilenlere,
galaksilerin sonsuzluğundan küçük bir mutluluk duyabilenlere, Tezer Özlü’yle konuşamamalarıma,
oncasına çok sevdiğim şarkılardan bir tanesini bile kendisiyle paylaşamayışıma, son nefeslerini,
doğup büyüdükleri toprakların uzağında veren tüm zorunlu ve gönüllü sürgünlere, Paris’in öteki
yüzünde bambaşka bir şiiri arayan Charles Baudelaire’e, Oğuz Atay’ın yolundan gitmeyi bir onur
bilerek, bu topraklardaki ve yeryüzündeki tüm tutunamayanlara, çılgınlıkların, daha derin, daha
anlamlı, daha yaralayıcı bir hayat adına, tasarıların ve planlamaların her türlüsüne yeğlenebileceğine
yürekten inananlara, ya da tüm çabalarına karşın başka türlüsünü yapamayanlara, Mösyö Vahak’ın
köpeğine, bir pencereye, bir suskunluk zamanında vurabilecek yağmur damlalarının, bir odun
sobasındaki çıtırtıların ve bir kıyıdaki dalgaların sesine, o kıyıdaki taşlara ve deniz kabuklarına, bir
labirent gezgini olarak Bilge Karasu’ya ve mental konfüzyondan mustarip kedisi Bıyık’a, bir hüzünler
haritacısı olarak Sevim Burak’a, dillerinin yasaklanmasına dilleriyle direnenlere ve o dillerden daha
güvenilir bir ülke inşa etmek isteyenlere, babasına o bir türlü gönderilememiş mektubu yazan Franz
Kafka’ya, organik psikiyatriye karşı çıkan tüm varoluşçu psikiyatristlere ve psikologlara,
Fenerbahçelilere, ne ararsan kendinde ara diyebilen tüm can dostlarıma, Struma’nın suskun
yolcularına ve tüm soykırım kurbanlarına, Çehov’a ve kırgın kahramanlarına, Elias Canetti’ye ve
sözcüklerdeki uzun yolculuğuna, bana hayata dair birçok ayrıntıyı görmeyi öğreten Haldun Taner’e,
sık sık döndüğüm, her yaşımda farklı duygularla anladığım hikâye ustalarımdan Sait Faik’e,
yaşadığım toprakların duygusunu daha iyi anlamamı sağlayan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, İvan
Karamazov’a, Prens Mişkin’e ve insan ruhundaki o acılı yürüyüşü için Dostoyevski’ye, dürüstlüğü
için Albert Camus’ye, çıkamadığı o yolculuk için Walter Benjamin’e, bendeki eskimeyen, kolay kolay
tükenemeyecek şarkıları için Jacques Brel ve Léo Ferré’ye, kendisini her yerde yabancı hisseden
Gustav Mahler’e, hoşgörünün bir aldatmaca olduğunu görenlere ve farklılıklara dayanamayanlara
karşı sonuna kadar savaşmayı bir varoluş savaşı bilenlere, Nazi avcılarına, antişovenlere,
antimilitaristlere, bir tatil gününde İstanbul’un içine çıkamayanlara, bir başkasında yeni olasılıklar
adına yol almaya çalışanlara, Türkçe’yi sonuna kadar savunmak ve korumak isteyenlere, hayalleri ve
bu hayalleri yüzünden bir hikâyesi olduğuna inananlara, gitmeyi ve terk etmeyi bilenlere, sevmenin ve
bir aşkı korumanın büyük bir yetenek istediğini söyleyebilenlere, yaralı çocuklara, başkalıklardan ve
başkalarının odalarından korkmayanlara, gerçek fahişelerin genelevlerin dışındaki evlerde yaşadığını
görebilenlere, hayatıma farklı bir akış ve bakış kazandıran köpeğim Sanço’ya, bana yazmanın
büyüsünü keşfettiren Saint-Michel Lisesi’ndeki Fransızca edebiyat ve felsefe öğretmenim Mösyö
Pierre’e, şehrimin çoktan yitirdiğim denizine, evde pişen bir gül reçelinin kokusuna, dünyanın tüm
oyuncaklarına, özellikle de elektrikli trenlerine, bu listeyi kendileri için uzatmak isteyeceklere ve
azınlıkta kalmanın tüm yükünü omuzlarında taşıyanlara ithaf edilmiştir
Günlerce süren bir yağmurun ardından Pelayo adında bir adam evinin avlusunda çamura bulanmış yüzükoyun yatan bir ihtiyar bulur. Adamın arkasında kocaman, akbaba kanatlarına benzeyen asalak yosunlarla dolu sefil kanatlar var. Komşular gelip bu sefil yaratığın bir melek olduğuna karar verirler. İnsanların bu ilahi varlık karşısında diz çökmesi, ondan korkmaları falan gerekirdi. Onu saygıyla ağırlamak yerine sürükleyip tel örgülü kümese kapattılar. Meleği kümese atıp sonra da onu görmek isteyen kasabalılardan 5 cent giriş parası almaya başladılar. (Gabriel Garcia Marquez-İyi kalpli Erendira)
Hinduizm inancında Maya denilen kavram bir tür yanılsama anlamına gelir. Hinduizm inancında yaratılış ile gerçeklik arasında her daim aşılması gereken bir perde vardır. Bu perde maya, yani yanılsama perdesidir. Yanılsama perdesi zihni karıştırıp hakikate erişmeyi engeller. Bu perdenin oluşumunda zaman da etkilidir. Zamanın içinde kaybolmak hakikat yolundan çıkmaktır. İnsanı yanılgıya düşüren geçmişin, şimdinin ve geleceğin ayrı kalıplar olarak ele alınmasıdır. Arayıcı, herşeyin tek bir bütünlük içinde aktığını fark edince Samsara’nın döngüsünden kurtulur.