Bodrum’da 1960’larda yapılan taş evlerin yerini şimdi Avm görünümlü oteller aldı. Eğlence için var olan mekanlar artık eğlence üretmiyor. Sadece tüketimi teşvik ediyorlar. Her şey dahil otellere gidildiğinde bir öğün yemeği kaçırmamak için dışarı çıkıp etrafta neler olduğuna bakmıyor kimse. Bu aktivite gerçek anlamda kimseyi tatmin etmemektedir. İnsanlar tatilden yorgun ve borç içinde dönmektedir. Çünkü sunulan şey sadece imaj üretimi. Bodrum’u içine çekmek değil, Bodrum’daydım diyebilmek için uğraşmaktadır herkes.
Bana iyi gelenler her zaman bunu başaramayabiliyorlar, değişebiliyorlar, uzaklaşıyorlar ve artık bana bir şekilde iyi gelmez oluyorlardı. Nitekim buna mecbur da değillerdi. Oysa bana kötü gelenler, beni sinirlendirenler asla değişmeden sonsuza dek devam edecekmişçesine, aynı istikrarla beni sinirlendirmeye devam ediyorlardı.
Kendisi için bir şey istemediğini, ezilmişler için savaştığını dile getirenler, az gelişmiş topluluklarda en büyük vurgunları yapanlardır. Bunları güçlü kılan, topluluğun zayıflığıdır. Tıpkı kadim dönemlerde başlangıçta hiç kimseden mal-mülk-para istemediğini, bunlarda gözü olmadığını vurgulayan kimselerin sonunda çeşitli krallıklar kurması, para içinde yüzmesi gibi.
Eskiden ortak zevkleri olan alt kültürler, gruplar vardı. Bunlar da kendi içinde farklı gruplara, kültürlere bölündüğünden, ayrışmanın devamlı hale gelmesinden kültürel aşikarlık kalmamıştır. Artık her değer sorgu bombardımanı altındadır. Bunun sonucunda nicel ızdıraplar oluşmuştur. Hassas kurallar ve oluşturulan kodlar, herhangi bir konuda ızdırap çekmeyenleri bile ızdırap çeker hale getirmiştir. (Olivier Roy-Dünyanın düzleşmesi)
Entelektüel hem göçmen hem de marjinaldir. O, kalabalıkların borazanlığını yapmaz. Geleneğin arkasını kuvvetlendirmez. Geleneğin bile içinden sorunlu yanları çekip çıkarabilir. (Edward Said-Yersiz yurtsuz)
Anton Çehov altıncı koğuş adlı eserinde stoa felsefesine karşı çıkar. Bu ekolün kristalize olduğunu, insanı ileri götürmediğini, kayıtsızlığa götürdüğünü, yaşamdan uzaklaştırdığını savunur. Ona göre gerçek hayatla yüzleşmemiş, duygulara kayıtsız kalmış bir felsefenin kaçınılmaz olarak boşluğa düşeceğini belirtir. Stoacılık ona göre tembelliğe yol açan bir kaçış felsefesidir. Verdiği sakinlik gerçek değil, bir kaçışın getirdiği sahte bir sakinliktir.
Aşk hayatın anlamını ortaya çıkarır, açık eder kimine göre! Kimi de bilakis o anlamı bulandırdığını söyler aşkın. Şurası kesin ki aşk, şiddeti kişiden kişiye değişen bir deprem etkisi yaratır. Bu deprem kiminin benliğini yeniden ve daha sağlam temeller üzerine inşa ederken kiminin şirazesini büsbütün kaydırır.
İnsanın iki büyük günahı vardır: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız olduğumuz için cennetten kovulduk, tembel olduğumuz için de oraya geri dönemiyoruz. (Franz Kafka-Aforizmalar)
Hasan Ali Yücel, Ziya Gökalp’in kültür ve uygarlığı ayrıştırmasını benimsemez. Yücel’e göre kültür ve uygarlık bir bütündür. Uygarlığı evrensel, kültürü ise milli olarak görmek saçmadır. Kültürü ve uygarlığı bir bütün olarak düşünmek, bir bütün olarak dönüştürmek gerekir Yücel’e göre. Milli olanı uygarlıktan ayrıştırarak kültüre özgülemek milli kültüre aykırıdır.
İnsanlar filmlerde, tiyatro oyunlarında ya da kitaplarda anlam üretmeye çalıştılar. Bense insanlara anlamın yetersizliğini, silikliğini hissettirmeye çalıştım. Anlam peşinde koşmak yerine iz peşinde koştum. İnsanlar sıradan dünyalar inşa ederken ben sıradışı dünyaları işaret ettim. (David Lynch)
Adler insan hayatının birbiriyle çelişen hareketlerin güdümünde olduğunu söyler: Bir yanda güce susamışlık, üstünlük arzusu, diğer yanda ise insani dayanışma duygusu; bir yanda yalnızlık, diğer yanda ise toplumsallık; bir yanda (kötü) doğa, diğer yanda (iyi) kültür; kötü bencillik ve iyi diğergamlık. Öyleyse terapist, eğitmen Adler’in tüm çabası bizi insani ortaklaşalık duygusunu, mitmenschlichkeit’ı kabule zorlamaktan ibarettir. Zira her ne kadar yokluğunu asla saptayamasak da toplum doğal değildir, bu bireyin kökensel zayıflığına karşı bir çaredir. Bu noktada Rousseau'yu yineleyen Adler der ki ‘’İnsan yalnız yaşayacak kadar güçlü değildir.’’ Ortak hayat sürme baskısı işte buradan kaynaklanmaktadır.
Az gelişmiş topluluklarda işçi hep haklıdır. Ne söylese haklıdır işçi. Haklı olmaktan öteye geçemez yine de ne yazık ki. Haklı olmakla kalır. Kazanan daima başkalarıdır.
Sanki bizim Rusya’mız anlatılıyor. İncildeki o hasta adamdan çıkıp domuz sürüsünün içine giren cinler. Ve büyük Rusya’mız. Aziz, sevimli Rusya’mız. Hasta Rusya’mız. Evet, hep şu sevdiğimiz Rusya. Ve yüzyıllar boyu onda biriken irin, cerahat, kokuşmuş yaralar, büyüklü küçüklü her türden cin, şeytan! Ama yüce bir düşünce, yüce bir irade cin tutmuş adamı nasıl sağalttı ise Rusya’yı da sağaltacak ve yüzeyi tutmuş görünen o pislik, irinler, adilik Rusya’nın içinden çıkıp domuzların içine girmeyi kendiliğinden isteyecektir. Belki de çoktan girdiler bile! Biziz bunlar! (Fyodor Dostoyevski-Ecinniler)
Gizem ve sırrı birbirinden ayırmak gerekir. Ölümün bir gizemi var ama bu gizemin özelliği atom bombasının, felsefe taşının, Stradivarius kemanlarının vs… birer sırlarının olması türünden bir sır olmamasıdır. İnsanlar bu tip sırlara pek tutkundurlar. Fakat kimse ölümün sırrına sahip değil. Bir sır yok. Bu bir sır değil ve işte ölüm bu bakımdan bir gizemdir. Yani bu masumiyet gizemi gibi apaçık, gün gibi ortada bir gizemdir. Saydamlık içinde, bizzat varoluş olgusu içinde var olan bir gizemdir. En gizemli olanın gecenin zifiri karanlığı değil öğle vaktinin aydınlığı olduğu söylenir mesela. O vakitte herşey kendi apaçıklığı içinde sergilenir. Bizzat şeylerin var olması olgusu örtüsünden soyunarak çıplak kalır. Bir sır keşfedilir. Bir gizem ise kendini açığa vurur ama onu keşfetmek mümkün değildir. (Vladimir Jankelevitch-Ölümü düşünmek)
Yaşlı rahibe, genç kızları ahlakla dövmekteydi. Oysa o genç kızların bedenleri canlanma aşamasında idi. Karşı cinse, erkeklere eğilimleri en üst seviyeye çıkmıştı. Yaşlı rahibe, onları ahlaklı olmaya çağırarak cezalandırmaya çalışıyordu. Kendi yapamadıklarının faturasını sonrakilere kesmek istiyordu içten içe. Onların da kendisi gibi olması tek istediği, yaşam amacı haline gelmişti. O kadar ahlaklı, iffetli davranmış, o kadar fazla ahlak vaazı vermişti ki genç kızların hem ruhsal hem de duygusal direncini çökertmişti. Kızlardaki yükselen coşkunun o yaşlı rahibede çökmüş olması onu tarifi zor bir hıncın içine atmıştı. Çıkamaz kendini eğitmemiş kafalar o hınç bataklığından. Bakire Meryem görüntüsü oluşturarak diğerlerini de bozma eğilimine girer. (Max Scheler-Hınç)
Modernlik Rene Descartes’den gelen kartezyenizm, rasyonalizm, akılcılık, dünyayı parçalara ayırma vs… daha felsefi içerikli bir kavramdır. Modernizm 19. asırda bilhassa Charles Baudelaire’den hareketle gelişen edebi, sanatsal, estetik bir akımdır. Modernizm aslında modernleşmeyi eleştirir. Kapitalist sanayileşme koşullarının bir eleştirisini yapar. Modernleşme ise sanayi inkılabı ile kapitalizmin getirdiği değişimdir. Muhafazakarlık bu üçünün hepsine birden karşı değildir. Muhafazakarlığın karşıtlığı özellikle modernizme ve modernliğe yöneliktir. Muhafazakarlıkta aklın yetersizliği ve toplumun karmaşıklığı söylemleri esastır. Muhafazakarlığa göre dünyayı parçalara ayırarak, analiz ederek, sadece akla güvenerek anlamak mümkün değildir.
Pek çok insan eylemin kendisi ile eylemin altında yatan duyguları birbirine karıştırmaktadır. (Albert Camus)
Bodrum’da 1960’larda yapılan taş evlerin yerini şimdi Avm görünümlü oteller aldı. Eğlence için var olan mekanlar artık eğlence üretmiyor. Sadece tüketimi teşvik ediyorlar. Her şey dahil otellere gidildiğinde bir öğün yemeği kaçırmamak için dışarı çıkıp etrafta neler olduğuna bakmıyor kimse. Bu aktivite gerçek anlamda kimseyi tatmin etmemektedir. İnsanlar tatilden yorgun ve borç içinde dönmektedir. Çünkü sunulan şey sadece imaj üretimi. Bodrum’u içine çekmek değil, Bodrum’daydım diyebilmek için uğraşmaktadır herkes.
Neoliberalizmin olumsuz sonuçlarından biridir insanı bencillikle bireysellik arasında bir yerlere sıkıştırıp kalmış olmak.
Bana iyi gelenler her zaman bunu başaramayabiliyorlar, değişebiliyorlar, uzaklaşıyorlar ve artık bana bir şekilde iyi gelmez oluyorlardı. Nitekim buna mecbur da değillerdi. Oysa bana kötü gelenler, beni sinirlendirenler asla değişmeden sonsuza dek devam edecekmişçesine, aynı istikrarla beni sinirlendirmeye devam ediyorlardı.
Beckett anlatmaz. ''Kendi suskunluğumun sesini arıyorum.'' derken inşasına çalıştığı o dev eserin ipucunu da vermektedir.
Kendisi için bir şey istemediğini, ezilmişler için savaştığını dile getirenler, az gelişmiş topluluklarda en büyük vurgunları yapanlardır. Bunları güçlü kılan, topluluğun zayıflığıdır. Tıpkı kadim dönemlerde başlangıçta hiç kimseden mal-mülk-para istemediğini, bunlarda gözü olmadığını vurgulayan kimselerin sonunda çeşitli krallıklar kurması, para içinde yüzmesi gibi.
Eskiden ortak zevkleri olan alt kültürler, gruplar vardı. Bunlar da kendi içinde farklı gruplara, kültürlere bölündüğünden, ayrışmanın devamlı hale gelmesinden kültürel aşikarlık kalmamıştır. Artık her değer sorgu bombardımanı altındadır. Bunun sonucunda nicel ızdıraplar oluşmuştur. Hassas kurallar ve oluşturulan kodlar, herhangi bir konuda ızdırap çekmeyenleri bile ızdırap çeker hale getirmiştir. (Olivier Roy-Dünyanın düzleşmesi)
İnsan hala kendini bir parça doğa-dışı varlık gibi görmektedir. İşte o parçadandır dengelerin şaşması!
Tohum bir ağaç yetişsin diye düşmez, düşsün diye düşer. (Friedrich Nietzsche)
Taş onu fırlatan elden bihaber olduğu için özgürce uçtuğunu sanır. (Benedictus Spinoza-Ethica)
“Söylenir ve yarım kalır
bütün aşklar yeryüzünde,
bir kaktüs bol sudan nasıl,
nasıl çürürse, öyle.”
Çoğunluğun düşüncesinden bize ne Kriton? Çoğunluk demek olan bitenden habersiz demek değil midir? (Platon-Kriton)
Entelektüel hem göçmen hem de marjinaldir. O, kalabalıkların borazanlığını yapmaz. Geleneğin arkasını kuvvetlendirmez. Geleneğin bile içinden sorunlu yanları çekip çıkarabilir. (Edward Said-Yersiz yurtsuz)
Anton Çehov altıncı koğuş adlı eserinde stoa felsefesine karşı çıkar. Bu ekolün kristalize olduğunu, insanı ileri götürmediğini, kayıtsızlığa götürdüğünü, yaşamdan uzaklaştırdığını savunur. Ona göre gerçek hayatla yüzleşmemiş, duygulara kayıtsız kalmış bir felsefenin kaçınılmaz olarak boşluğa düşeceğini belirtir. Stoacılık ona göre tembelliğe yol açan bir kaçış felsefesidir. Verdiği sakinlik gerçek değil, bir kaçışın getirdiği sahte bir sakinliktir.
Aşk hayatın anlamını ortaya çıkarır, açık eder kimine göre! Kimi de bilakis o anlamı bulandırdığını söyler aşkın. Şurası kesin ki aşk, şiddeti kişiden kişiye değişen bir deprem etkisi yaratır. Bu deprem kiminin benliğini yeniden ve daha sağlam temeller üzerine inşa ederken kiminin şirazesini büsbütün kaydırır.
İşçi çalıştığı şirketin kara günlerinde fedakarlığa ortaktır sadece. İşler yoluna girdiğinde ise yüksek kazanca asla!
Yaşamda küçük anlamlar inşa etmek ve yolda o şekilde ilerlemek mümkündür lakin yaşamın anlamsızlığı büsbütün yok edilemez. (Albert Camus)
İnsanın iki büyük günahı vardır: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız olduğumuz için cennetten kovulduk, tembel olduğumuz için de oraya geri dönemiyoruz. (Franz Kafka-Aforizmalar)
Hasan Ali Yücel, Ziya Gökalp’in kültür ve uygarlığı ayrıştırmasını benimsemez. Yücel’e göre kültür ve uygarlık bir bütündür. Uygarlığı evrensel, kültürü ise milli olarak görmek saçmadır. Kültürü ve uygarlığı bir bütün olarak düşünmek, bir bütün olarak dönüştürmek gerekir Yücel’e göre. Milli olanı uygarlıktan ayrıştırarak kültüre özgülemek milli kültüre aykırıdır.
İnsanlar filmlerde, tiyatro oyunlarında ya da kitaplarda anlam üretmeye çalıştılar. Bense insanlara anlamın yetersizliğini, silikliğini hissettirmeye çalıştım. Anlam peşinde koşmak yerine iz peşinde koştum. İnsanlar sıradan dünyalar inşa ederken ben sıradışı dünyaları işaret ettim. (David Lynch)
Negatif özgürlük müdahalenin yokluğudur.
Faşizme karşı sessiz kalanlar ya da mücadele etmeyenler faşizmin zindanlarında buluşurlar. (Bertold Brecht)
Adler insan hayatının birbiriyle çelişen hareketlerin güdümünde olduğunu söyler: Bir yanda güce susamışlık, üstünlük arzusu, diğer yanda ise insani dayanışma duygusu; bir yanda yalnızlık, diğer yanda ise toplumsallık; bir yanda (kötü) doğa, diğer yanda (iyi) kültür; kötü bencillik ve iyi diğergamlık. Öyleyse terapist, eğitmen Adler’in tüm çabası bizi insani ortaklaşalık duygusunu, mitmenschlichkeit’ı kabule zorlamaktan ibarettir. Zira her ne kadar yokluğunu asla saptayamasak da toplum doğal değildir, bu bireyin kökensel zayıflığına karşı bir çaredir. Bu noktada Rousseau'yu yineleyen Adler der ki ‘’İnsan yalnız yaşayacak kadar güçlü değildir.’’ Ortak hayat sürme baskısı işte buradan kaynaklanmaktadır.
Modern toplumlarda insan, insan olduğu için değerlidir. Az gelişmiş topluluklarda ise insan sadece eve para getirince değerlidir.
Az gelişmiş topluluklarda işçi hep haklıdır. Ne söylese haklıdır işçi. Haklı olmaktan öteye geçemez yine de ne yazık ki. Haklı olmakla kalır. Kazanan daima başkalarıdır.
Bırakın plan yapmayı! Mesele yaşamı keşfetmekte. (Ursula K. Le Guin-Mülksüzler)
Sanki bizim Rusya’mız anlatılıyor. İncildeki o hasta adamdan çıkıp domuz sürüsünün içine giren cinler. Ve büyük Rusya’mız. Aziz, sevimli Rusya’mız. Hasta Rusya’mız. Evet, hep şu sevdiğimiz Rusya. Ve yüzyıllar boyu onda biriken irin, cerahat, kokuşmuş yaralar, büyüklü küçüklü her türden cin, şeytan! Ama yüce bir düşünce, yüce bir irade cin tutmuş adamı nasıl sağalttı ise Rusya’yı da sağaltacak ve yüzeyi tutmuş görünen o pislik, irinler, adilik Rusya’nın içinden çıkıp domuzların içine girmeyi kendiliğinden isteyecektir. Belki de çoktan girdiler bile! Biziz bunlar! (Fyodor Dostoyevski-Ecinniler)
Gizem ve sırrı birbirinden ayırmak gerekir. Ölümün bir gizemi var ama bu gizemin özelliği atom bombasının, felsefe taşının, Stradivarius kemanlarının vs… birer sırlarının olması türünden bir sır olmamasıdır. İnsanlar bu tip sırlara pek tutkundurlar. Fakat kimse ölümün sırrına sahip değil. Bir sır yok. Bu bir sır değil ve işte ölüm bu bakımdan bir gizemdir. Yani bu masumiyet gizemi gibi apaçık, gün gibi ortada bir gizemdir. Saydamlık içinde, bizzat varoluş olgusu içinde var olan bir gizemdir. En gizemli olanın gecenin zifiri karanlığı değil öğle vaktinin aydınlığı olduğu söylenir mesela. O vakitte herşey kendi apaçıklığı içinde sergilenir. Bizzat şeylerin var olması olgusu örtüsünden soyunarak çıplak kalır. Bir sır keşfedilir. Bir gizem ise kendini açığa vurur ama onu keşfetmek mümkün değildir. (Vladimir Jankelevitch-Ölümü düşünmek)
Yaşlı rahibe, genç kızları ahlakla dövmekteydi. Oysa o genç kızların bedenleri canlanma aşamasında idi. Karşı cinse, erkeklere eğilimleri en üst seviyeye çıkmıştı. Yaşlı rahibe, onları ahlaklı olmaya çağırarak cezalandırmaya çalışıyordu. Kendi yapamadıklarının faturasını sonrakilere kesmek istiyordu içten içe. Onların da kendisi gibi olması tek istediği, yaşam amacı haline gelmişti. O kadar ahlaklı, iffetli davranmış, o kadar fazla ahlak vaazı vermişti ki genç kızların hem ruhsal hem de duygusal direncini çökertmişti. Kızlardaki yükselen coşkunun o yaşlı rahibede çökmüş olması onu tarifi zor bir hıncın içine atmıştı. Çıkamaz kendini eğitmemiş kafalar o hınç bataklığından. Bakire Meryem görüntüsü oluşturarak diğerlerini de bozma eğilimine girer. (Max Scheler-Hınç)
Modernlik Rene Descartes’den gelen kartezyenizm, rasyonalizm, akılcılık, dünyayı parçalara ayırma vs… daha felsefi içerikli bir kavramdır. Modernizm 19. asırda bilhassa Charles Baudelaire’den hareketle gelişen edebi, sanatsal, estetik bir akımdır. Modernizm aslında modernleşmeyi eleştirir. Kapitalist sanayileşme koşullarının bir eleştirisini yapar. Modernleşme ise sanayi inkılabı ile kapitalizmin getirdiği değişimdir. Muhafazakarlık bu üçünün hepsine birden karşı değildir. Muhafazakarlığın karşıtlığı özellikle modernizme ve modernliğe yöneliktir. Muhafazakarlıkta aklın yetersizliği ve toplumun karmaşıklığı söylemleri esastır. Muhafazakarlığa göre dünyayı parçalara ayırarak, analiz ederek, sadece akla güvenerek anlamak mümkün değildir.