Orwell’in hayvan çiftliğinde Major domuz tüm hayvanları ahıra çağırır ve insan sömürüsünü anlatır. Sonra da 7 emir verir. 1.İki ayaklı yürüyen her şey düşmandır. 2. Dört ayaklı yürüyen ya da kanatlı olan her şey dosttur. 3. Hiçbir hayvan giysi giymeyecek. 4. Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak 5. Hiçbir hayvan alkol tüketmeyecek. 6. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek. 7. Bütün hayvanlar eşittir. Tabi sonradan hayvanlar (bile) dayanamayıp bu ilkeleri delmeye çalışır. Örneğin yatakta yatılmayacak ilkesi yatakta çarşafla yatılmayacak şeklinde yumuşatılır. Hiçbir hayvan alkol tüketmeyecek emri, hiçbir hayvan aşırı alkol tüketmeyecek şeklinde değiştirilir. Hiçbir hayvan bir diğerini öldürmeyecek emri ise hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek şeklinde düzeltilir. Bu değişiklikler aslında birilerinin çıkarı doğrultusunda yapılır. Uzun lafın kısası bu dünya çıkarlar dünyasıdır.
Cumhuriyet arkaik bir yönetim şeklidir ve halen geçerliliğini sürdürmektedir lakin 2000 yıl öncesinin Atina’sı ya da Roma’sı ile günümüz dünyasında uygulanma şekli bir değildir. İlk Çağda yurttaşlar için kamusal faaliyetlere katılma çok üst düzeyde idi. Kamusal alan, özel alandan daha önemli görülmekteydi ve yurttaşlar zamanlarının çoğunu kamusal alanda geçirmekte idi. Günümüzde ise yurttaşlar, özel alana daha fazla yer vermekte, bireysel kazançlarını maksimuma çıkarmanın derdine düşmektedir. Bu yüzden günümüz insanının Cumhuriyet kavramına bakış açısı bile değişmiştir. Cumhuriyet üzerinde tekrar tekrar durulması gereken, upgrade edilmesi gereken bir kavramdır.
Cumhuriyet yapısı gereği yurttaştan yüksek düzeyde performans bekler. Cumhuriyetin belki de en ayırt edici özelliği budur. Yurttaş siyasetle ilgilenmelidir. Kamusal yararı kişisel yarardan üstün tutmalıdır. Politikanın etik yönünü incelemelidir. Seçimlere katılım göstermelidir.
Felsefenin en önemli noktalarındandır emin olamama hali. Modern toplumlarda çocuklara felsefe eğitiminde bu emin olamama hali aşılanır. Anlaşılmıştır ki emin olamama hali bir başarısızlık değil bilakis düşünmenin başladığını gösteren bir durumdur. Emin olamama alanı değerlidir çünkü o alana giren çocuk artık öğretmeninin sözlerini, ya da defterinde yazılı olanı papağan gibi tekrarlamayı bırakır. Çocuk artık kendi düşüncesini tartan, sınırlarını fark eden, başka türlü düşünmenin mümkün olduğunu gören bir üst varlığa dönüşür. Çocuklarla felsefe çocuklara hazır reçeteler, doğrular ya da binlerce yıl öteden gelen hurafeler sunmak değil, onların düşünceleri üzerinde çözümleme yapmalarına müsade etmek, onları sonuna kadar dinlemek ve gerekçe aramalarına yardımcı olmaktır.
Edep çoğumuzun sandığı gibi sadece bir dizi katı ahlak veya ezberlenmiş görgü kuralından ibaret değildir. Olgun bir insanın ulaşabileceği nihai estetik başarıdır. Edep bireyin egosunu dizginleyerek başkalarına zarafetle yer açmasıdır, toplumsal estetiktir. Egoyu başkalarının da rahatını gözeterek geri planda tutabilmektir.
Umudun iki yüzü vardır. Birincisi insanı bekletmesidir. Yanıltır umut. Boşa zaman harcatır. Olmayacak hayalleri olacakmış gibi hissettirir. İkincisi ise umudun bir armağan olmasıdır. İnsanı yaşatan bir tarafı da vardır umudun. Karanlığa rağmen devam eder insan umut sayesinde.
Artma, azalma, yer değiştirme ve başkalaşma hareketin önde gelen formlarıdır ancak temel hareket türleri doğrusal ve dairesel olmak üzere ikiye ayrılır. Dairesel hareket mükemmel, mutlak ve sonsuz iken doğrusal hareket yer değiştiremez. Kinesis değişimin, hareketin ve potansiyelin fiile dönüşümünün anahtarıdır. (Aristoteles-Fizik)
Dünya sağlık örgütü verilerine göre iş kaynaklı stres, küresel çapta verimliliği milyar dolarla ifade edilen miktarlarda kaybettiriyor. Bunun için şirketler tabi ki çalışma koşullarını düzeltme yoluna gitmediler. Wellness, mindfulness, yoga programları başlattılar. Çünkü şirketlere göre ideal çalışan modeli koşulları asla sorgulamadan adapte olan, kendi duygularını yöneten ve şikayetlerini içine atan çalışandı. Bir kütüphaneye ya da kitapçıya gidildiğinde devasa kişisel gelişim rafları vardır. Sonuç: Gıkını çıkarmadan günde 12- 15 saat civarı çalışan sessiz personel modeli oldu. Bu kişiler izin günlerinde ne yazık ki ya cinnet geçirip etrafına saldırmakta, ya tüm hırsını çocuklarından çıkarmakta ya da sessizliği koruyup psikiyatristin yolunu tutmaktadır. Hayatının geri kalanını ise sorunun kendi yetersizliğinden kaynaklandığını düşünerek geçirmektedir.
“Canım şu an çok seveceğimi henüz bilmediğim bir şeyin ilk gününde olmak çekti. Bir evin, bir arkadaşlığın, bir aşkın, bir tatilin, bir yolculuğun ilk günü. Kulağımda hep o günü hatırlatacak bir şarkı.“
Erkek çocuğunun Oedipus kompleksi yaşaması için bir babasının olması gerekmez. Sembolik düzlemde baba figürünün inşa edilmiş olması yeterlidir. Bu figür ataerkil dönemlerde yer alan anlatılarla tekrar tekrar erkek bilinçaltına işlenmiştir. (Jacques Lacan-Benim Öğrettiklerim)
Algı yönetimi önemlidir. Kalabalıkların algısını yönetmek kolaydır. ‘’Belki bu sefer bir şeyleri değiştirebilirler!’’ algısını kafalara güzelce yerleştirip güçlerini daha da pekiştirdi birileri! Her türlü algı oyunundan kurtulmak, ancak etraflıca düşünebilen filozofa özgüdür. Diğerleri her algı yönetimine kolayca teslim olan sıradan, basit kafalardır.
Felsefe soru sorar, bilim ise cevaplar üretir. Soru sorma felsefenin özünde vardır. Varlık var mıdır? Doğru bilgiye ulaşmak mümkün müdür? Evrensel ahlak yasasını objektif mi yoksa subjektif bir temele mi dayandırmalıyım? gibi sorular asırlardır filozoflarca sorulagelmiştir. Yeni nesil insanın merak ettiği en önemli soru ise günümüzde ‘’Nasıl görünüyorum?’’ sorusudur. Buradan felsefe çıkmasını beklememek lazım.
21. asır insanının laneti muhtemelen başkalarının tasarladığı hayatı yaşamak. Belirtilen, bildirilen, emredilen o can yakıcı kalıpların içine girmek. Tüm bu sahtelikleri fark etmek ise ikinci bir lanet olsa gerek. Hayatın akış sesine yabancı olmak. Garipsemek o coşkuyu. O kalın, o yüksek duvarları korumak, daha da sağlam olsun diye uğraşanların acı çığlıklarını hayat sanmak.
Bilim insanlarınca insan denen varlık Doğu Afrika'da ortaya çıkmıştır. Anavatan orasıdır. İnsanlık buradan dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Bilim insanları göçün sebebi üzerinde düşünmüş ve çalışmıştır. Bu göç sebepleri ile ilgili en kuvvetli hipotezlerden biri çeçe sinekleri ile ilgili olan hipotezdir. Hastalık yayan bu böcekten kurtulabilmek için insanoğlu uzaklara gitmeyi tercih etmiştir.
Nevroz insanı uyandırmaya çalışan bir dosttur. İçerideki çatışmayı haber verir. İnsana kendisiyle, korkularıyla yüzleşme çağrısında bulunur. (Carl Gustav Jung- Anılar, düşler, düşünceler)
Dünyanın dörtte üçünde böyledir. Restoranlara bile gidemeyen kalabalıkların yatlarda, villalarda keyif eden vekilleri olur. Bunun iki sebebi vardır. Okumamak ve sorgulamamak. Biat, itaat, kayıtsız şartsız teslimiyet öyle bir sirayet etmiş ki ruhlara! Artık kafaları kumdan çıkarmak neredeyse imkansız hale gelmiş.
İnsanın en büyük iki yüzlülüğü kendi arzularını mazur görürken sevdiği kişinin arzularını affedememesi. (Marcel Proust-Kayıp Zamanın İzinde:Albertine Kayıp)
Esas savaşın id ile süperego arasında olduğu anlaşılmadan ve o alanlar derinlemesine incelenmeden bireysel faşizm ile makro faşizm arasındaki farkı anlamak, analiz etmek mümkün olmaz. Cahil kesim savaşı daima sokaklarda arayıp yüzeysel müdahalelerle çözüm getireceklerini sanırlar.
Kant’çı perspektifin o dürüstlükten hiç şaşmayan, taviz vermeyen kişilerinin az gelişmiş topluluklarda yaşama şansları yoktur. Dürüstlükten asla taviz vermeyen kişilerin kerizlenmesi ve en alt seviyelere düşmesi çok olasıdır böyle yerlerde. Netice itibariyle az gelişmiş topluluklarda zamanla erdemli, dürüst, etik sınırlar dahilinde hareket eden insan görme ihtimali, yerde para bulma ihtimali kadar azalır. Böyle yerlerde parlamak için maalesef çirkinleşmek lazımdır.
Hiçbir rejim, toplumdan bağımsız olarak oluşmaz. Ve ne kadar despot, ne kadar menfi olursa olsun hiçbir lider gökten zembille inmez. Pek çoklarının hoşlanmadığı otoriter yönetimler bile aslında yine aynı kişilerin içten içe istediği rejimlerdir. Kişi bunu istemediğini söylese, hatta düzenin değişmesini istediğini haykırsa dahi bunun bir de bilinçdışı alanı vardır. İşte o alan, görünürde sevilmeyen, kötü yönetimlerin yaratıldığı alandır.
Kalbimin çiçekleri çürümüş
Orwell’in hayvan çiftliğinde Major domuz tüm hayvanları ahıra çağırır ve insan sömürüsünü anlatır. Sonra da 7 emir verir. 1.İki ayaklı yürüyen her şey düşmandır. 2. Dört ayaklı yürüyen ya da kanatlı olan her şey dosttur. 3. Hiçbir hayvan giysi giymeyecek. 4. Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak 5. Hiçbir hayvan alkol tüketmeyecek. 6. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek. 7. Bütün hayvanlar eşittir. Tabi sonradan hayvanlar (bile) dayanamayıp bu ilkeleri delmeye çalışır. Örneğin yatakta yatılmayacak ilkesi yatakta çarşafla yatılmayacak şeklinde yumuşatılır. Hiçbir hayvan alkol tüketmeyecek emri, hiçbir hayvan aşırı alkol tüketmeyecek şeklinde değiştirilir. Hiçbir hayvan bir diğerini öldürmeyecek emri ise hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek şeklinde düzeltilir. Bu değişiklikler aslında birilerinin çıkarı doğrultusunda yapılır. Uzun lafın kısası bu dünya çıkarlar dünyasıdır.
Cumhuriyet arkaik bir yönetim şeklidir ve halen geçerliliğini sürdürmektedir lakin 2000 yıl öncesinin Atina’sı ya da Roma’sı ile günümüz dünyasında uygulanma şekli bir değildir. İlk Çağda yurttaşlar için kamusal faaliyetlere katılma çok üst düzeyde idi. Kamusal alan, özel alandan daha önemli görülmekteydi ve yurttaşlar zamanlarının çoğunu kamusal alanda geçirmekte idi. Günümüzde ise yurttaşlar, özel alana daha fazla yer vermekte, bireysel kazançlarını maksimuma çıkarmanın derdine düşmektedir. Bu yüzden günümüz insanının Cumhuriyet kavramına bakış açısı bile değişmiştir. Cumhuriyet üzerinde tekrar tekrar durulması gereken, upgrade edilmesi gereken bir kavramdır.
Cumhuriyet yapısı gereği yurttaştan yüksek düzeyde performans bekler. Cumhuriyetin belki de en ayırt edici özelliği budur. Yurttaş siyasetle ilgilenmelidir. Kamusal yararı kişisel yarardan üstün tutmalıdır. Politikanın etik yönünü incelemelidir. Seçimlere katılım göstermelidir.
Felsefenin en önemli noktalarındandır emin olamama hali. Modern toplumlarda çocuklara felsefe eğitiminde bu emin olamama hali aşılanır. Anlaşılmıştır ki emin olamama hali bir başarısızlık değil bilakis düşünmenin başladığını gösteren bir durumdur. Emin olamama alanı değerlidir çünkü o alana giren çocuk artık öğretmeninin sözlerini, ya da defterinde yazılı olanı papağan gibi tekrarlamayı bırakır. Çocuk artık kendi düşüncesini tartan, sınırlarını fark eden, başka türlü düşünmenin mümkün olduğunu gören bir üst varlığa dönüşür. Çocuklarla felsefe çocuklara hazır reçeteler, doğrular ya da binlerce yıl öteden gelen hurafeler sunmak değil, onların düşünceleri üzerinde çözümleme yapmalarına müsade etmek, onları sonuna kadar dinlemek ve gerekçe aramalarına yardımcı olmaktır.
Edep çoğumuzun sandığı gibi sadece bir dizi katı ahlak veya ezberlenmiş görgü kuralından ibaret değildir. Olgun bir insanın ulaşabileceği nihai estetik başarıdır. Edep bireyin egosunu dizginleyerek başkalarına zarafetle yer açmasıdır, toplumsal estetiktir. Egoyu başkalarının da rahatını gözeterek geri planda tutabilmektir.
Umudun iki yüzü vardır. Birincisi insanı bekletmesidir. Yanıltır umut. Boşa zaman harcatır. Olmayacak hayalleri olacakmış gibi hissettirir. İkincisi ise umudun bir armağan olmasıdır. İnsanı yaşatan bir tarafı da vardır umudun. Karanlığa rağmen devam eder insan umut sayesinde.
Sanat ruhlarımızın üzerinden gündelik hayatın tozunu silkeler. (Pablo Picasso)
İnsana şöhreti halk, yani kalabalıklar; itibarı önemli, önde gelen kişiler verir. Haysiyeti ise insan kendi kendine kazanır, alır.
Artma, azalma, yer değiştirme ve başkalaşma hareketin önde gelen formlarıdır ancak temel hareket türleri doğrusal ve dairesel olmak üzere ikiye ayrılır. Dairesel hareket mükemmel, mutlak ve sonsuz iken doğrusal hareket yer değiştiremez. Kinesis değişimin, hareketin ve potansiyelin fiile dönüşümünün anahtarıdır. (Aristoteles-Fizik)
Vakti gelen hiçbir fikir durdurulamaz. (Victor Hugo)
Bazıları Godot’yu bekler, bazıları Godot olur; ikisi de aynı yalnızlığa çıkar. Delulu is not the solulu.
Bilinmeyen yerleri keşfetmek için önce kaybolmak gerekir. (İtalo Calvino)
Dünya sağlık örgütü verilerine göre iş kaynaklı stres, küresel çapta verimliliği milyar dolarla ifade edilen miktarlarda kaybettiriyor. Bunun için şirketler tabi ki çalışma koşullarını düzeltme yoluna gitmediler. Wellness, mindfulness, yoga programları başlattılar. Çünkü şirketlere göre ideal çalışan modeli koşulları asla sorgulamadan adapte olan, kendi duygularını yöneten ve şikayetlerini içine atan çalışandı. Bir kütüphaneye ya da kitapçıya gidildiğinde devasa kişisel gelişim rafları vardır. Sonuç: Gıkını çıkarmadan günde 12- 15 saat civarı çalışan sessiz personel modeli oldu. Bu kişiler izin günlerinde ne yazık ki ya cinnet geçirip etrafına saldırmakta, ya tüm hırsını çocuklarından çıkarmakta ya da sessizliği koruyup psikiyatristin yolunu tutmaktadır. Hayatının geri kalanını ise sorunun kendi yetersizliğinden kaynaklandığını düşünerek geçirmektedir.
“Canım şu an çok seveceğimi henüz bilmediğim bir şeyin ilk gününde olmak çekti. Bir evin, bir arkadaşlığın, bir aşkın, bir tatilin, bir yolculuğun ilk günü. Kulağımda hep o günü hatırlatacak bir şarkı.“
Erkek çocuğunun Oedipus kompleksi yaşaması için bir babasının olması gerekmez. Sembolik düzlemde baba figürünün inşa edilmiş olması yeterlidir. Bu figür ataerkil dönemlerde yer alan anlatılarla tekrar tekrar erkek bilinçaltına işlenmiştir. (Jacques Lacan-Benim Öğrettiklerim)
Sibernetik: Canlılardaki sinir sistemini bilgisayar sistemleri ile karşılaştıran, bilgisayar sistemlerine uyarlamaya çalışan bilim dalıdır.
Algı yönetimi önemlidir. Kalabalıkların algısını yönetmek kolaydır. ‘’Belki bu sefer bir şeyleri değiştirebilirler!’’ algısını kafalara güzelce yerleştirip güçlerini daha da pekiştirdi birileri! Her türlü algı oyunundan kurtulmak, ancak etraflıca düşünebilen filozofa özgüdür. Diğerleri her algı yönetimine kolayca teslim olan sıradan, basit kafalardır.
Felsefe soru sorar, bilim ise cevaplar üretir. Soru sorma felsefenin özünde vardır. Varlık var mıdır? Doğru bilgiye ulaşmak mümkün müdür? Evrensel ahlak yasasını objektif mi yoksa subjektif bir temele mi dayandırmalıyım? gibi sorular asırlardır filozoflarca sorulagelmiştir. Yeni nesil insanın merak ettiği en önemli soru ise günümüzde ‘’Nasıl görünüyorum?’’ sorusudur. Buradan felsefe çıkmasını beklememek lazım.
21. asır insanının laneti muhtemelen başkalarının tasarladığı hayatı yaşamak. Belirtilen, bildirilen, emredilen o can yakıcı kalıpların içine girmek. Tüm bu sahtelikleri fark etmek ise ikinci bir lanet olsa gerek. Hayatın akış sesine yabancı olmak. Garipsemek o coşkuyu. O kalın, o yüksek duvarları korumak, daha da sağlam olsun diye uğraşanların acı çığlıklarını hayat sanmak.
Bilim insanlarınca insan denen varlık Doğu Afrika'da ortaya çıkmıştır. Anavatan orasıdır. İnsanlık buradan dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Bilim insanları göçün sebebi üzerinde düşünmüş ve çalışmıştır. Bu göç sebepleri ile ilgili en kuvvetli hipotezlerden biri çeçe sinekleri ile ilgili olan hipotezdir. Hastalık yayan bu böcekten kurtulabilmek için insanoğlu uzaklara gitmeyi tercih etmiştir.
Nevroz insanı uyandırmaya çalışan bir dosttur. İçerideki çatışmayı haber verir. İnsana kendisiyle, korkularıyla yüzleşme çağrısında bulunur. (Carl Gustav Jung- Anılar, düşler, düşünceler)
Acaba insanı gerçekten yaralayan kaybetmek mi, yoksa niçin kaybettiğini hiçbir zaman öğrenememek mi? (Fyodor Dostoyevski-Ecinniler)
Denizin artık güzelliği değil daha ziyade kayıtsızlığı işliyordu ruhumun derinlerine! (Fernando Pessoa-Huzursuzluğun Kitabı)
Dünyanın dörtte üçünde böyledir. Restoranlara bile gidemeyen kalabalıkların yatlarda, villalarda keyif eden vekilleri olur. Bunun iki sebebi vardır. Okumamak ve sorgulamamak. Biat, itaat, kayıtsız şartsız teslimiyet öyle bir sirayet etmiş ki ruhlara! Artık kafaları kumdan çıkarmak neredeyse imkansız hale gelmiş.
İnsanın en büyük iki yüzlülüğü kendi arzularını mazur görürken sevdiği kişinin arzularını affedememesi. (Marcel Proust-Kayıp Zamanın İzinde:Albertine Kayıp)
Esas savaşın id ile süperego arasında olduğu anlaşılmadan ve o alanlar derinlemesine incelenmeden bireysel faşizm ile makro faşizm arasındaki farkı anlamak, analiz etmek mümkün olmaz. Cahil kesim savaşı daima sokaklarda arayıp yüzeysel müdahalelerle çözüm getireceklerini sanırlar.
Kant’çı perspektifin o dürüstlükten hiç şaşmayan, taviz vermeyen kişilerinin az gelişmiş topluluklarda yaşama şansları yoktur. Dürüstlükten asla taviz vermeyen kişilerin kerizlenmesi ve en alt seviyelere düşmesi çok olasıdır böyle yerlerde. Netice itibariyle az gelişmiş topluluklarda zamanla erdemli, dürüst, etik sınırlar dahilinde hareket eden insan görme ihtimali, yerde para bulma ihtimali kadar azalır. Böyle yerlerde parlamak için maalesef çirkinleşmek lazımdır.
Hiçbir rejim, toplumdan bağımsız olarak oluşmaz. Ve ne kadar despot, ne kadar menfi olursa olsun hiçbir lider gökten zembille inmez. Pek çoklarının hoşlanmadığı otoriter yönetimler bile aslında yine aynı kişilerin içten içe istediği rejimlerdir. Kişi bunu istemediğini söylese, hatta düzenin değişmesini istediğini haykırsa dahi bunun bir de bilinçdışı alanı vardır. İşte o alan, görünürde sevilmeyen, kötü yönetimlerin yaratıldığı alandır.
Felsefe sadece akıl yürütme değil, öfkenin estetize edilmesidir. Filozof yanlış gidişi görüp bunun için birilerini rahatsız edendir aynı zamanda.