Anton Çehov altıncı koğuş adlı eserinde stoa felsefesine karşı çıkar. Bu ekolün kristalize olduğunu, insanı ileri götürmediğini, kayıtsızlığa götürdüğünü, yaşamdan uzaklaştırdığını savunur. Ona göre gerçek hayatla yüzleşmemiş, duygulara kayıtsız kalmış bir felsefenin kaçınılmaz olarak boşluğa düşeceğini belirtir. Stoacılık ona göre tembelliğe yol açan bir kaçış felsefesidir. Verdiği sakinlik gerçek değil, bir kaçışın getirdiği sahte bir sakinliktir.
Aşk hayatın anlamını ortaya çıkarır, açık eder kimine göre! Kimi de bilakis o anlamı bulandırdığını söyler aşkın. Şurası kesin ki aşk, şiddeti kişiden kişiye değişen bir deprem etkisi yaratır. Bu deprem kiminin benliğini yeniden ve daha sağlam temeller üzerine inşa ederken kiminin şirazesini büsbütün kaydırır.
İnsanın iki büyük günahı vardır: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız olduğumuz için cennetten kovulduk, tembel olduğumuz için de oraya geri dönemiyoruz. (Franz Kafka-Aforizmalar)
Hasan Ali Yücel, Ziya Gökalp’in kültür ve uygarlığı ayrıştırmasını benimsemez. Yücel’e göre kültür ve uygarlık bir bütündür. Uygarlığı evrensel, kültürü ise milli olarak görmek saçmadır. Kültürü ve uygarlığı bir bütün olarak düşünmek, bir bütün olarak dönüştürmek gerekir Yücel’e göre. Milli olanı uygarlıktan ayrıştırarak kültüre özgülemek milli kültüre aykırıdır.
İnsanlar filmlerde, tiyatro oyunlarında ya da kitaplarda anlam üretmeye çalıştılar. Bense insanlara anlamın yetersizliğini, silikliğini hissettirmeye çalıştım. Anlam peşinde koşmak yerine iz peşinde koştum. İnsanlar sıradan dünyalar inşa ederken ben sıradışı dünyaları işaret ettim. (David Lynch)
Adler insan hayatının birbiriyle çelişen hareketlerin güdümünde olduğunu söyler: Bir yanda güce susamışlık, üstünlük arzusu, diğer yanda ise insani dayanışma duygusu; bir yanda yalnızlık, diğer yanda ise toplumsallık; bir yanda (kötü) doğa, diğer yanda (iyi) kültür; kötü bencillik ve iyi diğergamlık. Öyleyse terapist, eğitmen Adler’in tüm çabası bizi insani ortaklaşalık duygusunu, mitmenschlichkeit’ı kabule zorlamaktan ibarettir. Zira her ne kadar yokluğunu asla saptayamasak da toplum doğal değildir, bu bireyin kökensel zayıflığına karşı bir çaredir. Bu noktada Rousseau'yu yineleyen Adler der ki ‘’İnsan yalnız yaşayacak kadar güçlü değildir.’’ Ortak hayat sürme baskısı işte buradan kaynaklanmaktadır.
Anton Çehov altıncı koğuş adlı eserinde stoa felsefesine karşı çıkar. Bu ekolün kristalize olduğunu, insanı ileri götürmediğini, kayıtsızlığa götürdüğünü, yaşamdan uzaklaştırdığını savunur. Ona göre gerçek hayatla yüzleşmemiş, duygulara kayıtsız kalmış bir felsefenin kaçınılmaz olarak boşluğa düşeceğini belirtir. Stoacılık ona göre tembelliğe yol açan bir kaçış felsefesidir. Verdiği sakinlik gerçek değil, bir kaçışın getirdiği sahte bir sakinliktir.
Aşk hayatın anlamını ortaya çıkarır, açık eder kimine göre! Kimi de bilakis o anlamı bulandırdığını söyler aşkın. Şurası kesin ki aşk, şiddeti kişiden kişiye değişen bir deprem etkisi yaratır. Bu deprem kiminin benliğini yeniden ve daha sağlam temeller üzerine inşa ederken kiminin şirazesini büsbütün kaydırır.
İşçi çalıştığı şirketin kara günlerinde fedakarlığa ortaktır sadece. İşler yoluna girdiğinde ise yüksek kazanca asla!
Yaşamda küçük anlamlar inşa etmek ve yolda o şekilde ilerlemek mümkündür lakin yaşamın anlamsızlığı büsbütün yok edilemez. (Albert Camus)
İnsanın iki büyük günahı vardır: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız olduğumuz için cennetten kovulduk, tembel olduğumuz için de oraya geri dönemiyoruz. (Franz Kafka-Aforizmalar)
Hasan Ali Yücel, Ziya Gökalp’in kültür ve uygarlığı ayrıştırmasını benimsemez. Yücel’e göre kültür ve uygarlık bir bütündür. Uygarlığı evrensel, kültürü ise milli olarak görmek saçmadır. Kültürü ve uygarlığı bir bütün olarak düşünmek, bir bütün olarak dönüştürmek gerekir Yücel’e göre. Milli olanı uygarlıktan ayrıştırarak kültüre özgülemek milli kültüre aykırıdır.
İnsanlar filmlerde, tiyatro oyunlarında ya da kitaplarda anlam üretmeye çalıştılar. Bense insanlara anlamın yetersizliğini, silikliğini hissettirmeye çalıştım. Anlam peşinde koşmak yerine iz peşinde koştum. İnsanlar sıradan dünyalar inşa ederken ben sıradışı dünyaları işaret ettim. (David Lynch)
Negatif özgürlük müdahalenin yokluğudur.
Faşizme karşı sessiz kalanlar ya da mücadele etmeyenler faşizmin zindanlarında buluşurlar. (Bertold Brecht)
Adler insan hayatının birbiriyle çelişen hareketlerin güdümünde olduğunu söyler: Bir yanda güce susamışlık, üstünlük arzusu, diğer yanda ise insani dayanışma duygusu; bir yanda yalnızlık, diğer yanda ise toplumsallık; bir yanda (kötü) doğa, diğer yanda (iyi) kültür; kötü bencillik ve iyi diğergamlık. Öyleyse terapist, eğitmen Adler’in tüm çabası bizi insani ortaklaşalık duygusunu, mitmenschlichkeit’ı kabule zorlamaktan ibarettir. Zira her ne kadar yokluğunu asla saptayamasak da toplum doğal değildir, bu bireyin kökensel zayıflığına karşı bir çaredir. Bu noktada Rousseau'yu yineleyen Adler der ki ‘’İnsan yalnız yaşayacak kadar güçlü değildir.’’ Ortak hayat sürme baskısı işte buradan kaynaklanmaktadır.