yolları satır bildim
menziller yetmedi seni anlatmaya
göç zamanlı şiirlerde kaldı aklım
ayrılık denen çizgiden ötede
kendim...
sokağın oldum da benleşti balkonların bekleyişi
sırra kadem bastı
göz pınarlarından içtiğim hicran ateşleri
yangınlarını içtiğim o yolculukta
dudaklarının al benisiyle güneşini saplamıştın yüreğime
ve artık
kaf dağını aştık
yürünecek yolumuz kalmadı
masallardan devşirdiğimiz
üstelik dudaklarınla vurdun beni
kanıma karıştı sözlerin
öykümüz böylece bitti
gecelikli ağaçlar sızmasız sabaha
çıldırmış kanatları daha çok ufkun kana bulandığı an
herşey bir yana yanıp kül olma hissi
ayrılığa koltuk değneğidir ölüm
kabuslu bir zehirdir sevmek durmamacasına
ölüme güvenerek yaşanmazdı bizim oralarda
kabuslarıma sürgün olunca
hiçbir sonda kalmadı izim
izimi sürebilen hiçkimsem yok çok yalnızım
çamurlaşan yazları sevmezdim bu yüzden
kış olmalıyım kimse göremesin birbirini
yağmurumdan kaçma
sarsın seni damlalarım
acının tarihinde adım
ölüm kadar saçma
paylaştığım ayrılığım
seninle kusursuz
kahve tadında şekerler yerdik
pencerende bizi anlatan aydınlık
saçlarında aklın gibi pırıl pırıl
ben senin imkansızlığına bile vurgun
saniyelerimi sana adarım bil yalvarırım
bana tattırdığın acıların güzelliğini bil
kahve rengi hüzünlerle gelir akşam kuşluğu
bana bir gün daha bağışlasan sevgilim n’olur
üzerimdeki bu salt haziran ağlayışlı boşluğu
gözlerimin havzasından bıraksam da olur
bırakmasam da
karışık ağrısı rüyada bile
incelmeye çabalı
dışarda odur kırma sesli
ve son güneşli pazar istiyor...
böyle sözcükleri de kırıp kırıp saklasam kışa...
çatılar da soluk
yağmuru gecikmiş bir şehirden fazla mutsuz
zamanıma bulutlarla renk oyunları yapmadan
fısıldamıyorum seni kendime...
çıplak dallar uzatıyor ya tanrı göğsüme




-
Öztürk Acun
Tüm YorumlarBravo öğretmenim. Başarılar diliyorum. Bir perde açılır biri kapanır.