yansın yolum yaksın alevler düşlerimi
gazetenin yırtığındaki kayıp imlâ
yitik kayıtsız gölgesiz göçüşlerimi
anla...anla sendeyim sensiz hâlâ
sen diyardan diyara ölümsüz vazgeçilmezlik
doğru düzgün konuşamadım caddelerle bugün
ilk akşam telaşıyla akıyordu genç bir kız
kendi hayallerinden çok tozunda sokağın
bunu ilk ben anladım
soluk soluğa bir başlamaksız sonlanışı
bencilliğin kör sarhoşluğunda nahoş
büyük bir suskuyla içine kapanmıştı ağlamak
okyanuslu atlaslara bakmakla geçmişti o yaz
kent kent dolaşan sokak çocuklu bir çizgi filmde
bulmuştum en çok kendimi
o ilk ayrılık gözyaşlarımın üzerinden çok sular aktı
o ilk umutlarımın üzerinden çok bulutlar geçti
mağlup olmuş orduların sessizliği seninle şarkımız.bense kavuşmalara öykünen son savaşçı.namludan çıkan son kurşun gibi.bir daha hiç yükselmemek üzere çekiliyor denizlerim.
şarkıların bölünüşü bir daha hiç haykırmamak üzere susuşudur belki hırçınlığımın.seni içimde öldüremedim affet beni.
sensiz akşamların yırtıcı yıldızsızlığı artık koymuyor desem de inanır mısın ki aşkım.yıllara inat koyu hülyaların içinde çocuklar gibi koşturuyorum hala ve dün gibi gözyaşlarımın tuzu.samimiyeti,sıcaklığı. bana hiç bakmayan bakışlarında gördüğüm an başlamanın aslında sonsuz bitiş olduğunu; hayallerindeki rengarenk uçurtmasını kaybetmiş bir çocuk kadar girdaplı, gerçeklerden kaçıp izbelere saklanan ve anılarının yorgunluğuna yenik düşen bir seyyah kadar yitik olduğumu duydum üşümüşlüğümün o eşsiz dürüstlüğünden.
yağmuru sevmiyorum artık. çünkü sen hiç olmadın gökkuşağının aldatıcı anlamında.ve bulutlar ağlamadı bizim için hiç.
batan güneşin kırılgan sedası olmuşum sanki
bağrıma yatırmışım kimsesiz sıkılgan tebessümünü
kaderim oluyorsun bir tuhaf türkülerde suskun
yanağında gamze nağmelerin gelişi dile
kirlenmek gibi birşey şiir akşamların ıssızlığında
başlayamam seslenmeye kalabalığım çok yürek sıkısı
masanın üzerine bırakılmış
bir bardak suda bırakıp izini
kuşlar üzerine yorumsuz bir düşe razı
dışarının soğuğuna yabancı bir kimlikle sıkıcı
tüm mavileri eski ve yarım
yalnızca kentler biriktirmiş sonrasına
ayaklarım sürüdü beynimi
kapısına çok odalı bir ilksizliğin
içerde kendine küsmüş ihanettir ağustos
dışarıdaysa şadırvanlarımız
eksik olmaz başımızdan umarsızlık gibi
kimi var
gülerek uzakları ağırlar
ayakları paslanmış iskelenin
kararmış yosunlarıyla oynayarak...
kimi var
kınalı iklimler bekledik
kokusunda tenimizin inadı
kıvırcık saçlı kızımın yeryüzü anlamıyla
bütün anlamlarıma bakışı gibi
naif hikayelerce uçarı...
nereye gidersem gideyim
Kırık Ayna
nolur topla sırlarını
kırılan aynamızın
umutlarımızın terini
yansımasını özlemlerimizin




-
Öztürk Acun
Tüm YorumlarBravo öğretmenim. Başarılar diliyorum. Bir perde açılır biri kapanır.