Kelebekler kadar ömrü olan şu fani bedende,
Ben kendimi kuşlar gibi uçarım sandım.
Daha o daracık kozamdan bile çıkamadan,
Özgürce daldan dala konarım sandım.
Üç günlük şu yalan dünyada,
Milyonlarca yaş döküldü mü hiç,
Gözünden gönlüne arada bir?
Parça parça düştü mü,
Keşkeler geçmişten bir bir?
Bırakıp gittin mi kendini,
İçimden ağlamak geliyor, ağlayamıyorum.
Sanki hüzün bir duvar, yıkamıyorum.
Ne zaman dertlere dalsam,
İçimdeki fırtınayı susturamıyorum.
Ağlamak kötü bir şey mi, neden saklanır?
Sensiz akan bir ırmağım geceden,
Dönüşü olmayan yola kırgınım.
Ağır geliyor mutluluk öteden,
Araya giren yıllara kırgınım.
Zaten iyi değilim çok zamandır,
Gündelik telaşlar arasında,
Zaman yitip gider dünümden.
Her Allah’ın günü bir düğüm boğazımda,
Günler aylara bağlanır, sen habersizken.
Alıp götürür seni bilmediğin yerlere,
Bahtımı üfledi o ince, o hilekâr rüzgâr;
Pastırma yazlarının o meşhur aldanışıyla...
Erken indi ömrüme akşam karanlığı;
Belli belirsiz, o darmadağın duygularla.
Kayalar sarp ve amansız, yolcu bin yıllık yorgun;
Ne zaman bir sokakta adımlarını duysam,
Kaldırımlar çatırdar, taşlar incinirdi.
Bir gölge düşerdi pencereme ansızın,
O gölge seninle, hayalinle demlenirdi.
Denizler taşardı iliklerime,
Sözlerimi baştan sona işitin,
Tarihin Altay Dağları’ndan geldim.
Fütuhat duygusu şanlı Türklerin,
Eyer, gem ve üzengi delisiyim.
At üzerinde devlet kuran çılgın,
Sonsuzluğa uzanan dakikaların içinde,
Hayatın derinliklerine atıldı düşler.
Derin bir hüzne battı o sözlerin,
Eski bir taş gibi, daha da dibe çeker.
Bir anlık yaşamda, bin yıllık pişmanlık...
Dizime kapanmaz yaralar açtın,
Belim dertten doğrulmaz, kömür gözlüm.
Sana hasret, sana vurgun bıraktın,
İki yalnız damlayla, kömür gözlüm.
Bu ayrılık bağrımda ateş oldu;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!