Her sabah bu şehre biraz daha geç uyanıyorum.
Sanki bütün sokaklar senden önce gözlerini açıyor.
Ben ise cebimde yarım kalmış bir limanla dolaşıyorum;
Adını içimden geçirince, kıyıya yanaşıyor bütün yalnızlıklar.
Cebimde gümüş saatim yok, yakamda bayram çiçeği de.
Avuçlarımda sadece o taze susamın kokusu,
İçimde ise vapur düdüklerine karışan o eski, o geçmeyen heves.
Bilirsin, ben öyle yüksek perdeli, süslü laflardan pek anlamam.
Benim sevdam,
balıkçı ağının sık ilmeklerine takılı kalmış,
gümüş rengi bir sabah serinliğinden ibaret.
Sana yıldızları indireceğim diyemem, yıldızlar yerinde kalsın.
Hem bu şehrin isi, pası bulaşmışken ellerime, dokunsam kirletirim onları.
Sana ancak,
vapur iskeleye yanaşırken rıhtıma vuran o tok sesteki güveni verebilirim.
Galata'nın o yorgun basamaklarına oturalım istiyorum.
Hayatın pahalılığını, dünyanın kahrını değil de, martıların o anlamsız neşesini konuşalım.
Sen bir gülsen,
Sirkeci'de saati bozuk ne kadar dükkân varsa çalışmaya başlasın,
eskiciler bütün o ağır kederleri bedavaya toplasın kapı önlerinden.
Ben de cebimdeki o son sigarayı, senin o aydınlık yüzüne bakarak yakayım.
Ayakkabısının ökçesi aşınmış bir hayatın, en neşeli istifasıyım sana bakarken.
Galatasaray Lisesi'nin önünde birini beklemek değil bu.
Gelmeyeceğini adın gibi bilsen bile, o sokağın kokusundan vazgeçememek.
Öyle bir inat.
Geldin ve pencere kenarındaki o küskün saksı bile dile geldi sanki.
Şimdi hangi gemiye binsem, dümenci rotayı senin gülüşüne kırıyor.
Hangi meyhaneye girsem, kadehler senin o dilsiz masumluğuna kalkıyor.
Belediye otobüsünün camına başını yaslayıp, yolu hiç bitmesin isteyen o çocuk gibiyim.
İçimi yakan asfaltın sıcağı falan değil.
Senin o "günaydın" deyişindeki, içime ferahlık veren o tarif edilemez hâlin.
Bak, hava kararıyor yine.
Sokak lambaları bir bir uyanıyor, insanlar kendi dertlerine, ekmeklerine dönüyor.
Ben ise hâlâ, hiçbir mısraya tam sığmayan o dağınık hâlimle,
senin o mütevazı krallığında, adresten muaf bir sürgünüm.
Sana dünyamsın demek, yorgun bir küreye haksızlık olur.
En iyisi seni,
Haliç'in kıyısında paslı bir sandalyeye iliştirip,
simidimin son parçasını bir martıyla bölüşürken, o sessiz gerçeklikte seveyim.
Adın hiçbir manşete sığmasın, sadece avuçlarımın terinde kalsın o gizli dua.
Yağmurun kokusu susama karıştı bak, kaldırımların siyahında senin izin var.
Ben öyle büyük vaatlerin adamı değilim,
laf kalabalığı yapmam.
Hayata karşı en büyük kafa tutuşum,
senin atkını düzeltirken o titreyen parmak uçlarımın telaşıdır.
Evin yolunu bilerek kaybetmek, her çıkmaz sokağın sonunda yine sana çarpmaktır seni sevmek.
Eğer bir gün bu şehrin ışıkları yorulur da sönerse Karaköy'ün ara sokaklarında,
gülüşünden bir kıvılcım çıkar, ortalık bayram yerine dönsün.
Çünkü seni sevmek, eski bir ceketin cebinde unutulan o bozuk para sevinci değil,
kaybedilen ne varsa sende yeniden bulmanın o muazzam inadı.
Bana nerelisin diye sorsalar, seni gösterip buralıyım demek gibi.
Hatta daha fazlası;
senin kalbinde, kimliksiz ve kayıtsız bir ömür sürmek gibi.
Kayıt Tarihi : 30.07.2026 20:39:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Cebimdeki Liman ve Sen, sevdiği insanı bir liman gibi içinde taşıyan, nereye giderse gitsin aslında hep aynı kıyıya dönen bir adamın şiiridir. Çünkü bazen insanın gerçek memleketi, doğduğu yer değil; kalbinin huzur bulduğu tek insandır. Bahtiyar...




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!