Sonbaharın sarıya çalan ışıkları, şehrin eski taş binalarının yüzüne yorgun bir akşam hüznü serpiyordu. Kaldırımlarda biriken kuru yapraklar, insanların telaşlı adımları altında ezilirken ince bir hışırtı bırakıyordu geriye. O gün bir eğitimci olmam hasebi ile belediyenin işçi alım mülakat komisyon başkanlığını yapmak üzere belediye binasına gittim. Mülakat salonunda tüm komisyon üyeleri yerini almış hazır bekliyorlardı. İş görüşmeleri için onlarca genç, belediyenin önünde sıraya dizilmişti. Her yüz başka bir hikâye taşıyordu; kimisinin gözlerinde umut, kimisinin bakışlarında korku, kimisinin dudaklarında ezberlenmiş cümleler vardı.
Ben ise mülakat salonunun geniş camından dışarıyı izliyordum. Yağmur yağmaya hazırlanıyordu. Gökyüzü, içine attığı bütün sıkıntıları birazdan şehrin üzerine boşaltacakmış gibi ağırdı.
Kapı hafifçe tıklandı.
“Girebilir miyim efendim?” dedi genç bir ses.
Başımı kaldırdım.
İçeriye yirmili yaşlarının başında bir delikanlı girdi. Üzerindeki elbiseler eskimişti ama tertemizdi. Ayakkabıları yeni değildi. İnsan bazen birinin yoksulluğunu değil, o yoksulluğa rağmen gösterdiği emeği görür. İşte o gençte tam da bu vardı.
Yorgun, semaha duran güneş,
Firuze akşamların serin demlerinde.
Dilimde yağmurlu, solgun kelimeler,
Sonbahar, hüzün yurdudur belki de.
Şiirler yazmak isterdim bahara eş
Kavs-ı kuzeh renklerinde,
Bu sabah içimde
Bir yürüyüşe çıktım
ta çocukluğumun
sokaklarına indim
Kanatları ateşten
Kelebeğin rüyası ,
Sıra sıra gelincik tarlası,
Bal yapamazki eşek arısı.
Islık çalıyor,
Bilinmeyen bir makamda
İlişkilerde "Cephe" Seçimi
İnsan ömrü, doğası gereği inişli çıkışlı bir yolculuktur. Bu yolculukta yanımıza aldığımız yol arkadaşı, sadece günümüzü değil, karakterimizin ve geleceğimizin rengini de belirler. İlişkileri tanımlarken kullanılan o kadim ayrım, aslında sevginin de ötesinde, iki insanın bir "ekip" olup olamadığını sorgular: Hayata karşı omuz omuza duranlar mı, yoksa hayatın karmaşası içinde birbirine cephe alanlar mı?
1. "Biz" Olmanın Gücü: Hayatla Mücadele Edenler
Birinci gruptaki çiftler için ilişki, bir sığınak değil, bir güç birliğidir. Onlar için dış dünya; ekonomik sıkıntılar, kariyer kaygıları, toplumsal beklentiler veya ani krizlerle dolu, aşılması gereken engebeli bir arazidir. Ancak onlar bu araziyi tek başlarına geçmeye çalışmazlar.
Bu çiftlerin sırrı "biz" bilincidir. Bir sorun kapıyı çaldığında, birbirlerinin gözlerine bakarak "Bu sorunla nasıl başa çıkarız?" diye sorarlar. Birbirlerini yargılamaz, birbirlerini suçlamazlar. Aksine, partnerinin zayıf olduğu yerde diğeri güç olur; birinin yorulduğu yerde diğeri bayrağı devralır. Onlar için hayat, yenilmesi gereken bir düşman değil; birlikte keşfedilmesi, düzeltilmesi ve üzerine inşa edilmesi gereken bir yapıdır. Bu çiftler, zorlukların arasında bile birbirlerine şefkatle tutunarak, o zorlukları birer "olgunlaşma fırsatına" dönüştürmeyi başarırlar.
2. "Sen" ve "Ben" Çatışması: Eşiyle Mücadele Edenler
İlkokul üçüncü sınıfa yeni başlamıştım. O yaşta bir çocuğun dünyası, öğretmeninin sesiyle şekillenir, bakışıyla genişler, sevgisiyle güven bulur. Oysa biz, birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar geçen sürede dört öğretmen değiştirmiş, hiçbirine kök salacak kadar alışamamıştık. Her gelen biraz umut, her giden biraz eksiklik bırakıyordu içimizde. Sınıfımız, sürekli yarım kalan bir hikâyeye benziyordu.
İkinci dönemin başında kapı bir kez daha açıldı. İçeri giren kadın, sanki sınıfın havasını değiştirmişti. Zarif, ince yapılı, uzun boylu… Omuzlarına dökülen saçları, beyaz teni ve dudağının üstündeki küçük ben, onu ilk bakışta aklımıza kazımıştı. Dizlerine kadar uzanan çizmeleriyle sınıfa doğru yürürken, biz çocukların gözünde bir öğretmenden çok bir masal kahramanı gibiydi.
Tahtaya adını yazdı: Şengül Öğretmen. “Ben İzmir’in Tire ilçesinden geldim,” dedi yumuşak ama kendinden emin bir sesle. “Sizler benim ilk göz ağrılarımsınız.” O an, içimizde bir şeyler filizlenmişti. Belki de ilk kez bir öğretmen, bizi yalnızca öğrenci olarak değil, birer emanet gibi görüyordu.
Yoklama sırasında sesimizi, adımızı, varlığımızı tek tek tanıdı. Sonra sınıfa dönüp sordu: “Bu sınıfın başkanı kim?” İlhami ayağa kalktı. “ seni kim seçti?” diye sordu. İlhami “Önceki öğretmenimiz seçti.” dedi. Şengül Öğretmen’in gözlerindeki ifade değişmişti. “Böyle olmaz çocuklar,” dedi. “Temsil etmek, seçilmeyi gerektirir. Seçim ise adaletle olur.” O gün ilk kez demokrasiyle tanıştık. Tahtaya çıkan dört çocuktan biri bendim. Yüzümüz tahtaya dönükken, arkamızda yükselen küçük parmaklar aslında bize sorumluluğun ne demek olduğunu fısıldıyordu. Oylama bittiğinde sınıf başkanı seçilmiştim. Ama asıl kazandığım şey bir unvan değil, güven duygusuydu.
Teneffüste soluğu duvara asılı haritanın önünde aldım. Parmaklarım, Türkiye’nin batısına doğru uzun bir yolculuğa çıktı. İzmir’i, sonra Tire’yi bulduğumda, öğretmenimizin ne kadar uzaklardan geldiğini anladım. O an, bir insanın başka çocukların hayatına dokunmak için ne kadar yolu göze alabileceğini düşündüm.
O gün öğretmen, okul çıkışında beni yanına çağırdı. Birlikte bakkala gittik. Aldığı birkaç temizlik malzemesi ve bir ot süpürgesiyle yeni evine doğru yürüdük. Ev dediği yer; kerpiç duvarlı, toprak damlı, mütevazı bir yapıydı. İçeri girdiğimizde yoksulluk değil, düzen ve emek kokuyordu. Bir odada somya, küçük bir masa, iki sandalye… Ortada solgun bir halı, köşede kuzineli soba… Pencere kenarındaki küçük kitaplık ise o evin en zengin köşesiydi. “Elimden tutup kitaplığa götürdü.” “İstersen buraya gelip okuyabilirsin,” dedi. “Kitaplar paylaşıldıkça çoğalır.” O an uzattığı kurabiye bile bu teklif kadar tatlı gelmemişti. Çünkü o, karnımızı değil zihnimizi doyurmayı öğretiyordu.
Ne garip bir yer bu dünya
Hep kanar hep aldanırsın
Ne garip bir yer bu dünya
Bir dünya insan içinde
İnsan ararsın....
Sen yüreğime düşen kar tanesi
Sen Sevda şiirimin gizli öznesi
Sen bir efsun bir tütsü
Bir intihar teşebbüsüydü
Gözlerinin gözlerime değmesi
İşte eylül
Günler başladı kısalmaya
Ömrüm gibi ömrüm gibi
Işte eylül
Esiyor deli rüzgar
Senin gibi senin gibi




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!