Şehrin en gürültülü caddesinde, her gün binlerce insanın aceleyle basıp geçtiği eski bir kaldırım çatlağı vardı. İnsanlar başlarını telefonlarından kaldırmaz, adımlarını bir yerlere yetiştirme telaşıyla atarlardı. Kimse aşağıya, o daracık, karanlık taş aralığına bakmazdı.
Oysa orada, haftalar önce rüzgarın bıraktığı minik bir tohum saklıydı. Üzerine basan ağır botlara, egzoz dumanlarına ve susuz geçen günlere rağmen o tohum pes etmedi. Betonun soğukluğuna inat, toprağın derinliklerine doğru incecik ama kararlı kökler uzattı. Çünkü biliyordu; yaşamak, sadece en uygun koşullarda değil, en imkansız görünen anlarda bile yönünü yukarıya çevirebilmekti.
Güneşin Doğuşu
Mevsim dönüp de bahar yüzünü gösterdiğinde, o karanlık çatlaktan ani bir parıltı yükseldi. Küçük bir karahindiba, yapraklarını iki yana açarak güneşe selam durdu. İlk açtığı günler, caddenin tüm gri kasvetini dağıtacak kadar parlak, göz alıcı bir sarıya bürünmüştü. Kaldırımdan sızan o küçük ışık parçası, sanki gökyüzündeki devasa güneşin yeryüzüne düşmüş minik bir kopyası gibiydi.
Bir sabah, hayatın yükünden omuzları çökmüş genç bir adam oradan geçiyordu. Gözü gayriihtiyari o sarı çiçeğe takıldı. Herkesin koparıp atmak istediği, basıp geçtiği bir "yabani ot", şehrin kalbinde inatla parıldıyordu. Adam durdu, derin bir nefes aldı ve kendi kendine fısıldadı:
Ne büyük hüsrandır
Yaşamak varken
Ölüme sarılmak
Ne büyük hüsrandır
Vuslat varken
Bizim ilçemizde mevsimler, doğanın sert kanunlarıyla hüküm sürerdi; bahar nazlı bir misafir gibi geç gelir, kış ise kapıda bitiveren davetsiz bir ev sahibi gibi erkenden yerleşirdi. Çoğu zaman ilkbahar ile sonbaharın o ince tınısı arada kaynar gider; bahar tadında yaşanmaya çalışılan kısa bir yazın ardından, daha yapraklar sararmaya fırsat bulamadan kışın beyaz örtüsü üzerimize çökerdi.
Yazın sıcağında bile dağların kalbinden süzülüp gelen kaynak suları, sanki erimiş bir buz kütlesi gibi akardı. O suların altına elinizi uzattığınızda, daha parmak uçlarınız ıslanmadan buz kesilirdiniz. Çocukluk heyecanıyla arkadaşlarımızla buz gibi suyun başına dizilir, ayaklarımızı aynı anda o soğuk sulara daldırırdık. Bir dayanıklılık yarışı başlardı aramızda; lakin bu meydan okuma en fazla kırk beş saniye sürerdi. O an ayaklarınızın soğuktan değil de, keskin bir testereyle biçiliyormuşçasına sızladığını hissederdiniz. Soğutulması için suyun bağrına bırakılan karpuzlar, o ayaza dayanamayıp bir cam misali ortadan ikiye çatlardı.
Bu sert coğrafyada kış ne kadar uzun ve acımasızsa, o kısa yazlar da bir o kadar kıymetli ve tadına doyulmazdı. Arada bir heyecanla izlenen at yarışlarında çıkan küçük hırçınlıkları bir kenara bırakırsak, insan ilişkilerinde kadim bir zarafet, komşuluklarda ise sarsılmaz bir hukuk vardı. İnsanların kalpleri birbirine sevgi ve saygıyla mühürlenmişti. Düğünlerin neşesi de, taziyelerin kederi de tek bir sofrada paylaşılırdı. O inanılmaz dayanışma ruhuyla herkes, bir başkasının yükünü omuzlamak için adeta birbiriyle yarışırdı.
Doğanın soğuğuna inat, insan sıcaklığının hüküm sürdüğü unutulmaz bir devirdi o günler. Uzun ve çetin geçen kış aylarının ardından gelen o kısa yaz ise adeta bir ödül gibiydi; her anı kıymetli, her günü dolu dolu yaşanırdı.
İnsan ilişkileri içtenliğin ve samimiyetin en güzel örneklerini taşırdı. Komşuluk hakkı gözetilir, insanlar birbirine sevgi ve saygıyla yaklaşırdı. Düğünlerde sevinçler çoğalır, taziyelerde acılar paylaşılırdı. Böylesi zamanlarda ortaya çıkan dayanışma görülmeye değerdi; herkes elinden gelenin en iyisini yapar, kimseyi yalnız bırakmamaya özen gösterirdi.
İlçede yaşam, çoğu zaman zorluklarla iç içe ilerlerdi. İnsanlar geçimlerini genellikle sınırın öte yakasıyla kurdukları kaçak ticaretten ve hayvancılıktan sağlarlardı.
Bana kastın ne Allahını seversen,
Gecenin üçünde aklımda işin ne?
Dönüp dolaşıp düşüyorsun şiirlerime...
Bir mülteci gibiyim
yaşadığım bu yerde
Sokaklar bir garip
herkes yabancı sanki
Kaybolmuşum içimin
karanlık dehlizlerinde ...
Bugün kendine bir iyilik yap,
Dokun kırda açan bir çiçeğe,
Selam ver hiç tanımadığın birine,
Eşlik et söylenen bir türküye,
Uzaktaki bir arkadaşını ara,
Ben
Keyfim
Ve keyfimin kahyası
Okunacak bir kaç kitap
Yazdığım şiirler
Arada bir baktığım albüm
Kibirin Gürültüsü ve Vakurun Sessizliği
Hayatın karmaşası içinde, insanoğlunun kendine biçtiği kıyafetler vardır. Kimi bu kıyafeti dışarıdan gelen alkışlarla süslemek ister, kimi ise kendi iç dünyasının sükûnetiyle diker. İnsan ruhunun en çok sınandığı, en çok karıştırıldığı ve nihayetinde birbirine en çok zıt düşen iki kavram ise kibir ve vakur duruştur.
Kibir, aslında bir tür çığlıktır. İnsanın kendi boşluğunu, başkalarını basamak yaparak doldurma çabasıdır. Kibirli olan, sürekli bir "ben" aynasının karşısındadır; ancak bu aynada gördüğü şey gerçek kendisi değil, korkularını gizlemek için inşa ettiği o sahte ve devasa gölgedir. Dışarıdan bakıldığında bir heybeti varmış gibi görünse de, aslında temeli oldukça zayıftır. Başkalarının takdirine, onayına ve bazen korkusuna muhtaçtır. Eğer o onay kesilirse, o kule anında yıkılmaya mahkûmdur. Kibir, bir zırh sanılır ama aslında kişiyi içten içe kemiren, ruhunu daraltan ve insanı yalnızlığın soğuk duvarlarına hapseden bir hapistir.
Vakur duruş ise, dış dünyanın gürültüsünden uzak, kendi içindeki merkezin sağlamlığıdır. Vakur olan, kimseye bir şey kanıtlama derdinde değildir. O, ağaçların en yaşlısı ve en görkemli olanı gibidir; ne rüzgâra karşı gereksiz bir direnişle titrer ne de köklerinden vazgeçer. Vakur insan, kendi değerinin, hatasının ve doğrularının farkındadır. Sessizdir, çünkü gürültüye ihtiyacı yoktur; mesafelidir, çünkü kendi sınırlarını korumayı, başkalarını küçümsemekten daha yüce bir erdem olarak görür.
Vakur, bir duruş estetiğidir. Kibirli insan bir odaya girdiğinde "ben geldim" diye haykırırken, vakur insan odaya girdiğinde, duruşuyla "ben buradayım" der ve sessizliğiyle odanın atmosferini değiştirir.
Son tahlilde, kibir insanı küçülten bir büyüklük sanrısı; vakur ise insanı yücelten bir sadelik hakikatidir. Kibir, dışarının rüzgârıyla savrulmaya mahkûmken; vakur, kendi içindeki dinginliğin limanında, fırtınalara rağmen sarsılmadan kalabilme sanatıdır.
Hep vakitsiz secdeye kapılmamızı istediler.
oysaki; vakit kıyam vaktiydi...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!