Bizim ilçemizde mevsimler, doğanın sert kanunlarıyla hüküm sürerdi; bahar nazlı bir misafir gibi geç gelir, kış ise kapıda bitiveren davetsiz bir ev sahibi gibi erkenden yerleşirdi. Çoğu zaman ilkbahar ile sonbaharın o ince tınısı arada kaynar gider; bahar tadında yaşanmaya çalışılan kısa bir yazın ardından, daha yapraklar sararmaya fırsat bulamadan kışın beyaz örtüsü üzerimize çökerdi.
Yazın sıcağında bile dağların kalbinden süzülüp gelen kaynak suları, sanki erimiş bir buz kütlesi gibi akardı. O suların altına elinizi uzattığınızda, daha parmak uçlarınız ıslanmadan buz kesilirdiniz. Çocukluk heyecanıyla arkadaşlarımızla buz gibi suyun başına dizilir, ayaklarımızı aynı anda o soğuk sulara daldırırdık. Bir dayanıklılık yarışı başlardı aramızda; lakin bu meydan okuma en fazla kırk beş saniye sürerdi. O an ayaklarınızın soğuktan değil de, keskin bir testereyle biçiliyormuşçasına sızladığını hissederdiniz. Soğutulması için suyun bağrına bırakılan karpuzlar, o ayaza dayanamayıp bir cam misali ortadan ikiye çatlardı.
Bu sert coğrafyada kış ne kadar uzun ve acımasızsa, o kısa yazlar da bir o kadar kıymetli ve tadına doyulmazdı. Arada bir heyecanla izlenen at yarışlarında çıkan küçük hırçınlıkları bir kenara bırakırsak, insan ilişkilerinde kadim bir zarafet, komşuluklarda ise sarsılmaz bir hukuk vardı. İnsanların kalpleri birbirine sevgi ve saygıyla mühürlenmişti. Düğünlerin neşesi de, taziyelerin kederi de tek bir sofrada paylaşılırdı. O inanılmaz dayanışma ruhuyla herkes, bir başkasının yükünü omuzlamak için adeta birbiriyle yarışırdı.
Doğanın soğuğuna inat, insan sıcaklığının hüküm sürdüğü unutulmaz bir devirdi o günler. Uzun ve çetin geçen kış aylarının ardından gelen o kısa yaz ise adeta bir ödül gibiydi; her anı kıymetli, her günü dolu dolu yaşanırdı.
İnsan ilişkileri içtenliğin ve samimiyetin en güzel örneklerini taşırdı. Komşuluk hakkı gözetilir, insanlar birbirine sevgi ve saygıyla yaklaşırdı. Düğünlerde sevinçler çoğalır, taziyelerde acılar paylaşılırdı. Böylesi zamanlarda ortaya çıkan dayanışma görülmeye değerdi; herkes elinden gelenin en iyisini yapar, kimseyi yalnız bırakmamaya özen gösterirdi.
İlçede yaşam, çoğu zaman zorluklarla iç içe ilerlerdi. İnsanlar geçimlerini genellikle sınırın öte yakasıyla kurdukları kaçak ticaretten ve hayvancılıktan sağlarlardı.
Bana kastın ne Allahını seversen,
Gecenin üçünde aklımda işin ne?
Dönüp dolaşıp düşüyorsun şiirlerime...
Bir mülteci gibiyim
yaşadığım bu yerde
Sokaklar bir garip
herkes yabancı sanki
Kaybolmuşum içimin
karanlık dehlizlerinde ...
Bugün kendine bir iyilik yap,
Dokun kırda açan bir çiçeğe,
Selam ver hiç tanımadığın birine,
Eşlik et söylenen bir türküye,
Uzaktaki bir arkadaşını ara,
Ben
Keyfim
Ve keyfimin kahyası
Okunacak bir kaç kitap
Yazdığım şiirler
Arada bir baktığım albüm
Kibirin Gürültüsü ve Vakurun Sessizliği
Hayatın karmaşası içinde, insanoğlunun kendine biçtiği kıyafetler vardır. Kimi bu kıyafeti dışarıdan gelen alkışlarla süslemek ister, kimi ise kendi iç dünyasının sükûnetiyle diker. İnsan ruhunun en çok sınandığı, en çok karıştırıldığı ve nihayetinde birbirine en çok zıt düşen iki kavram ise kibir ve vakur duruştur.
Kibir, aslında bir tür çığlıktır. İnsanın kendi boşluğunu, başkalarını basamak yaparak doldurma çabasıdır. Kibirli olan, sürekli bir "ben" aynasının karşısındadır; ancak bu aynada gördüğü şey gerçek kendisi değil, korkularını gizlemek için inşa ettiği o sahte ve devasa gölgedir. Dışarıdan bakıldığında bir heybeti varmış gibi görünse de, aslında temeli oldukça zayıftır. Başkalarının takdirine, onayına ve bazen korkusuna muhtaçtır. Eğer o onay kesilirse, o kule anında yıkılmaya mahkûmdur. Kibir, bir zırh sanılır ama aslında kişiyi içten içe kemiren, ruhunu daraltan ve insanı yalnızlığın soğuk duvarlarına hapseden bir hapistir.
Vakur duruş ise, dış dünyanın gürültüsünden uzak, kendi içindeki merkezin sağlamlığıdır. Vakur olan, kimseye bir şey kanıtlama derdinde değildir. O, ağaçların en yaşlısı ve en görkemli olanı gibidir; ne rüzgâra karşı gereksiz bir direnişle titrer ne de köklerinden vazgeçer. Vakur insan, kendi değerinin, hatasının ve doğrularının farkındadır. Sessizdir, çünkü gürültüye ihtiyacı yoktur; mesafelidir, çünkü kendi sınırlarını korumayı, başkalarını küçümsemekten daha yüce bir erdem olarak görür.
Vakur, bir duruş estetiğidir. Kibirli insan bir odaya girdiğinde "ben geldim" diye haykırırken, vakur insan odaya girdiğinde, duruşuyla "ben buradayım" der ve sessizliğiyle odanın atmosferini değiştirir.
Son tahlilde, kibir insanı küçülten bir büyüklük sanrısı; vakur ise insanı yücelten bir sadelik hakikatidir. Kibir, dışarının rüzgârıyla savrulmaya mahkûmken; vakur, kendi içindeki dinginliğin limanında, fırtınalara rağmen sarsılmadan kalabilme sanatıdır.
Hep vakitsiz secdeye kapılmamızı istediler.
oysaki; vakit kıyam vaktiydi...
Sonbahardı, İspiriz Dağı’ndan esen rüzgâr ağaçların dallarını sallıyor, ağaçlardan kopan yapraklar sağa sola savruluyordu. Yapraklar özgürlüklerine kavuşmak için sanki rüzgârı bahane ediyor, küçük bir esintide uçup gidiyorlardı. Sıcak günler yavaş yavaş etkisini kaybediyor gündüz ile gece arasındaki sıcaklık farkı giderek yükseliyordu. Göç eden kuşlar gökyüzünü kara bir bulut gibi kaplıyordu. Yaylalara çıkan aileler ilçe merkezine dönmeye başlamışlardı. Sokaklarda caddelerde sürü sürü koyunlar görmek mümkündü.
Korali Amca kulübesinin önünde harıl harıl çalışıyor, bir içeri girip bir dışarı çıkıyordu. Ağaçtan yapılma kulübe, Korali Amca’nın ekmek teknesiydi. Gerçek ismi Abdullah Burgaz’dı. Bir Kore Gazi’siydi. Bu yüzden yakınları ona Koreli lakabını takmışlardı. Koreli lakabı zamanla Korali ’ye dönüşmüştü. Bu lakap ilçede öyle benimsenmişti ki Abdullah ismi unutulmuştu. Bir seferinde “ülkem için bin canım olsa feda ederim ama hiç bilmediğim bir ülkeye kimin çıkarı için gittiğimi ve neden savaştığımı anlamış değilim. Ölenler, yaralananlar, kaybolanlar... Ne için kim için ölmüşlerdi” demesi çok ilgimi çekmişti. Korali Amca, küçük kulübesinde kendi eliyle yontup yaptığı kazma, kürek, tırpan, orak sapları ile “berfing” ismi verilen kar kürekleri satardı. Ayrıca Başkale ve Yeni Köprü arasında ki dağlarda kendiliğinden yetişen ekşi elma, armut, kayısı, yumuşan gibi yaban meyveleri ile çeşitli pancarlar, uşkun ve mantar satar, ekmek parası kazanırdı. Çarşıda bir kavga çıktığında herkes bu kulübeye doğru koşar, Korali Amca’nın kazma ve kürek saplarını kapardı. Korali Amca bundan büyük üzüntü duyardı. Büyük bir savaş gören ve bu savaşta gazi olarak dönen Korali Amca Savaştan ve kavgadan nefret ederdi…
Korali Amca, kışa hazırlık için kar küreklerini kulübesinin önünde sergiliyordu. Babam, elimden tutmuş çarşıda gezdiriyordu. Dükkanların önünden geçerken kapıdakilere selam veriyor onlar da ayağa kalkıyor ellerini göğüslerinin üstüne koyarak büyük bir hürmetle selamına karşılık veriyor ve çay içmek için içeriye davet ediyorlardı. Babam, davetleri büyük bir nezaketle geri çeviriyor, “benim delikanlıya bir sürprizim var, daha sonra çayınızı içerim” diyordu. Delikanlı derken beni işaret ettiği gözümden kaçmamıştı. İçimi büyük bir heyecan kaplamıştı. Acaba beni nasıl bir sürpriz bekliyordu diye… Sürprizle ilgili düşüncelere dalarken Korali Amca’nın seslenmesi ile babam onun küçük kulübesine yönelmişti.. Birçok kişinin çay ikram etme teklifini ret eden babam, Korali Amca’ya hayır diyememişti. Korali Amca kendi elleriyle yaptığı iki küçük oturağı ve minik bir sehpayı kulübenin önüne koydu. Birinin üstüne küçük bir minder koyup babamın oturmasını istedi. Babam oturdu. Korali Amca saçlarımı okşadı. Kafamın tam tepesinden öpüp “sen de buraya otur” diyerek küçük oturağı işaret etti. Tam oturacağım sırada yan tarafta telis dediğimiz torbaların içinde satışa sunulan yabani ekşi elmalara doğru götürdü beni. “Bunlardan ister misin?” dedi. Evet veya hayır dememe fırsat vermeden bir avuç alıp kadife pantolonumun ceplerine koydu. “Ooo pantolonun da ne kadar güzelmiş” dedi. Evet, bu pantolonum çok güzeldi ve en sevdiğim pantolonumdu. Hem arkasında da iki cebi vardı hem de tek başıma yürürken bacaklarım birbirine değdiğinde kadife pantolonum farklı bir melodiyi andıran bir ses çıkarıyordu ve bu çok hoşuma gidiyordu. Diğer pantolonlarım kumaş olduğundan bu sesi çıkaramıyorlardı. Ben ekşi elmaları yerken, babamla Korali Amca çay içmeye başlayıp derin bir muhabbete dalmıştılar… Mevzu yine aynıydı, Kore Savaşı…
Bir kara trenin vagonları gibi,
Peş peşe ve gürültülü,
Geçip giden günler sonrası
Sessizlik.
Düşe kalka seğirten,
Akşam sonrası bir yalnızlık.
Son sigaram
Bitmemiş şiirim
Mehtaplı gecem
Söylenmemiş türküm
Kır çiçeğim...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!