Eylemsiz Mucize Olmaz: İlahi Nizamda Emek ve Gayretin Sırrı
İlahi kudretin sınırı yoktur; Allah dileseydi mucizeleri bir "Ol" emriyle, kulun hiçbir katkısına gerek kalmaksızın doğrudan ve en kısa yoldan gerçekleştirebilirdi. Hz. Meryem’e taze hurmaları ikram etmek için ağacı silkelemesini buyurması, Hz. Musa’ya asasını denize vurmasını emretmesi, Hz. Nuh’a günlerce süren bir gemi inşa ettirmesi ve Hz. Hacer’in (sarıya/Hacer validemizin) topuğunu yere vurarak Zemzem’e ulaşması, ilahi iradenin işleyiş mekanizmasını gözler önüne seren en büyük delillerdir.
Necm Suresi 39. ayette buyurulduğu gibi, "İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır." Allah, kullarını sadece dua eden, bekleyen ve tembellik eden varlıklar olarak yaratmamıştır. O, insanın potansiyelini ortaya çıkarmasını, iradesini harekete geçirmesini ve kaderin çarkını kendi alın teriyle döndürmesini diler. Mucize, kulun gayretinden sonra gelen ilahi bir lütuftur; gayretin kendisini ortadan kaldırmaz, aksine onu taçlandırır.
Ağacı sallayan Hz. Meryem olmasaydı, belki o hurmalar dökülmeyecekti. Geminin tahtalarını tek tek çakmayan Hz. Nuh olmasaydı, tufan dalgaları arasında bir kurtuluş umudu olmayacaktı. Asayı taşa veya suya vurmayan bir Musa tasavvur edilemez. Buradaki en büyük hikmet, kulun eyleminin, ilahi rahmeti celbeden birer anahtar rolü oynamasıdır. Allah insana akıl, kol, bacak ve irade vermiştir; bu nimetlerin hakkı ise onları harekete geçirmektir.
Hayatın akışında da durum bundan farksızdır. Rızık Allah’tandır ancak kuldan gayret beklenir. Şifa Allah’tandır ancak hekime gitmek, ilaç aramak insanın payına düşen adımdır. Beklemek ve sadece istemek ruhu köreltirken; çabalamak, ter dökmek ve yola koyulmak insanı hem maddeten hem de manen olgunlaştırır.
Rabbin bizden beklediği, sonuç ne olursa olsun o yolda yürümemiz, elimizden gelen gayreti göstermemizdir. Zira asıl kıymetli olan, ulaşılan netice değil, o neticeye varıncaya kadar sarfedilen emeğin ve dökülen alnı terinin kendisidir.
İlkokul üçüncü sınıfa yeni başlamıştım. O yaşta bir çocuğun dünyası, öğretmeninin sesiyle şekillenir, bakışıyla genişler, sevgisiyle güven bulur. Oysa biz, birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar geçen sürede dört öğretmen değiştirmiş, hiçbirine kök salacak kadar alışamamıştık. Her gelen biraz umut, her giden biraz eksiklik bırakıyordu içimizde. Sınıfımız, sürekli yarım kalan bir hikâyeye benziyordu.
İkinci dönemin başında kapı bir kez daha açıldı. İçeri giren kadın, sanki sınıfın havasını değiştirmişti. Zarif, ince yapılı, uzun boylu… Omuzlarına dökülen saçları, beyaz teni ve dudağının üstündeki küçük ben, onu ilk bakışta aklımıza kazımıştı. Dizlerine kadar uzanan çizmeleriyle sınıfa doğru yürürken, biz çocukların gözünde bir öğretmenden çok bir masal kahramanı gibiydi.
Tahtaya adını yazdı: Şengül Öğretmen. “Ben İzmir’in Tire ilçesinden geldim,” dedi yumuşak ama kendinden emin bir sesle. “Sizler benim ilk göz ağrılarımsınız.” O an, içimizde bir şeyler filizlenmişti. Belki de ilk kez bir öğretmen, bizi yalnızca öğrenci olarak değil, birer emanet gibi görüyordu.
Yoklama sırasında sesimizi, adımızı, varlığımızı tek tek tanıdı. Sonra sınıfa dönüp sordu: “Bu sınıfın başkanı kim?” İlhami ayağa kalktı. “ seni kim seçti?” diye sordu. İlhami “Önceki öğretmenimiz seçti.” dedi. Şengül Öğretmen’in gözlerindeki ifade değişmişti. “Böyle olmaz çocuklar,” dedi. “Temsil etmek, seçilmeyi gerektirir. Seçim ise adaletle olur.” O gün ilk kez demokrasiyle tanıştık. Tahtaya çıkan dört çocuktan biri bendim. Yüzümüz tahtaya dönükken, arkamızda yükselen küçük parmaklar aslında bize sorumluluğun ne demek olduğunu fısıldıyordu. Oylama bittiğinde sınıf başkanı seçilmiştim. Ama asıl kazandığım şey bir unvan değil, güven duygusuydu.
Teneffüste soluğu duvara asılı haritanın önünde aldım. Parmaklarım, Türkiye’nin batısına doğru uzun bir yolculuğa çıktı. İzmir’i, sonra Tire’yi bulduğumda, öğretmenimizin ne kadar uzaklardan geldiğini anladım. O an, bir insanın başka çocukların hayatına dokunmak için ne kadar yolu göze alabileceğini düşündüm.
O gün öğretmen, okul çıkışında beni yanına çağırdı. Birlikte bakkala gittik. Aldığı birkaç temizlik malzemesi ve bir ot süpürgesiyle yeni evine doğru yürüdük. Ev dediği yer; kerpiç duvarlı, toprak damlı, mütevazı bir yapıydı. İçeri girdiğimizde yoksulluk değil, düzen ve emek kokuyordu. Bir odada somya, küçük bir masa, iki sandalye… Ortada solgun bir halı, köşede kuzineli soba… Pencere kenarındaki küçük kitaplık ise o evin en zengin köşesiydi. “Elimden tutup kitaplığa götürdü.” “İstersen buraya gelip okuyabilirsin,” dedi. “Kitaplar paylaşıldıkça çoğalır.” O an uzattığı kurabiye bile bu teklif kadar tatlı gelmemişti. Çünkü o, karnımızı değil zihnimizi doyurmayı öğretiyordu.
Ne garip bir yer bu dünya
Hep kanar hep aldanırsın
Ne garip bir yer bu dünya
Bir dünya insan içinde
İnsan ararsın....
Sen yüreğime düşen kar tanesi
Sen Sevda şiirimin gizli öznesi
Sen bir efsun bir tütsü
Bir intihar teşebbüsüydü
Gözlerinin gözlerime değmesi
İsar, İslam ahlakının en zirve noktalarından biridir; kişinin kendi şiddetli ihtiyacına ve yokluğuna rağmen, kardeşinin sıkıntısını gidermek için elindekini ona vermesi, yani başkalarını kendine tercih etmesidir. Diğerkâmlık veya özgecilik kavramlarının ahlaki ve manevi mertebedeki en derin karşılığı olan isar, fedakârlığın en saf halini ifade eder.
Kur'an-ı Kerim ve Sünnetteki Yeri
İsar, İslam literatüründe övülen ve müminlerin vasfı olarak zikredilen temel bir erdemdir. Haşr Suresi'nin 9. ayetinde, Mekke'den göç eden Muhacirleri Medine'de kucaklayan Ensar'ın ahlakı şu çarpıcı ifadelerle övülür:
"Daha önceden Medine'yi yurt edinen ve gönüllere iman yerleştiren kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; kendilerinde fakirlik ve ihtiyaç olsa bile onları kendilerine tercih ederler."
Hz. Peygamber (s.a.v.) de isar ahlakını yaşantısıyla bizzat örneklemiş, ümmetine bu ruhu aşılamıştır. Bir gün evine gelen bir misafiri ağırlamak için yiyecek hiçbir şeyi olmadığını gören Hz. Peygamber, sahabelerinden birinin misafiri evine götürmesini istemiştir. O sahabe (Ebû Talha veya benzer bir rivayette rivayet edilen Ensarî), evindeki azıcık yemeği çocuklarının aç kalması pahasına misafire ikram etmiş, hatta karanlıkta lamba sönmüş gibi yaparak eşiyle birlikte sofrada yemek yiyormuş gibi davranarak yemeğin tamamını misafire bırakmışlardır. Bunun üzerine indirilen ilahi vahiy, bu yüksek ahlakı tescillemiştir.
İslam Tarihinden ve Hayattan Çarpıcı Örnekler
İşte eylül
Günler başladı kısalmaya
Ömrüm gibi ömrüm gibi
Işte eylül
Esiyor deli rüzgar
Senin gibi senin gibi
İnsanın Yüreği
Kıpır kıpır olur ya,
Gözlerine bakamazsın.
Hani bir söz gelir ya
Dilinin ucuna,
Yutkunursun ya
Ah bu şehir bu kadim şehir, güneşin başkenti şehir.
Bu şehrin sevgisi bambaşka, aşkı depreşir durur damarlarda. Tarihin nabzı atar taşında, toprağında. Muhteşem kalesi yükselir masmavi gölünün kıyısında. Zamanın ayak izleri var surunda, burcunda. Tat var, bereket var suyunda, toprağında.
Toprakkale’den bir güvercin havalanırdı kadim şehrin üstüne, kanatlarında beyaz bir mutluluk. Süzülürdü nazlı nazlı Kayaçelebi camisine doğru. Hüsrevpaşa’dan yükselen ezan sesi hor hor bulağında yankılanır dururdu. Eski şehir mezarlığında bir dağ başı tenhalığı, sinek uçsa duyulurdu. Yüreklere ferahlık verirdi Abdurrahman Gaziye okunan bir Fatiha. Kelebeklerin sessizliğindeydi Selçuklu mezarlığı, Halime Hatun mahzun mahzun bakardı mezar taşlarına. Zeve yangın yeriydi hala küllenmemişti şehrin yanan yüreği. Hüzün veriyordu şehitlikte dalından düşen gül yaprağı. Sabahın erken saatlerinde yağmur yağmış hissi verirdi çimenlerdeki kırağı. İspiriz ’den kekik kokusu eserdi ılgıt ılgıt. Güzeldere’de kıvrım kıvrımdı yollar. Virajın biri bitmeden öteki başlardı. Yere inmiş bulut yığınıydı Başkale’de travertenler. Bir kuşun kanadındaki renkler gibiydi Gevaş’ta, ağlayan gelinler. TRT Van Radyosunda söylenirdi akşam üzeri türküler, huzur içindeydi şehir. Muradiye Şelalesinde intihar ederdi Bendimahi’nin deli suları. Bir yaşam mücadelesi verirdi azgın sularda balıklar. Çığlık çığlığaydı martılar. Bir dalıp bir çıkarlardı sulara karabataklar…. Kanissipi’nin kanı kaynardı Mayıs’ta kabına sığmaz coşardı.
Güzel zamanları olurdu kadim şehrin.
Temmuzun sıcak akşamlarında zincirin ucuna bağlı maşrapa ile kehriz suyu içilirdi, kevser suyu niyetine. Kaynayan semaver çayında zernebat suyunun kehrizden aşağı kalır tarafı yoktu. O da zemzemle yarışır dururdu. Bakraçlarla taze süt, yoğurt taşınırdı sütçülere sabahın erken saatlerinde. Öğleye doğru lavaş ekmeği ile yenilen melemene doyum olmazdı. Ağzının tadını bilenler Şeref Şahin’de fırın ağzı yerdi. Şehir parkında oturur oturmaz önüne konulurdu, kaymaklı çay. Parası da peşin alınırdı ha. Sonra Müslüm Gürses’ten bir şarkı yükselirdi en damarından. “İsyan eden şu kalbimi biraz olsun duy yeter…” Efkarlanırdı yüreği kıpır kıpır gençler. Oturdukları masaya bir kalp çizerlerdi ellerindeki çakıyla. Yaralı yüreklerini temsilen okunu da ihmal etmezlerdi. Sonra da iki ismin baş harflerini…
İzbe kahve köşelerinde
Sakalı uzamış
Saçları dağınık
Elleri nasırlı insanlardan
Öğrendim hayatı




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!