İlkokul üçüncü sınıfa yeni başlamıştım. O yaşta bir çocuğun dünyası, öğretmeninin sesiyle şekillenir, bakışıyla genişler, sevgisiyle güven bulur. Oysa biz, birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar geçen sürede dört öğretmen değiştirmiş, hiçbirine kök salacak kadar alışamamıştık. Her gelen biraz umut, her giden biraz eksiklik bırakıyordu içimizde. Sınıfımız, sürekli yarım kalan bir hikâyeye benziyordu.
İkinci dönemin başında kapı bir kez daha açıldı. İçeri giren kadın, sanki sınıfın havasını değiştirmişti. Zarif, ince yapılı, uzun boylu… Omuzlarına dökülen saçları, beyaz teni ve dudağının üstündeki küçük ben, onu ilk bakışta aklımıza kazımıştı. Dizlerine kadar uzanan çizmeleriyle sınıfa doğru yürürken, biz çocukların gözünde bir öğretmenden çok bir masal kahramanı gibiydi.
Tahtaya adını yazdı: Şengül Öğretmen. “Ben İzmir’in Tire ilçesinden geldim,” dedi yumuşak ama kendinden emin bir sesle. “Sizler benim ilk göz ağrılarımsınız.” O an, içimizde bir şeyler filizlenmişti. Belki de ilk kez bir öğretmen, bizi yalnızca öğrenci olarak değil, birer emanet gibi görüyordu.
Yoklama sırasında sesimizi, adımızı, varlığımızı tek tek tanıdı. Sonra sınıfa dönüp sordu: “Bu sınıfın başkanı kim?” İlhami ayağa kalktı. “ seni kim seçti?” diye sordu. İlhami “Önceki öğretmenimiz seçti.” dedi. Şengül Öğretmen’in gözlerindeki ifade değişmişti. “Böyle olmaz çocuklar,” dedi. “Temsil etmek, seçilmeyi gerektirir. Seçim ise adaletle olur.” O gün ilk kez demokrasiyle tanıştık. Tahtaya çıkan dört çocuktan biri bendim. Yüzümüz tahtaya dönükken, arkamızda yükselen küçük parmaklar aslında bize sorumluluğun ne demek olduğunu fısıldıyordu. Oylama bittiğinde sınıf başkanı seçilmiştim. Ama asıl kazandığım şey bir unvan değil, güven duygusuydu.
Teneffüste soluğu duvara asılı haritanın önünde aldım. Parmaklarım, Türkiye’nin batısına doğru uzun bir yolculuğa çıktı. İzmir’i, sonra Tire’yi bulduğumda, öğretmenimizin ne kadar uzaklardan geldiğini anladım. O an, bir insanın başka çocukların hayatına dokunmak için ne kadar yolu göze alabileceğini düşündüm.
O gün öğretmen, okul çıkışında beni yanına çağırdı. Birlikte bakkala gittik. Aldığı birkaç temizlik malzemesi ve bir ot süpürgesiyle yeni evine doğru yürüdük. Ev dediği yer; kerpiç duvarlı, toprak damlı, mütevazı bir yapıydı. İçeri girdiğimizde yoksulluk değil, düzen ve emek kokuyordu. Bir odada somya, küçük bir masa, iki sandalye… Ortada solgun bir halı, köşede kuzineli soba… Pencere kenarındaki küçük kitaplık ise o evin en zengin köşesiydi. “Elimden tutup kitaplığa götürdü.” “İstersen buraya gelip okuyabilirsin,” dedi. “Kitaplar paylaşıldıkça çoğalır.” O an uzattığı kurabiye bile bu teklif kadar tatlı gelmemişti. Çünkü o, karnımızı değil zihnimizi doyurmayı öğretiyordu.
Zamanla o ev, sadece bir öğretmenin evi değil; sevginin, sabrın ve öğrenmenin yuvası oldu. Bizi çağırır, ders çalıştırır, kitap okuturdu. Ama asıl öğrettiği şey; bir çocuğun kalbine dokunmanın, en büyük eğitim olduğu gerçeğiydi.
Bir gün Hayat Bilgisi dersinde çantasından zarflar çıkardı. “Mektup yazmayı öğreneceğiz,” dedi. Tahtaya kardeşinin adresini yazdı: Tire’de yaşayan Şafak. O gün sadece mektup yazmayı değil, duygu ifade etmeyi, kendimizi anlatmayı öğrendik. Çoğu arkadaşım mektubu yazdı ama postaya vermedi. Ben verdim. Ve o mektup, yıllarca sürecek bir dostluğun ilk satırı oldu.
Zaman geçti. Dördüncü sınıfa başladık. Sıram aynıydı, arkadaşlarım yanımdaydı… Ama sınıfta biri eksikti. Şengül öğretmen… Çünkü Şengül Öğretmen de bizi bırakıp gitmişti.
Yerine gelen öğretmen, bambaşka bir dünyaydı. Ülker Öğretmen sertti. Sesi duvarlara çarpıp geri dönüyordu. En küçük hatada büyüyen öfke, sınıfın üzerine karanlık bir gölge gibi düşüyordu. Okul artık öğrenilen değil, korkulan bir yer olmuştu. Bir çocuğun korkarak öğrendiği hiçbir bilgi kalıcı değildir. Ama biz bunu o yaşta yaşayarak öğreniyorduk.
Bazı arkadaşlarımız okula gelmemeye başladı. Gözlerimizdeki ışık sönüyor, yerini tedirgin bir bekleyiş alıyordu.
Sonra bir gün, Şafak’a bir mektup yazdım. Öğretmenimizi özlediğimizi, yeni öğretmenimizin yaşadığı zorlukları ve bunun bize yansımasını anlattım. Belki de ilk kez bir yetişkini anlamaya çalışıyordum. Ülker öğretmenin eşiyle problemler yaşadığını ve farkında olmadan bu huzursuzluğunu bizlere yansıttığını yazdım. O mektup, sadece bir kâğıt parçası değildi. Bir çocuğun vicdanıydı.
Aradan birkaç gün geçmişti soğuk alınlığından hastalandım. Birkaç gün okula gidemedim. Meğerse o gün Şafak’ın bana yazdığı mektup, sınıfta olmadığım için Ülker öğretmene teslim edilmişti. Ülker öğretmenin o mektubu sınıfta okunduğunu öğrendim. Ülker Öğretmen mektubu okurken titremiş, ağlamıştı.
Ziyaretime gelen sınıf arkadaşlarım bu durumu bana anlatırken; içimden “Eyvah” dedim. Ben şimdi ne yapacaktım? Ülker öğretmenin öfkesini biliyordum.
İyileştiğim halde korkudan okula gidemedim. Geceleri kâbuslar görmeğe başladım. Çok sevdiğim okula nasıl gidecektim ki? Ülker öğretmen yazdığım mektubun hesabını bana sormaz mıydı?
Bir sabah kapımız çalındı. Annem kapıyı açtı. Karşımda Ülker öğretmeni ve iki sınıf arkadaşımı gördüm. Kalbim gümbürdemeye başladı. Öğretmen eve kadar geldiğine göre durum vahim diye düşündüm.
Ülker öğretmen yattığım yatağa usulca yaklaştı. Başucuma oturdu. Çantasından bir paket çikolata çıkarıp yanı başıma koydu. Nefesimi tutmuş, onu ürkek bakışlarla izliyordum. Birden bana sarıldı: “Geçmiş olsun kuzucuğum. Nasılsın?” dedi, şefkat ve sevgi dolu bir sesle. Dilim tutulmuştu adeta cevap bile veremedim. “Ah Yavrucuğum Ah! Size öğretmenlik yapamamışım. Nasıl pişmanım bilemezsin.” Söylediklerinden bir şey anlamamıştım. Ama bana sarılması korkumu hafifletmişti biraz. Tekrardan şefkatle sarıldı: “Beni çok büyük bir hatadan döndürdün; öğretmen olduğumu hatırlattın. Teşekkür ederim kuzucuğum. Teşekkür ederim.” diye fısıldadı kulağıma… İşte o an anladım: Bir öğretmeni değiştiren şey bazen yılların tecrübesi değil, bir çocuğun samimi cümleleriydi...
Ertesi gün sınıfa girdiğimizde, bambaşka bir Ülker Öğretmen vardı. Gözleri yumuşamış, sesi değişmişti. “Günaydın kuzularım,” dedi. Hepimize tek tek sarıldı. Saçlarımızı okşayıp yanağımıza şefkatle dokundu. O gün sadece bir öğretmen değil, bir insan yeniden doğmuştu sanki…
Okul artık bizim için bir korku merkezi olmaktan çıkmıştı. Ülker öğretmen, sevgi ve ilgide; Şengül öğretmeni aratmaz olmuştu.
Sevgi, en sert kalpleri bile yumuşatır. Anlaşılmak, en büyük iyileştiricidir.
Ve bazen bir mektup, bir hayatı değiştirebilir.
Kayıt Tarihi : 6.05.2026 19:16:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!