Batan güneş mi
Karanlığa sebep
yoksa sansizlik mi
Ruhumda oluşturduğun depremle Kalbimdeki enkazı
Kim kaldıracak şimdi
Öyle bir yaktın ki yüreğimi
Kıyısına vardım maviliklerin
Yakamozları Seyre daldım
Takılıp bulutların peşine
Martıyı kanatlarından öptüm
Bir yusufcuğa dert yanıp
Dün gençliğimle karşılaştım
Sayfaları sararmış bir albümde
Sağımda solumda gülümseyen Dostlarım kimbilir şimdi nerelerde
Bir kaç sayfası okunmuş
Sonra bir kenara atılmış
Kekik kokulu baharlar getir bana
Çocukluğumun diyarından
Getir o eşsiz zamanları
Avluda yükselen çocuk gülüşüm olsun
Yıldızları seyrettiğim küçük pencerem
Patika yollarda ayak izlerim olsun
Bazen hazırlıksız yakalanır insan ayrılıklara
Bir gün biri çekip gider hayatından
Hüzünle çarpar durur kuş kadar küçük yüreğin
Bir gün biri çekip gider hayatından
Adı kalır dilinin ucunda
Andıkça dilini ısırıp durursun
Olurda bir gün
Çıkıp gidersen eğer
Biliyorum;
Giderken beraberinde
Güneşi, havayı,
Gözlerin böyle güzel bakmasaydı,
Bilemezdim aşkın varlığını.
Kirpiklerin saplanmasaydı kalbime,
Dolaşmazdım böyle yaralı
Sen böyle vakur , böyle edalı,
Bakışların ateş, gözlerin belalı…
İlçemize yapılan beş yeni lojman, yalnızca bir taşınma değil, hayatımızda sessiz ama köklü bir değişimin habercisiydi. Toprak kokulu evimizden ayrılıp, betonun soğuk ama düzenli dünyasına adım atmıştık. Bu iki katlı, dört daireli yapılar; dönemin şartlarında modernliğin, bizim içinse yeni bir hayatın simgesiydi.
Aynı çatıyı paylaşan insanlar da farklı dünyaların temsilcileriydi: PTT müdürü, cumhuriyet savcısı, okul müdürü, öğretmenler… Her biri devletin bir köşesinde görevli, ama aslında aynı avluda sıradanlaşan hayatların sahipleriydi.
Lojmanın önünden aşağıya doğru uzanan yol, sanki çocukluğumun sınırlarını çiziyordu. Yolun karşısında meteoroloji binası, onun yanında ise hantal bir ciddiyetle yükselen gümrük müdürlüğü… Ve o binanın önünde, kaderine terk edilmiş bir minibüs.
O minibüs, benim için yalnızca paslanmış bir araç değildi. O, kullanılmayan imkânların, yarım bırakılmış hayallerin simgesiydi. İçine hiç binmeden sayısız yolculuk yaptığım, direksiyonuna hiç dokunmadan dünyaları dolaştığım bir düş aracıydı.
Çocuk aklım almıyordu: Neden böylesine güzel bir araç çürümeye terk edilirdi? Neden ihtiyaç sahiplerine verilmezdi? Aynı soruyu yol kenarına dökülen mazotlar için de sorardım. Ziyan edilen her şey, içimde tarif edemediğim bir adaletsizlik duygusu bırakıyordu. O günlerde fark etmeden hayatın ilk büyük sorusunu soruyordum:
“Fayda için var olan düzen, neden bazen faydasızlığa hizmet eder?”
Hewce nake dirêj bikim,
serê çîrokê jî tu yî,
Binê çîrokê jî...
Gava tu çuyî;
Stêrk yek yek dirijin,
Ji ber esimana.
Gecenin koynunda
Bir mecruh,
Ay cerrah, bulutlar tül,
Sarar yaralarını;
kanadı kırık kuşun...
Dolaştım tek başıma şehrin sokaklarını,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!