Dünya gibiydin işte!
Bir tarafın aydınlık,
Bir tarafın kapkaranlık,
Ve dönüyordun durmadan...
Toprak bir ev, duvarında üzerlik,
Avcı kafesinde ötmede keklik.
Can çekişen sarı mum ışığında,
Ahzar bir kadın, üzerinde gecelik.
Cesaret mi bu seçemedim, yoksa delilik,
Ağlayamam da serde var erkeklik,
Bu gün Edremite sözleşmiştim
Dalgalarla buluşacak
Martılarla muhabbet edecek
Deniz kabuğu toplayacak
Suyun üstünde taş sektirecektim
Yusufcukların uçuşlarını izleyecek
Yüreğimin bir tarafında
Ölüler vardı sanki
Bir tarafında cıvıldaşan kuşlar
Akşam olur hayat dururdu
Tenhalaşırdı sokaklar
İspiriz Dağı’nın zirvelerinden süzülüp gelen sert sonbahar rüzgârı, ilçenin sokaklarında kışın ilk fısıltılarını gezdiriyordu. Ağaçların yorgun dalları bu hoyrat esintiyle çatırdarken, sarının ve kızılın bin bir tonuna bürünmüş yapraklar birer birer toprağa düşüyordu. Aslında dökülmekten ziyade, dalından kopan her yaprak sanki zincirlerini kırmış, özgürlüğüne kavuşmak için aylardır beklediği o kutsal rüzgârı bahane ederek gökyüzünün boşluğunda çılgınca raks ediyordu.
Gündüzün yalancı güneşi artık yerini gecenin ayazına bırakmaya başlamış, dağların arkasından süzülen karanlık, havayı bir bıçak gibi keskinleştirmişti. Gökyüzünde ise hüzünlü bir vedanın resmi çiziliyordu; güneye doğru kanat çırpan göçmen kuşların devasa karaltısı, mavi boşluğu örtüp giden kederli, kara bir bulut gibi yayılıyordu. Bu esnada yüksek yaylaların kekik kokulu düzlüklerinden ilçe merkezine doğru hummalı bir göç başlamıştı. Sokaklar ve caddeler, tozu dumana katarak ilerleyen, çan sesleri sokak yankılarına karışan sürü sürü koyunların ayak sesleriyle şenlenmişti. İşte bu telaşın tam ortasında, çarşının bir köşesinde ahşabın sıcak kokusu yükseliyordu. Korali Amca, ekmek teknesi olan küçük kulübesinin önünde adeta zamanla yarışır gibi harıl harıl çalışıyor, bir içeri girip bir dışarı çıkıyordu.
Dışarıdan bakıldığında rüzgâra göğüs geren bu mütevazı ahşap kulübe, sadece bir dükkân değil; onun ömrünün, emeğinin ve sığındığı sessiz dünyasının bir parçasıydı. Herkes ona Korali Amca derdi. Nüfus kâğıdında yazan "Abdullah Burgaz" ismi çoktan hafızaların kuytu köşelerinde unutulup gitmişti. Gençlik yıllarında okyanusları aşıp gittiği uzak bir coğrafyadan, Kore’den gazi olarak döndüğünde yakasına takılan "Koreli" lakabı, zamanın değirmeninde bu kasabanın şivesine uymuş ve "Korali"ye dönüşmüştü.
Bir gün kulübesinin önünde, gözlerini İspiriz’in dumanlı zirvelerine dikip derin bir iç çekerek söylediği şu sözler zihnime bir çivi gibi çakılmıştı: "Ülkem için bin canım olsa feda ederim ama hiç bilmediğim bir ülkeye, kimin çıkarı için gittiğimi ve neden savaştığımı hala bilmiyorum... "Bu kırgın ama vakur cümlenin sahibi olan eski asker, şimdilerde o küçük kulübesinde bambaşka bir hayatı ilmek ilmek örüyordu. Nasır tutmuş elleriyle; dağlardan özenle seçtiği sert odunları yontar; kazma, kürek, tırpan ve orak sapları yapardı. Bir de buraların amansız kışlarında yolları açacak olan, adını duyarken bile insanın üşüdüğü o ahşap "berfing"leri –kar küreklerini– satardı. Sadece ahşaba can vermezdi Korali Amca; Başkale ile Yeni Köprü arasındaki o geçit vermez, yalçın dağların eteklerinden kendi elleriyle topladığı doğanın mucizelerini de getirirdi çarşıya. Tezgâhında yaban ekşi elmaları, kokusu üstünde armutlar, kayısılar, kıpkırmızı yumuşanlar (alıçlar) dizilir; mevsimine göre dağ pancarları, uşkunlar ve topraktan yeni kopmuş mantarlar onun helal lokmasının vesilesi olurdu. Ne var ki, bu huzur kokan dükkân bazen tatsız anlara da şahitlik ederdi. Çarşıda ne zaman bir hırgür çıksa, öfkeden gözü dönmüş kalabalık hemen bu kulübeye doğru amansız bir koşu tuttururdu. Amaçları, Korali Amca’nın bin bir emekle yonttuğu o sağlam kazma ve kürek saplarını kapıp birbirlerine vurmaktı. İnsanların bu hırçınlığı, onun o koca yüreğinde derin yaralar açar, yüzündeki çizgileri daha da derinleştirirdi. Uzak topraklarda savaşın en kanlı, en acımasız yüzünü görmüş, barut kokusunu ciğerlerine çekmiş ve oradan gazi olarak dönmüş bir adam için şiddetin her türlüsü katlanılmazdı. O, savaştan ve kavgadan ruhunun her zerresiyle nefret ediyordu.
Rüzgâr şiddetini biraz daha artırırken, Korali Amca alnındaki teri şapkasının tersiyle sildi. Yaklaşan beyaz esaretin, buraların o meşhur çetin kışının kapıda olduğunu biliyordu. Eğildi, elleriyle sevgiyle şekillendirdiği, ahşabın taze kokusunu taşıyan kar küreklerini kışa hazırlık için kulübesinin önünde tek tek sergilemeye başladı. Her bir kürek, kavgaya değil, hayata ve emeğe uzanan birer umut gibi diziliyordu sonbaharın sarı yaprakları arasına...
1978 yılının Ağustos sonlarıydı. Zaman, o bildik acelesiyle akıp giderken, doğup büyüdüğümüz bu küçük ama vakur ilçe, kışın habercisi olan o meşhur ayazını kuşanmaya çoktan başlamıştı. Deniz seviyesinden binlerce metre yüksekte, Türkiye’nin adeta göğe en yakın ev sahipliğini yapan bu en yüksek yerleşim biriminde, sonbahar takvimleri beklemezdi; Ağustos’un tam ortasında, İspiriz’in bağrından kopan serin bir nefesle kapıyı çalardı.
Sabah erken uyandı. Heyecanlıydı. Uzun bir aradan sonra otobüsle şehirlerarası bir yolculuğa çıkacaktı. Kahvaltıdan sonra küçük valizini hazırladı ve terminale doğru yola koyuldu. Yolculuk için otobüsle seyahat etmeği tercih etmişti. Otobüsle yolculuk ederken yeni yerler görecek, kitap okuyacak yolculuğun tadını çıkaracaktı. Bu duygu ve düşüncelerle bindiği otobüs hareket etti. Hemen yan koltuğunda da yerinde duramayan enerji dolu, altmış yaşlarında konuşkan bir amca oturuyordu. Güzel bir yolculuk hayali ile bindiği otobüste omuz omuza oturduğu yolcunun, olur olmaz soruları canını sıkmaya başlamıştı. Her ne kadar kaçamak ve kısa cevaplarla onu susturmaya çalıştıysa da nafile… Amca tüm hayatını en ince detayına kadar anlatıyor, susmak nedir bilmiyordu. O kadar gereksiz ve bir türlü bitmeyen konuşmalardan bıkmıştı artık, yolculuk tam bir işkenceye dönüşmüştü.
Çevreyi seyredemiyor, kitap okuyamıyordu. Düşlediği yolculuk böyle olmamalıydı.
Derken otobüs ilk molasını verdi...
Beyni kazan gibi olmuştu. Molada bir nefes alacak, yarım saatliğine de olsa boş konuşmalardan kurtulacaktı. “Ya bu amca molada da yanıma gelse ben ne yaparım?” diye geçirdi aklından. Bir iki oyalanama taktiği ile çok konuşan amcadan uzaklaştı, lavaboya gidip elini yüzünü yıkadı. Sonra restorana geçip güzel bir yemek yedi, üstüne de tavşan kanı bir çay içti. Ancak kafası hala gereksiz şeyler dinlemekten perişan bir durumdaydı…
Duyduğu anonsla otobüsünün hareket etme zamanının geldiğini anladı, istemeye istemeye otobüse bindi. Kafası hala zonkluyordu. Herkes otobüse bindikten sonra otobüs muavininin “yanında arkadaşı gelmeyen var mı?” sorusu üzerine sağına soluna bakındı. Yan koltuğu boştu. Anlaşılan çok konuşan amca daha otobüse binmemişti. Muavin tekrar “yanında arkadaşı gelmeyen var mı ? otobüs hareket edecek.” diye sorunca, hemen muavine doğru yönelerek “Herkes tamam, devam et! Devam et!” diyerek çok konuşan adamdan kurtulmak istedi. Muavinin “Kaptan devam et” sözü üzerine otobüs hareket etti. İstediği olmuştu. Belki etik olmayan bir şey yapmıştı ama yolculuğun geri kalan kısmında işkence çekmek istemiyordu. Çok konuşan amca otobüse binememişti. Derin bir oh çekti. Yanında boş boş konuşan, saçma sapan sorularla yoran biri artık yoktu. Biraz vicdan yaptı sonra, içinden acaba yanlış mı yaptım? Adamı mola yerinde bırakmakla hata mı ettim? diye düşünürken çektiği işkenceyi hatırlayınca da doğru bir iş yaptığına kanaat getirdi. Çünkü boş şeyler dinlemekten hala başı ağrıyordu. Baş ağrısının geçmesi için arkasına yaslanıp gözlerini kapadı. Yaklaşık bir saat sonra kendine geldi. Gözlerini açtı. Dinlenmişti, kendisini iyi hissediyordu. Artık kitap okuyabilir yada çevreyi izleyebilirdi. Sonra etrafına bakındı, yolculara ve de kaptana baktı, tekrar tekrar baktı ve hayatının şokunu yaşadı.
Meğerse kendisi mola yerinde yanlış otobüse binmişti…
İnsanların beyinlerinde pranga
Yüreklerinde kelepçe
Ey köhne zaman!
Ey suskun Halepçe!
Ey ölüm kokan Hocalı!
Ey Ümmetin yetimi Gazze!
Koca Buluttan gül yaprağına düşen damlacığım
Eylülde gelmişim dünyaya
Bundandır sanırım bunca yalnızlığım...
Şükrullah YAVUZER
Hadi gel otur
Van Gölünün kıyısında
Bir Söğüt ağacının altında
Bir semaverin başında
Kaçak çayın tadında
Tam da Gün batımında




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!