Çaresizce İltica ederken
Engin yüreğine
Boğuldum fütursuzca bakan
Deniz gözlerinde...
Yurduna bir daha
dönmeyeceğini bilen
Zaman hızlı akıp giden
Bir nehir
Damarımda dolaşan kan değil
Sanki zehir
Yazıyorum ama artık kâr etmiyor
Ne yazı ne de şiir
Aracımın bakım vakti gelmişti. Sabahın erken saatlerinde, Van Sanayi Sitesi’ne doğru yola çıktım. Şehrin uyanmaya yeni başladığı saatlerdi; dükkân kepenklerinin yarı aralık, çay ocaklarının buharı tüter halde olduğu o tanıdık zaman dilimi… Sanayiye yaklaştıkça havadaki yağ, demir ve egzoz kokusu birbirine karışıyor; her biri ayrı bir hikâye anlatan sesler kulaklarımda yankılanıyordu.
Her zamanki ustamın dükkânına vardığımda, o tanıdık güven duygusu içimi kapladı. Usta, bir hekimin hastasına gösterdiği özeni aracıma gösteriyordu. Kaputu kaldırırken yüzündeki ciddiyet, eline aldığı her aleti bir uzvu inceliyormuş gibi dikkatle kullanışı… Mesleğini sadece geçim kapısı değil, adeta bir sorumluluk, bir emanet gibi görüyordu. İşini severek yapan insanlara duyulan saygı, insanın içinde kendiliğinden yeşeriyor.
“Bir çay söyleyeyim sana,” dedi. İnce belli bardakta gelen çayın buğusu, dükkânın yağ kokusuna karışarak tuhaf bir huzur veriyordu. Usta işine koyuldu; ben de onu izlemeye. Ancak kısa süre sonra dikkatimi bambaşka bir sahne çekti.
Dükkânın bir köşesinde küçük bir çocuk vardı.
Şirin mi şirin, yüzü ışıl ışıl… Ama o ışığın üzerine sanki hayat erkenden gölge düşürmüştü. Üstü başı yağ içindeydi; minik elleri siyaha çalan bir parlaklıkla kaplıydı. Ustanın söylediği aletleri hiç tereddüt etmeden bulup uzatıyordu. Belli ki bu dünyanın yabancısı değildi.
Çocukluk dediğimiz o narin zaman dilimi, onun üzerinde bir iş önlüğü gibi duruyordu.
Diyelim ki
Saklanmış yıldızlar
Ardına göğün
Diyelim ki
Dökülmüş kadehlere Şarabın
Nefs sokakta dolaşan bir köpek
Umut bir serçe kuşu kadar ürkek
Uyanıyorum her sabah
Dünyanın insan öğüten
Çarkına tükürerek...
Hep aklıma geliyorsun çatkapı
Haberli habersiz rüyalarıma giriyorsun
Aklıma gelme, rüyalarıma girme ne olursun
Kendin gel Kanlı Canlı
Hem Nezaket denen bir şey var
Etrafındaki kalabalık ciğerci dükkanının önündeki kedilerin kalabalığı gibidir. Aldanma!
Ciğer bitince kalabalık da dağılır...
Atilla İlhan’a rakip “çöp çocuk”
Ve Cin Ali insanlar,
Burunları Kaf Dağı,
Anlatamam,
Üniformaya sığınan korkağı,
Gök ekini biçemez
Gül bahçesi gamzelerini
Yumak yumak Ellerini gördüm
Sonra cennet yüreğini
ve anladım ki çocuk
cennetin gülüşünde
Saklı olduğunu




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!