Bir damla olmayana,
Yağmur olmuşum,
Deniz olmuşum.
Bir hiç uğruna,
Hiç etmişim kendimi...
BİRAZ DA MATEMATİK
Millî Eğitim Müdürlüğü görevim sırasında, ilçeye bağlı küçük bir köy okulunu ziyaret etmiştim.
Köyün sessizliği, okulun bahçesine adım attığımda yerini çocuk seslerine bırakmıştı. Okul binası, çevresindeki taş ve toprak evlerin arasında mütevazı bir yapı olarak duruyordu. Bahçede birkaç çocuk koşuyor, bazıları duvarın dibinde kendi dünyalarına dalmış oyun oynuyordu.
Sınıfları gezerken üçüncü sınıfta matematik dersi yapıldığını öğrendim. Kapının önünde durup öğretmenden izin istedim.
— Müsaadeniz olursa dersinizi dinlemek isterim.
Öğretmen biraz heyecanlandı ama gülümseyerek:
Bir Saray, İki Bakış
Tarihin sayfaları, sadece zaferlerin veya mağlubiyetlerin değil, aynı zamanda insanın güçle kurduğu ilişkinin de aynasıdır. Muaviye bin Ebu Süfyan’ın ihtişamlı sarayının avlusunda geçen ve Ebuzer el-Gıfari’nin keskin adaletiyle yankılanan o meşhur diyalog, asırlar öncesinden bugüne ulaşan bir vicdan terazisidir.
"Yeni sarayımı nasıl buldun, güzel mi?"
Muaviye’nin bu sorusu, aslında bir yöneticinin kendi eserini onaylatma arzusunu; güç, estetik ve kudretin bir göstergesi olan yapının yarattığı o sahte memnuniyet arayışını yansıtır. Sarayın duvarları yükseldikçe, o duvarların ardındaki insanın da ruhunu yükselttiği yanılgısına düşülür.
Ancak karşısında duran kişi, çöllerin susuzluğunda hakikati aramış, dünyanın geçiciliğine dair sert ama bir o kadar da berrak bir bilince sahip olan Ebuzer’dir. Onun cevabı, sadece bir eleştiri değil, aynı zamanda bir yöneticiye sunulan en ağır ve en hayati ahlaki reçetedir:
"Sarayı kendi paranla yaptıysan israf, halkın parasıyla yaptın ise haram."
Penceredeydim
Sıvaları dökülmüş
Kerpiç duvarda
Çivilenmiş Resmin vardı
Dışarda çisil çisil
yağan yağmur
Ya temmuz sıcağında
Kar yağar saçlarıma
Ya zemheride açar
Çiçeklerim
Ya bir nehir başında
Susuzum
Çaresizce İltica ederken
Engin yüreğine
Boğuldum fütursuzca bakan
Deniz gözlerinde...
Yurduna bir daha
dönmeyeceğini bilen
Zaman hızlı akıp giden
Bir nehir
Damarımda dolaşan kan değil
Sanki zehir
Yazıyorum ama artık kâr etmiyor
Ne yazı ne de şiir
Aracımın bakım vakti gelmişti. Sabahın erken saatlerinde, Van Sanayi Sitesi’ne doğru yola çıktım. Şehrin uyanmaya yeni başladığı saatlerdi; dükkân kepenklerinin yarı aralık, çay ocaklarının buharı tüter halde olduğu o tanıdık zaman dilimi… Sanayiye yaklaştıkça havadaki yağ, demir ve egzoz kokusu birbirine karışıyor; her biri ayrı bir hikâye anlatan sesler kulaklarımda yankılanıyordu.
Her zamanki ustamın dükkânına vardığımda, o tanıdık güven duygusu içimi kapladı. Usta, bir hekimin hastasına gösterdiği özeni aracıma gösteriyordu. Kaputu kaldırırken yüzündeki ciddiyet, eline aldığı her aleti bir uzvu inceliyormuş gibi dikkatle kullanışı… Mesleğini sadece geçim kapısı değil, adeta bir sorumluluk, bir emanet gibi görüyordu. İşini severek yapan insanlara duyulan saygı, insanın içinde kendiliğinden yeşeriyor.
“Bir çay söyleyeyim sana,” dedi. İnce belli bardakta gelen çayın buğusu, dükkânın yağ kokusuna karışarak tuhaf bir huzur veriyordu. Usta işine koyuldu; ben de onu izlemeye. Ancak kısa süre sonra dikkatimi bambaşka bir sahne çekti.
Dükkânın bir köşesinde küçük bir çocuk vardı.
Şirin mi şirin, yüzü ışıl ışıl… Ama o ışığın üzerine sanki hayat erkenden gölge düşürmüştü. Üstü başı yağ içindeydi; minik elleri siyaha çalan bir parlaklıkla kaplıydı. Ustanın söylediği aletleri hiç tereddüt etmeden bulup uzatıyordu. Belli ki bu dünyanın yabancısı değildi.
Çocukluk dediğimiz o narin zaman dilimi, onun üzerinde bir iş önlüğü gibi duruyordu.
Diyelim ki
Saklanmış yıldızlar
Ardına göğün
Diyelim ki
Dökülmüş kadehlere Şarabın




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!