“Tayin işlemlerim tamamlandı. Bu şehirden taşınıyoruz. Yeni bir şehir, yeni bir çevre… Belki bir süreliğine bize ağır gelecek. Doğup büyüdüğümüz bu topraklardan kopmak kolay olmayacak, biliyorum. Görev icabı gitmek zorundayız. Allah hakkımızda hayırlı olanı nasip eylesin.”
“Âmin Ya Rabbi… Peki, ne zaman ayrılacağız buradan?”
“Eylülden önce, yani okullar açılmadan; çocuklar okullarından geri kalmasınlar. Artık yavaş yavaş taşınma hazırlıklarına başlamamız lazım.”
Babam ve annemin bu konuşmalarına istemeden kulak misafiri olmuştum. O an içime serin bir gölge çökmüştü. Evin duvarları sanki daralmış, havası incelmişti. Okulumdan, arkadaşlarımdan ve bu şehirden ayrılacaktım. Her sokağında, toprağında, taşında hatıralarımın olduğu şehir… Bir insan hatıralarını geride bırakabilir miydi? Arkadaşlarım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti. Her birinin sesi, gülüşü; duruşu gözlerimde canlandı. Hele öğretmenlerim. Onları bu kadar içselleştirmişken nasıl bırakabilirdim…
Yeni bir şehir, yeni bir okul; yeni yüzler… İnsan alışkanlıklarından vazgeçebilir miydi? Kendimi bir balık gibi düşündüm; bu şehir de benim denizimdi. Bu şehirden ayrılmak, denizden çıkarılmış; oksijensiz kalmış bir balığın çırpınışı gibi geldi bana… Bu düşüncelerle yorgun bir hüzne sarılarak uykuya daldım.
Birkaç gün sonra taşınma hazırlıklarımız başladı. Sandıklar, koliler, bohçalar… Çerçeveler söküldükçe sanki duvarlardan hatıralar da bir bir kazınıyordu. Aslında en büyük ağırlık vedalaşma vakti geldiğinde çöktü içime… Okul arkadaşlarımla vedalaşırken ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Birkaç arkadaşımın ellerinde hatıra defterleri vardı. Gözlerinde kaçamak bir buruklukla uzatıverdiler defterleri. Bu defterler aslında bir kopuşun bir vedanın kâğıda dökülmesiydi. “Kalbin kadar saf ve temiz bu sayfayı bana ayırdığın için teşekkür ederim.” diye başlayan satırlar…
Veda kelimesi o gün demir gibi ağırdı. Hassas yürekler bu ağırlığa dayanamazdı. Veda kelimesi sanki ateşten bir kora dönüşmüş, boğazıma düğümlenmişti. Yutkunamıyordum. Edebiyat öğretmenimizin okuduğu, Necip Fazıl’ın dizeleri çınladı zihnimde:
“Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan.
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan…
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an.”
Dövünmek işe yarar mıydı? İçimdeki yangını söndürür müydü? Bilemedim…
Ayrılık vakti geldi, çattı. Eşyalar bir kamyona yüklendi. Ağabeyim ve kuzenlerim kamyona bindiler. Ben, annem ve babam ise minibüse bindik. Araçlar hareket ederken komşular arkamızdan bir sürahi su döktüler. Yolumuz açık, günümüz aydın olsun diye… Yolumuz açık, gökyüzü berraktı. Ama benim içimde yağmur yüklü kara kara bulutlar birikmişti.
Minibüsün en arka koltuğuna oturdum, gözlerimi camdan ayırmadım. Ardımızdan el sallayanlar gözden kayboluncaya kadar elimi indirmedim. Geçtiğim yollara, oynadığım sokaklara da el salladım…
Dışarıdaki güneşin ışıklarına inat İçimdeki yağmur yüklü bulutlar daha da kararmaya başladı. Gözyaşlarım beyaz gömleğime ve sağ elimin başparmağına düşüyor, küçük ıslak bir iz bırakıyordu.
Dağlar, tepeler, dereler camdan hızla akıp geçiyordu. Jandarma kontrol noktasında durduk. Araç arandı, kimlik kontrolleri yapıldı. Başımı cama dayamış, içimdeki korun sönmesini bekliyordum. Aracın içine giren bir Jandarma omuzuma dokundu. Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Sanırım kimlik isteyecekti; gözlerimdeki nemi görünce vazgeçti. “Hayırlı Yolculuklar,” dedi ve araçtan indi.
Yol boyunca köpük köpük akan dereyi, yemyeşil çayırları; otlayan koyunları izledim. Dere, sanki dağların yüreğinden kopup gelmiş bir sır gibi akıyordu. Suyun sesi, taşlara çarpa çarpa çoğalıyor; vadinin sessizliğini bir ezgi gibi dolduruyordu. Koyunlar bu tablonun içine serpiştirilmiş canlı birer fırça darbesi gibi görünüyordu.
Rüzgâr otların arasından geçerken dalga dalga bir yeşillik denizi oluşturuyor; insanın içini hem serinleten hem de derin bir huzura çağıran bir dokunuş bırakıyordu. Derken, bu yumuşak manzaranın ortasında sert ve vakur bir siluet yükseldi. Hoşap Kalesi… Sanki yeryüzüne ait değil de gökyüzünden indirilmiş bir muhafız gibi, dimdik ve sarsılmaz görünüyordu. Yüksek kayaların üzerine kurulmuş bir kartal yuvası gibi… Burçları, güneşin altında keskin gölgeler düşürüyor; her bir taş, geçmişin fısıltılarını içinde saklayan sessiz bir tanık gibi susuyordu.
Kalenin eteklerinde kıvrılarak akan Hoşap Çayı ise bu görkemli yapıya bambaşka bir hayat katıyordu. Sular kalenin ayaklarını adeta şefkatle okşar gibi yalıyor; tarihi köprünün altından akıp gidiyordu. Köprünün üzerinde sigarasının dumanından derin bir nefes çeken yaşlı bir adam, sanki hızla akan su ile ömrünü kıyaslıyordu. Her damla su, geçmişten kopup gelen bir hatıra; her kıvrım, yaşanmış bir anıydı sanki. Yüzündeki çizgiler kalenin taşları kadar eski; bakışları, akan su kadar derin ve hüzünlüydü.
Minibüs şoförü: “Kaleyi yaptıran Bey’in, bir benzerini başka yerde yapmasın diye; kale ustasının kollarını kestirdiğini,” anlattı. İçim ürperdi. “Böyle bir eserin ödülü bu olmamalıydı,” diye geçirdim içimden… Bazen farklı ve yetenekli olmanın cezası da ağır oluyordu…
“Hoşap’ın çayı güzeldir ha…” dedi şoför, direksiyonu sakin bir ustalıkla çevirirken. Şoförün bu tavsiyesi üzerine çay molası verdik. Tek katlı, kerpiçten yapılma; küçük, şirin bir kahvehanenin önünde durduk. Kahvehanenin dışında küçük, ahşap taburelere oturduk. İçerde demlenen çayın kokusu, ince bir yol bularak dışarı taşmış; genzimize doldukça içimizi ıstan, tanıdık bir huzur bırakıyordu. Tıpkı yarım kalmış hikâyelerin, unutulmuş muhabbetlerin kokusu gibi…
Bir an annemle göz göze geldik. Bakışlarında, kelimelere sığmayan bir yorgunluk ve derin bir hüzün vardı. Onun da gözleri buğuluydu. Sanki içinde taşan duygular kirpiklerinin ucunda sessizce bekliyordu. Başımı göğsüne yasladım. Hiçbir şey demeden saçlarımı okşadı. Babam her zaman ki gibi güçlü ve vakur görünüyordu. Vakur duruşunun ardında neler saklıydı, hangi fırtınaları içine hapsetmişti, bilinmezdi… Boğazıma düğümlenen hıçkırık hala yerli yerindeydi…
Uzunca bir yolculuğun ardından masmavi sular, beyaz kanatlarıyla martılar belirdi. Martılar çığlık çığlığa uçuyor, sevinç ile hüzün arası bir ses bırakıyorlardı göğün maviliğine... Bir deniz motoru mavi suları yara yara ilerliyor; ardında bembeyaz köpükler bırakıyordu. Sahilde kadınlar ellerindeki sopalarla yıkadıkları yünleri dövüyor; Kadınların yaktıkları semaverden çıkan dumanlar, gökyüzünde beyaz izler bırakıyordu.
Kısa bir süre sonra minibüs yemyeşil bir yola girdi. Mavinin tonlarından sonra yeşilin de tonları baş döndürücüydü. Yol siyah bir yılan gibi yeşil tarla ve bahçelerin arasından kıvrılıp gidiyordu. Etrafta bağlar, bahçeler, meyve yüklü ağaçlar vardı. Tarlalarda şalvarlı kadınlar şeker pancarı topluyor, büyük bir maharetle yol kenarında bekleyen traktörlere yüklüyorlardı. Yolun sol tarafında kahverengi dikili mezar taşları ve bu taşların arasında muhteşem duruşuyla Halime Hatun Türbesi görünüyordu. Tarih: “Ben buradayım,” diyordu adeta…
Nihayetinde bu şehirdeki evimize ulaştık. İğde ağaçları ile çevrili, tek katlı, çatılı; betonarme bir ev. Önünde kiraz, vişne ve ayva ağaçları vardı. Masal kitaplarındaki şirin evler gibiydi. Arkada büyükçe bir bahçe, bahçede elma ve armut ağaçları… Ağaçların dalları elma ve armutların ağırlığından dolayı, nerdeyse yere kadar eğilmişlerdi. Dallar kırılmasın diye yer yer başka ağaçlarla desteklenmişti. Ağaçların bu cömertliğini ilk kez bu kadar yakından görüyordum…
Eşyalar eve özenle yerleştirildi. Güzel bir yemek ve çay molasının ardından yorgun düşen bedenleri deliksiz bir uyku ile taçlandırdık.
Sabah erkenden kuş cıvıltıları ile uyandım. Pembe, beyaz ve kırmızı güller güzellikte birbirleri ile yarışıyorlardı. Çatıya beyaz kanatlarını nazlı nazlı çırpan martılar konmuştu. Martılar okuldan kaçan çocuklar gibi sahilden uzaklaşıp mahallelerdeki bahçelere dalmışlardı. Yaptığım kahvaltıdan sonra artık bu yeni, şirin şehri tanıma vakti gelmişti.
Şehrin güneyinde yüksekçe bir dağ vardı. Artos Dağı. Şehir bu dağın eteğine kurulmuş, yemyeşil bir Y harfini andırıyordu. Kuzeyde uçsuz bucaksız bir mavilikle uzanan Van Gölü. Sahile vuran mavi dalgalar, beyaz köpüklere dönüşüyor; ardından mavi bir patiska gibi duruluyordu. Göl belli saatlerde hırçınlaşıyor, sonra uslu çocuklar gibi sessizliğe bürünüyordu. Sanırım yorulan dalgaların da bir dinlenme saati vardı.
En çok okulu merak ediyordum. Okulların açılmasına da az bir zaman kalmıştı. Okula doğru yöneldim. Etrafı iğde ağaçları ile kaplı dar sokağın sonuna doğru okulun taş duvarları göründü. İğde ağaçlarının o baygın, geniz yakan kokusunu içime çekerken aslında sadece bir yolda değil, iki hayat arasındaki o ince çizgide yürüyordum. Bir yanda geride bıraktığım memleketim diğer yanda görünen taş binanın vaat ettiği o ağırbaşlı sessizlik…
Okul, benim ayrıldığım okulun nerdeyse tıpa tıp aynısıydı. Tek katlı, taştan yapılma; ince uzun ve mağrur bir yapı…
Yeni bir şehre başlamak, sadece adres değiştirmek değilmiş; insanın ruhunu da beraberinde sürüklemesi, köklerinden koparılan bir fidanın yeni bir toprağa tutunma çabasıymış… Bu taş binanın soğukluğu mu beni karşılayacaktı, yoksa pencerelerinden sızan güneş içimdeki o yabancılık hissini eritecek miydi?
Bilmediğim sıralar, henüz tanışmadığım yüzler ve ilk kez ismini duyacağım insanlar. Her başlangıç biraz sancılıdır, biliyorum. Ancak bu benzerlik, bu taş duvarların o tanıdık duruşu, sanki bana gizli bir söz veriyordu: “Korkma hikâyen kaldığı yerden devam edecek.” Kim bilir, belki de bu uzun ve ince yapı, hayatımın en güzel cümlelerini kuracağım yeni bir sayfanın ilk satırları olacaktı…
Okula giden yolun hemen aşağısında yemyeşil bir çayır uzanıyordu. Adımlarım gayrı ihtiyari beni o tarafa doğru sürükledi. Çayırda top peşinde koşuşturan gençler vardı. Onlara doğru yürüdüm. Yol kenarında bir kaldırım taşına oturup onları seyre daldım. Onları izlerken, zihnimin perdeleri aralandı. Eski arkadaşlarımın hayalleri çayıra doluştu. Onlarla oyunlarımız, şakalaşmalarımız bir bir geçti gözlerimin önünden. İçimi tarif edilemez bir hüzün kapladı. Kendimi geçmişin ve yalnızlığın o serin gölgesinde, derin düşüncelerin kuytusunda buldum. Tam o anda omuzumda bir elin sıcaklığını hissettim. Bu dokunuş beni derin bir kuyudan çıkaran bir halat gibiydi. Başımı yavaşça kaldırdığımda, az önce sahada top peşinde koşuşturan narin ve çevik hareketlerle nerdeyse rakip oyuncuların belini kıran o gençten başkası değildi. “Merhaba” dedi usulca. Şaşkın bakışlarla “Merhaba” dedim. “Buralarda yenisin galiba, seni daha önce hiç görmedim.” Bu cümlelerle tanıştım Mehmet’le. İşin güzel tarafı ise Mehmet ile aynı sınıfta olacağımız idi. Bir top sahasında başlayan bir dostluk, sonsuz bir kardeşliğe dönüştü zamanla… Artık benim de bu şehirde bir arkadaşım vardı…
Okullar açıldı. Yeni bir başlangıcın o tanıdık, hem ürperten hem de heyecanlandıran havası ciğerlerime dolarken, okulun demir kapısından adımımı attım. Bilmediğim bir şehrin hiç tanımadığım bir sınıfın eşiğinde durmak; pusulası olmayan bir geminin limana yanaşması gibiymiş. İçerde beni neyin beklediğini, hangi yüzlerin dost hangilerinin yabancı kalacağını bilmemenin verdiği o hafif baş dönmesi ile koridorda ilerledim. Hayatın bana sunduğu en büyük güzellik ise sınıftan içeri adımımı atar atmaz gözlerimin Mehmet ile buluşmasıydı. Top sahasının tozunda, o hırslı ama samimi mücadelesinde tanıştığım Mehmet… Onunla aynı sınıfta olmak fırtınalı bir denizde güvenli bir liman bulmak gibiydi. O an, o yabancılık hissi yerini sessiz bir kabullenişe bıraktı.
Sınıfımız, yirmi dört erkek ve dört kız öğrenciden oluşan; dengesi biraz şaşkın ama enerjisi yüksek bir kalabalıktı. İlk günlerin o çekingen sessizliği, yerini koyu sohbetlere bıraktı. Sınıftaki her arkadaşla yolumuz bir şekilde kesişti, merhabamız oldu. Ancak bazı dostluklar vardır ki kopmaz bağlarla örülür.
Faysal’ın bitmek bilmeyen enerjisi ve gülen yüzü, Erdal’ın bir iş adamı ciddiyeti ve sağduyusu, Mehmet’in mütevazı ve insana güven veren samimiyeti… Gülay, Aycan, Betül ve Reyhan’ın her anı güzelleştiren neşesi bizleri öylesine birbirine bağladı ki aramızda su sızmaz oldu…
Dostluğumuz sadece okulla sınırlı kalmadı. Okul bahçesinin dışına da taşan bir sele dönüştü. O ilk günkü yeni öğrenci ürkekliği sekiz kişilik dostluk çemberinin içinde eriyip gitmişti.
O sıralar, zamanın henüz hoyratça akmadığı, her saniyenin zihnimize nakış gibi işlendiği büyülü bir dönemdi. Okul koridorları sadece bir geçit değil; umutlarımızın, hayallerimizin ve o yaşlardaki o sarsılmaz aidiyet duygumuzun yankılandığı birer mabetti. Acısıyla tatlısıyla her günümüz, bir romanın en güzel sayfalarından kopup gelmiş gibiydi.
Sınıfın o tozlu tahtası önünde veya arka sıraların kuytusunda geçen dersler, sadece müfredattan ibaret değildi. Bizim aramızdaki bağ, kelimelerin gücü ile yoğrulmuştu. Birbirimize olan sitemlerimizi bile edebi zekâ parıltısıyla süslenmiş cümlelerle sunardık. Hava da uçuşan tatlı sataşmalar, bir şairin kaleminden çıkmışçasına zarif laf sokmalar… Övgülerimiz ve yergilerimiz bile şiir kokardı. O yaşlarda dünya, bizim için imgelerle dolu; keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir deryaydı…
O sıralar, sadece ders notlarının değil; dostluğun ve kardeşliğin en saf halinin yazıldığı kürsülerdi. Henüz kirlenmemiş, çıkarla gölgelenmemiş o masum yıllarda; ilk aşkın kalplerde yarattığı o ilk titreyişi de yine o sıralarda bir sır gibi gizledik… Bir bakışın bin anlama geldiği, bir gülüşün tüm dünyayı değiştirebileceğine inandığımız zamanlardı… Ve bu zamanlar hayatımızın bir daha tekrarı olmayacak en dokunaklı en unutulmaz anlarıydı…
Yıllar çabuk akıp geçti. Lise koridorlarının o yankılı sesleri, son zilin çalmasıyla yerini derin ve uçsuz bucaksız bir sessizliğe bıraktı. O gün elimizde sadece birer diploma değil, dünyanın bütün yükünü omuzlayabileceğimiz bir deli cesareti vardı.
Acı, tatlı hatıralarla liseden mezun olduk. Artık hayatın kapısında bekleyen gençlerdik. Sınavlar… Üniversite… İş hayatı derken hayat her birimizi bir yere savurdu. Kimi zaman bir ofis masasında, kimi zaman bir sınıfta kara tahtanın başında, kimi zaman bir yönetici koltuğunda kimi zaman da yabancı sokakların kalabalığında bulduk kendimizi… Hayatın zorlukları, mesafeler araya girse de bağlarımız kopmadı. Her birimiz, o görünmez dostluk bağının ucundan sımsıkı tutmaya devam ettik. Biz sadece bir okulu beraber bitirmedik aynı zamanda birbirimizin sığınağı olmuştuk…
Kız arkadaşlarımızdan Reyhan, Gülay ve Betül evlendiler. Aycan, İstanbul’un kalabalığına karışmış; sayılar ve hesaplar arsında kendine bir dünya kurmuştu.
Mehmet, devlet memurluğuna atanmış, başka bir şehre yerleşmişti.
Murat, Adana’nın bereketli topraklarına kök salmış; toprağın kokusuyla hayatını yoğurmuştu.
Erdal da Yalova’da insanların sağlığına dokunan bir yola girmişti.
Ben de öğretmen oldum…
Belki de en çok ihtiyaç duyduğum yerdeydim. Gençliğin o saf yerine yeniden şahitlik ettiğim yerde. Ama içimde geçmişe yönelik bir boşluk da taşıyordum. Çünkü insan büyüdükçe çoğalmıyor; aksine içinden bir şeyler eksilerek ilerliyor.
Yıllar bir nehrin yatağını aşındırması gibi her birimizi başka kıyılara sürüklemişti. Omuzumda Milli Eğitim Müdürü olmanın getirdiği sorumluluklar, zihnimde ise hayatın bitmek bilmeyen o gürültülü temposu vardı. Masamın üstünde ve bilgisayarımdaki evrakların arsında kaybolurken telefonum çaldı. O an tarif edemediğim, ruhumu buz gibi kesen bir huzursuzluk hissettim. Sanki telefondan odamın içine buz gibi bir rüzgâr esti. Telefonun öbür ucundaki ses Betül’ün kardeşine aitti. Titrek, darmadağın, acıyla ufalanmış bir ses… “Betül’ü bir kalp krizi sonucu kaybettik” haberi…
O an zaman durdu. Dünya, tüm renklerini ve seslerini yitirip derin bir sessizliğe gömüldü. Kalbimin en kuytu yerlerinde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Dizlerimin bağı çözüldü. Telefonu tutan elim buz kesildi. Telefonun ucundaki ses artık bir uğultuya, derin ve karanlık bir kuyunun dibinden gelen yankılara dönüşmüştü. Göğüs kafesim nefesime dar geldi. Boğazıma düğümlenen yumru, tek bir kelimenin dışarı çıkmasına fırsat vermedi. Zihnim beni o küçük taş duvarlı lisenin şirin sınıfına götürdü. Kara tahtanın önünde beyaz gömleği, lacivert forması ve gülen gözleri ile bakan Betül’e… Gençliğin o saf o tertemiz zamanlarına… Zihnimden geçen bu kareler şimdi bir makam odasının soğuk duvarlarında yankılanan bir ağıda dönüşmüştü. Gençliğimizin bir parçası, en masum şiirimiz; o taş duvarlı sınıfın hatıralarına asılı kalarak sonsuzluğa göçüp gitmişti. Sekiz kişilik o koca bütünden bir yıldız sessizce kayıp gitmişti.
Betül artık yoktu. Buna inanmak istemiyordum. Zihnim bu gerçeği reddetti. Aklım başka bir şey söylüyordu, kalbim başka bir şey. İçimde inkâr ile kabul arasında bir savaş başladı. Odamın kapısını kilitledim. Ve artık hükmedemediğim gözyaşlarımı özgür bıraktım. Bu acı haberi diğer arkadaşlarımızla da paylaştım. Canımızdan bir can eksilmişti…
Zaman bir nehir gibi hızla akıp gidiyordu. İş yoğunluğum daha da artmıştı. Bir arkadaşımızın aramızdan zamansız ayrılması hepimizi derinden sarsmıştı. Bu nedenle özellikle erkek arkadaşlarımızla sık sık bir araya gelmeye gayret ediyor, kız arkadaşlarımızla da telefonla görüşüyor; geçmişi yâd ediyorduk.
Dünyada pandemi süreci başladı. Görünmeyen bir düşmanın gölgesi şehirlerin, sokakların ve nihayetinde umutlarımızın üzerine ağır bir kâbus gibi çöktü. Hayatın nabzının attığı meydanlar ürkütücü bir sessizliğe teslim olmuştu. Evler ise belirsizlikten kaçıp sığındığımız birer kale olmuştu.
İnsanların yüzlerini yarım bırakan maskeler, sadece ağızları değil; geleceğe dair kurulan hayalleri de susturmuştu. Bu amansız fırtına her geçen gün aramızdan birilerini söküp alırken, bu kez haber İstanbul’un o kalabalık uğultusunun arasından süzülüp bizlere ulaştı. Aycan… Neşesiyle çevresine ışık saçan dostumuz bu sinsi hastalığın pençesine düşmüştü.
“Entübe” kelimesi o güne dek sözlüklerde soğuk bir terimken, şimdi Aycan’ın yaşamla arasındaki o ince çizginin adı olmuştu. Ellerimiz semaya her açıldığında tek bir yakarış yükseliyordu: “Allah’ım onu bize ve sevdiklerine bağışla.”
Ancak ilahi kalem, bizim dualarımızdan başka bir sayfa açmıştı. Çok geçmeden o acı haber bir kurşun gibi düştü yüreğimize. Aycan da sessiz sedasız, vedalaşmaya bile vakit bulamadan bu dünyadan göçüp gitmişti.
Cenazesi doğup büyüdüğü topraklara, memleketine geri getirildi. Aycan, çocukluğunun yollardan geçirilip, birçok anımızın olduğu Kaymakam Tepesinin eteklerinde ebedi uykusuna uğurladı… Toprak bir dost daha kazanırken, bizler eksilen bir sandalyeye daha bakmanın o tarif edilemez sızısıyla baş başa kaldık. Dostlar bir bir eksiliyordu masadan…
Mesainin en yoğun olduğu günlerden biriydi. Telefonumun keskin sesi odadaki sessizliği yırtıp geçtiğinde; bu aramanın beni yıllar öncesinin o güneşli sınıfına götüreceğini henüz bilmiyordum. Arayan sınıf arkadaşlarımızdan Necmi’ydi. Sesi o lise koridorlarındaki bildik tınıyı taşıyordu. Eski öğretmenlerimizi ve sınıf arkadaşlarımızı bir araya getirecek büyük bir buluşmanın haberini veriyordu. O an omuzlarımdaki yorgunluğun bir sis bulutu gibi dağıldığını hissettim. İçimi tarif edilemez bir sevinç kapladı.
Beklenen gün gelip çattığında, kalbim sanki yeniden o taş duvarlı okulun bahçesindeymişim gibi heyecanla çarpmaya başladı. Öğretmenlerim ve arkadaşlarımla buluştuğumda zamanın nasıl büyük bir heykeltıraş olduğunu bir kez daha anladım. Çiçeği burnunda öğretmenlerimin nasıl yaşlandığını gördüm. Karşımda duranlar sadece arkadaşlarım değil, her birinin yüzüne hayatın derin çizgilerle imzasını attığı yorgun birer savaşçılardı…
Kiminin saçları dökülmüş, kiminin sakallarına aklar düşmüş, kimi biraz göbeklenmiş kimisi de hiç değişmemişti… Sarılmalarımızda özlem, sesimizde geçmişin yankısı vardı. Her kesin yüzünde kocaman güneş gibi bir tebessüm vardı…
Gözlerim o meşhur dostluk grubumuzun kalbi olan Gülay ve Reyhan’ı aradı. Reyhan iş hayatının yoğun temposundan fırsat bulup gelememişti. Ama Gülay ile göz göze geldiğimiz an zaman tünelinde kısa bir yolculuğa çıktık. Bir kenara çekilip muhabbet ettik. Konuştukça hüzün ve neşe birbirine karıştı. Betül’ün o güneş gibi parlayan gülüşünü, Aycan’ın erken ve vedasız gidişini masadan eksilen arkadaşlarımızı andık…
Etkinlikler sona erip veda zamanı geldiğinde içimizde hem yıllar sonra kavuşmanın sevinci hem de yeniden ayrılmanın o ince sızısı vardı. Herkes yavaş yavaş kendi şehrine, kendi hayat kavgasına geri dönmek üzere dağıldı…
Öğretmenlerimiz ve sınıf arkadaşlarımızla geçirdiğimiz o duygu yüklü buluşmamızın üzerinden aylar geçmişti. İçimde sebepsiz bir sızıyla Gülay’ı ardım. Telefonu açtığında karşılaştığım şey, o bildik neşeli ses değil; adeta derin bir sisin içinden gelen; kısık, boğuk ve her kelimesi acıyla çıkan bir fısıltıydı. Arkadaşımız Akciğer Basıncı ismi verilen bir hastalığa yakalanmış, nefes alıp vermede ciddi sorunlar yaşıyordu.
Bu duruma çok üzüldüm. Haftada bir iki kez mutlaka arar, sağlık durumunu sorar oldum. En son aradığımda telefona cevap vermedi. Bir daha aradım yine cevap yok. İyice endişelenmeye başlamıştım ki tam o sırada telefonuma bir mesaj düştü. Mesaj Gülay’dandı: “Rahatsızlığımdan dolayı konuşamıyorum. Yatakta solunum cihazına bağlıyım. Konuşamıyorum ama mesaj yazabiliyorum.” Dünyam bir kez daha başıma yıkıldı. Betül, Aycan şimdi de Gülay…
Betül ve Aycan bir veda bile edemeden aramızdan ayrılıp gitmişlerdi. Gözyaşlarımı içime akıtarak bir söz verdim kendime. Bu sefer ne hastalığın ne de ölümün bizi sessizce ayırmasına izin vermeyecektim. Gülay’ın sesi çıkmıyordu ama onun dilsiz çığlığında, o nefes almak için verdiği amansız mücadelesinde yalnız bırakmamaya karar verdim.
Her sabah bir “Günaydın” ile başlayan mesajlaşmalarımız devam etti. Gülay konuşmaya, muhabbete hasret gibiydi. “Biliyorsun en yakın arkadaşımsın. Muhabbetin çok iyi geliyor bana.” Bu cümlelerini okuduktan sonra hasta yatağında bir arkadaşı yalnız bırakmamanın ne kadar önemli bir şey olduğunu fark ettim.
Bir sabah yine işin yoğun temposuna kapılmışken Gülay’dan bir mesaj geldi. Odama çekildim. Kapıyı kapattım. Önümdeki sıcak çaydan bir yudum alarak mesajı okumaya koyuldum:
“Beyaz tavan. Artık beyaz tavanı ezbere biliyorum. Ortadaki ince çatlak. Birkaç sivrisinek izi. Sağ köşedeki gölge, beyaz ışığın etrafında biriken o solgun halka… Saatlerdir bakıyormuşum gibi değil, yıllardır buradaymışım gibi. Zaman burada akmıyor; tavana yapışıyor adeta. Solunum cihazının ritmik sesi odanın kalbi gibi atıyor. Ben nefes alamıyorum; cihaz benim yerime alıyor. Aramızda tuhaf bir ortaklık var. O durursa ben de dururum.
İstanbul büyük bir şehir diyorlar. Çok da kalabalık. Gürültülü, canlı… Oysa benim İstanbul’um; bir oda, bir yatak, bir pencere, bir beyaz lamba… Pencereden görünen gökyüzü bazen mavi oluyor ama cam açılmıyor, hava içeri girmiyor. Ben dışarı çıkamıyorum. Özgürlük dediğimiz şey bazen sadece camın arkasında duruyor.
Çocuklarım yok… Bazen düşünüyorum; eğer bir çocuğum olsaydı, şimdi başucumda oturur muydu? Elimi tutar mıydı? Yoksa o da hayata karışıp bu odanın ağırlığından kaçmanın bir yolunu mu bulurdu? Eşim var. Ama işinin yoğunluğundan dolayı neredeyse gün boyu yok. Olduğu zaman da o, evin keşmekeşinde veya televizyonun karşısında; bense cihazın sesinde… Aramızda birkaç duvar, çokça suskunluk var…
İlaç saatlerinde kapı açılır. İçeri hasta bakıcım girer. Mekanik bir şefkatle konuşur: “İlacımızı içelim,” der. Ben gülümserim. O görevini yapıyor. Kimse kötü değil aslında. Ama kimse içimdeki boşluğu bilmiyor. Çok şükür ki telefonum var ve parmaklarım hala hareket ediyor. Ekranı kaydırıyorum. Eski fotoğraflara bakıyorum. En çok çocukluk ve okul yıllarımda duruyorum. Saçlarım rüzgârda savrulmuş. Yüzümde korkusuz bir gülüş. Nefes aldığımın farkında olmadığım zamanlar. Meğerse nefes almak ne büyük bir nimetmiş.
Memleketimi özlüyorum arkadaşım. Toprak kokusunu. Sokağımızdaki püfür püfür iğde kokularını. Yaz akşamlarını. Okul yolunu. Koştuğum o yeşil, dar sokakları. Okulun bahçesini. Teneffüs zilini. Arkadaşlarımı…
Hayat bizi birbirimizden usulca uzaklaştırmış. Oysa şimdi burada ölümün gölgesi yatağımın ucunda otururken en çok onları düşünüyorum. Ölüm! Adını yüksek sesle söyleyemiyorum ama varlığını hissediyorum. Nefesim her zorlandığında biraz daha yaklaşıyor. Gece olunca odanın karanlığında daha belirgin oluyor Azrail’in nefesi. Sanki beyaz lambanın ışığında bekliyor. Korkuyor muyum? Bilmiyorum…
Aslında korktuğum şey ölmek değil. Yaşayamamış olmak. Eksik kalmış olmak. Anlaşılmamış olmak. Yapmak isteyip de yapamadığım, söylemek isteyip de söyleyemediğim şeylere hayıflanmak. Bir insanın hayatı gerçekte ne kadar sürer? Takvimlerdeki yıllar kadar mı? Yoksa hatırladığı anılar kadar mı? Ben şimdi anılarımla yaşıyorum. Annemin sesi. Babamın sabah erkenden işe gidişi. Kardeşim. İlk gençlik heyecanlarım. İlk hayal kırıklığım. Umutlarım. Sevinçlerim. Korkularım. Kaygılarım… Şimdi de bu oda, bu yatak. Bu beyaz tavan. Bu bağlı olduğum makine…
Bazen düşünüyorum; insan en çok neye dayanamaz? Yalnızlığa mı? Yoksa anlaşılmamaya mı? Ben ikisini de tattım. İçimde bir muhasebe sürüyor. Kime kırıldım? Kimi af edemedim? Kim beni incitti? Ben kimi incittim? Hayatın hesabı ölüm yaklaşırken daha yüksek sesle soruluyor. Kimselere kızgın değilim. Ama üzgünüm. Çünkü bu odada sadece ben hasta değilim. Sevgi hasta. Dostluk hasta. Komşuluk hasta. Akrabalık hasta. İnsanlık hasta… Dokunulmadıkça iyileşmeyen bir yara gibi.
Pencereye bakıyorum güneş bir doğuyor bir batıyor. Gökyüzü turuncuya dönüyor. Belki de memlekette sonbahardır şimdi. Okul yoluna yapraklar düşüyordur. Bir çocuk koşuyordur zil çalınca. Ben de bir zamanlar koşuyordum. Şimdi nefes almayı öğreniyorum yeni baştan. Her nefes ödünç gibi. Her sabah bir lütuf, her gece bir bilinmezlik… Ölüm yaklaşıyor olabilir. Ama içimde hala bir umut, hala bir özlem var. Memleketimi bir kez daha görme özlemi. Okul kapısından geçme. Okul yolunda bir arkadaşın adımı seslenmesi. Belki de hiç gidemem. Belki de sadece gözlerimi kapayıp o sokakları içimde yürürüm. Solunum cihazı çalışıyor, beyaz lamba yanıyor. Tavan yerinde duruyor. Ama ben yavaş yavaş geçmişe doğru, memleketime, çocukluğuma doğru yürüyormuşum gibi hissediyorum. Belki insan ölmeden önce en çok çocukluğuna geri dönmek ister. Belki de en son hatırladığımız yere, ait olduğumuz yere…”
Odanın havası birden ağırlaştı. Göğsüm daraldı. Bu mesajı gözyaşları içinde tekrar tekrar okudum. İlk yudumunu içtiğim ve geri bıraktığım çay buz kesilmişti. Aman Allah’ım! Nasıl hayatlar varmış da biz farkında değilmişiz. En sevdiğim arkadaşım nasıl bir ıstırabın içindeymiş… Rabbimizin bize verdiği sağlık nimetinin farkında olmadan nasıl da hoyratça yaşıyormuşuz…
Titreyen parmaklarımla mesaja cevap yazdım:
“Sevgili arkadaşım!
Yazdıklarını okurken o odanın sessizliğine ben de girdim. Beyaz tavana, lambanın etrafındaki o solgun halkaya, makinenin ritmine ben de bakar oldum… Her cümlende yalnızlık ve özlem var. Ama sana bir şey söylemek istiyorum: Sen asla yalnız değilsin. Yazdığın cümleler bana ulaştı ve kalbime dokundu. Biliyorsun bazen Rabbimiz bizi sınar ve bazen bu sınavlar çetindir, zorludur. Sen şu anda geçmişinle, hatıralarınla iç içesin. Belki yatakta bedenin durgundur. Ama kalbinin ve ruhunun özgürlüğünü yazdıklarından görüyorum. Bazı insanlar durdukları yerde, sessizlikte büyür; devleşirler. Bazen insanın içindeki dünya dışarıdaki dünyadan çok daha geniştir. Solunum cihazı nefesini taşıyor olabilir ama asıl nefesin ruhundadır. O cihaz sadece nefesini taşımıyor aynı zamanda sabrını, dirayetini, inancını da sınıyor. Her nefes aslında Rabbimizin bize verdiği yeni bir vakit, yeni bir armağandır. Rabbimiz Kur’an’da: “Hiç kimseye kaldıramayacağı bir yük yüklemeyiz,” diyor. Senin içinde, bu zorlu yükü taşıyacak bir güç var. Allah bu çektiğin her zorluğun karşılığını sana misliyle verecektir. Yalnızlık ağır bir şeydir biliyorum. Ama inan bazı yalnızlıklar insanı Allah’a en çok yaklaştıran kapılardır. İnsan kalabalıklar içerisinde bazen kendini kaybeder. Sessizliğin içinde ise kendini bulur, özüne döner; Allah’a yakınlaşır… Sen şu anda en berrak bakışlarla bakıyorsun dünyaya, bu açıdan hissettiklerin çok kıymetli.
Kendini ölümün gölgesinde hissettiğini yazmışsın. Unutma ki ölüm bir son değil, bir geçiştir…
Hangi tohum toprağa emanet edildi de sessizliğin koynunda çürümeden, çatlamadan; karanlığı yırtmadan kaldı? Toprak görünürde bir örtüdür; hakikatte bir rahim… İçine düşeni saklar ama yok etmez. Sabırla bekler, vakti gelince içindeki sırrı yeşil bir dua gibi yeryüzüne çıkarır. Ay her gece ufka yaslanıp kaybolurken gerçekten yok oluyor mu? Güneş kızıl bir veda ile batarken, varlığını yitirir mi? Gözden kaybolmak, hakikatten silinmek değildir. Ufuk sadece bizim bakışımızın sınırıdır. Göremediğimiz yerlerde de güneş yoluna devam eder.
Kabir bedene dar, ruha geniş bir kapıdır. Soğuk bir suskunluk ama sonsuzluğa açılan bir geçittir. İnsan doğarken ağlar. Ölürken başkaları ağlar onun yerine. Ölüm, aslında ebedi olan hayata doğumdur. Ölüm yokluk değil başka bir âleme varoluştur. Kalbin her atışı dünyadan biraz eksilmek değil, ebediyete bir adım daha yaklaşmaktır. Ölüm bir karanlık değil, önümüzde yürüyen bir rehberdir. Bizi ait olmadığımız geçicilikten alıp, öz yurdumuza götürür. İnsan toprağa girince kaybolmaz, sır olur. Sır, yokluk değildir; açılmayı bekleyen bir kapıdır. Nasıl ki tohum toprağın karanlığında çürüyerek değil, dönüşerek filizlenirse; insan da kabirde hakikate uyanarak dirilir. Bizler çok şükür ki Allah’a ve ahiret gününe iman etmişiz; bizim hayatımız da ölümümüz de âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.
Sevgili kardeşim.
Unutma ki bu dünya bizler için bir imtihandır. Bazı imtihanlar zorludur, meşakkatlidir. Sen güçlü ve iradeli bir kardeşimizsin; bu sıkıntılı zamanları atlatacağına hiç şüphem yoktur. Sana yüce Rabbimden acil şifalar diliyorum...”
Bu mesajı gönderdikten sonra Gülay’ın yazdığı mesajı defalarca okudum. Hayatın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu; dünyadaki tüm değerlerin, mevkilerin, makamların, malın, mülkün; sıhhatli bir nefes kadar kıymetli olmadığını bir kez daha anladım.
Her sabah uyandığımda yatağa bağlı, tavandaki beyaz ışığı izleyen arkadaşımı unutmamaya gayret ettim. Sabah bir günaydın mesajı yazmak, sonra görüldü anlamına gelen mavi tiki görmek; beni ziyadesi ile mutlu etmeye başlamıştı. Hele karşıdan da cevap gelince, mutluluğum ikiye katlanırdı.
O’nu, sessiz odada yalnız bırakmamak için, yazdığım şiirleri göndermeye başladım. O şiirleri okur, beğenir; yorumlar yapardı. Bazı zamanlar okuduğum şiirlerin videolarını gönderdim. Bazen yazdığım kısa öyküleri… Böylece mesajlaşmalarımız edebiyat, dostluk ve maneviyat üzerine bir muhabbet ortamına dönüşmüştü.
Gülay ile yaptığımız muhabbetlerde memleket özleminin çok ağır bastığını fark ettim. Bir hafta sonu arabama atlayıp, beraber okuduğumuz liseye doğru yola koyuldum. Gülay’ın doğup büyüdüğü evin önüne vardığımda onu görüntülü aradım.
Gülay beni ve ardından doğup büyüdüğü evi görünce, sevinçten gözleri parladı. Konuşamadığı için duygularını ifade edemiyordu. Ama heyecanını görüyor, kalbinin çarpıntılarını duyar gibiydim. Meraklı gözlerle bakıyordu. Telefonun kamerasını evlerine doğru çevirdim. Solunum cihazının ritmi değişti bir anda. Odadaki her şey kayboldu. Beyaz tavan, makine ve kasvetli hava… Sadece ekrandaki o ev ve çocukluğunun kapısı vardı. Gülay’ın dudakları titredi. Gözlerinden istemsizce yaşlar döküldü. Konuşamıyordu, nefesi fısıltılıydı ama içinde fırtınaların koptuğu besbelliydi. Gücü yetse yataktan fırlayacaktı. O kapıdan koşarak çıktığı sabahlar, yaz akşamlarında balkona konan sandalyeler; komşuların sohbetleri… Anladım ki insanın en derin psikolojik bağı ait olduğu yer ile kurulurmuş. Gülay ait olduğu eve, çocukluğuna, geçmişine bir telefon ekranından bakıyordu. Ben ise ekrana baktığımda yatakta solunum cihazına bağlı Gülay’ı değil, evinin eşiğinde oturan; hayat dolu o liseli kızı görüyordum. Gülay’ın ruhu sınırlarının dışına çıkmış, çocukluğunun sokaklarında koşuyordu adeta…
Evlerinin önündeki sokaktan okula doğru yürümeye başladım. Gülay her sabah heyecanla okula giderken yürüdüğü sokağa özlemle bakıyordu. Sağlı sollu iğde ağaçları ile kaplı sokağı geçtikten sonra, önce okul bahçesinin taş duvarları göründü, ardından tek katlı, taş duvarlardan ibaret o lise binası…
Lise, zamana karşı dimdik bir hatıra gibi duruyordu. Duvarların her bir taşında yılların rüzgârı, yağmuru ve öğrencilerin gülüşleri saklıydı. Griye çalan taşların arasında yer yer sarmaşık izleri görünüyordu. Bahardan kalma inatçı otlar boy vermişti. Bahçede koşuşturan öğrencilerin ayak seslerini duyar gibiydik ikimiz de. Gülay kadar ben de o eski yıllara dalıp gittim. Okulun bahçesinde kol kola yürüyen gençler, fısıldanan sırlar. İlk gençlik hayalleri…
Okulun yan tarafından arka bahçesine yöneldim. Bir zamanlar top koşuşturduğumuz basket sahası. Beton zemin yer yer bozulmuş, saha çizgileri silinmiş; demir potalar pas tutmuştu… Potaya değen topun o tok sesi okulun nabzı gibiydi. Sahanın biraz gerisinde okul kantini… Tek ve tenha… Yıllar ona da iyi davranmamıştı. Yer yer sıvaları dökülmüş, kapıları pencereleri eskimişti. Gülay’a seslendim: “Tostlar kaşarlı mı, sucuklu mu olsun?” Ve gerçekten burnuma o tostların muhteşem kokusu gelir gibi oldu. “ Çay mı, ayran mı?” bu soruyu sorarken Gülay’ın yüzünde Güneş gibi bir gülümseme belirdi. “Çaylar sendendir ha çamura yatmak yok…” Kantinin önünde sıraya giren öğrenciler, bozuk paraların şıngırtısı, ders zili ve tatlı telaşlar… Bu okul modern bir okul değildi. Ama o taş duvarlarda bir neslin umutları vardı.
“Pembo’yu hatırladın mı?” diye seslendim. Gülay başını öne doğru sallayarak evet dedi. “Bizim ticaret dersi öğretmeni, Remzi Hoca.” Yanakları soğuktan kıpkırmızı olurdu. Öğrenciler ona yanaklarının kırmızılığından dolayı Pembo lakabını takmışlardı.
Lisenin en tenha duvarının yanına geçip kamerayı çevirdim: “Bakalım burayı hatırlayacak mısın?” En güzel muhabbetlerimizin olduğu okul bahçesinin en sakin köşesi. Hüzünlerimizi, sevinçlerimizi paylaştığımız yer. Tartışmalarımız, sınav öncesi heyecanlarımız ve sınav sorularını değerlendirdiğimiz o yer… Keşke şimdi aramızda olmayan arkadaşlarımız da burada olmuş olsalardı. Tekrar o günlere dönebilseydik.”
Kamera elimde, hasta yatağında benden yüzlerce km uzaktaki arkadaşıma okulumuzun her tarafını gezdirdim. Onunla birlikte heyecanlandım, duygulandım, ağladım… O tek katlı lise, o taş bina, sadece bir lise değil; gençliğimizin en saf halinin saklandığı bir hatıralar sandığıydı.
Kameraya tekrar baktığımda Gülay’ın sevinç gözyaşlarını gördüm. Ellerini yukarı doğru kaldırmış, dua ediyordu.
Telefonuma mesaj düştü: “Allah senden razı olsun arkadaşım. Beni nasıl bahtiyar ettin bilemezsin?” Ardından, “Bir şey daha isteyebilir miyim senden?” diye yazdı. “Bulunduğun yere çok yakın olduğun için söylüyorum. Sana zahmet olmazsa sinemayı da gösterebilir misin?”
Şehrin tek sinema salonuna doğru yürüdüm. Telefonum elimde, kamera açık…
Tek katlı, mütevazı sinema salonu… Dış cephesi kiremit renginde. Tabelasının harfleri güneşte solmuş. İlçenin nabzı yaz akşamlarında bu tabelanın önünde atardı. Güneş Van Gölünün üzerinden kızıl renkler bırakarak ağır ağır çekilirken, aileler güzel kıyafetlerini giyer, yanlarına gazoz ve çerez alır; heyecanlı adımlarla sinemaya gelirlerdi. Sinemanın önünde bir tatlı telaş olurdu. Tanıdıklar selamlaşır, biletini gösteren loş salona girer; sessizce otururdu. Tahta sandalyeler biraz gıcırdasa da herkesin keyfi yerindeydi.
Perde açılmadan önce projektörün ışığı, toz zerreciklerini görünür kılardı. Işıklar sönünce çıt çıkmaz, perde açılınca bir alkış tufanı kopardı. Geç gelenler olurdu arada bir. Görevli elindeki fenerle onlara boş yerleri gösterir, oturmalarını sağlardı.
Perdede at nalı sesleri yankılanırdı. Malkoçoğlu, kılıcını savurur; naralar atardı. O, zalimlerin üzerine at sürerken; çocukların gözlerinin içi güler, gençler hop oturur hop kalkarlardı.
Battal Gazi adalet için savaşırdı. Cüneyt Arkın perdede görününce seyirci coşar, adeta onunla birlikte kılıç savururlardı. Bazen film kopar, perde kararırdı. İzleyiciler oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi huysuzlaşır, hep bir ağızdan: “Makinist” diye bağırır; ardından ya ıslık çalar ya da alkış tutarlardı. Makinistin eli ayağına dolanır, arızayı hızlıca bertaraf etmeye çalışırdı. Film bittiğinde, hikâye bitmezdi. Asıl anlatım evlerde, kahvehanelerde ve iş yerlerinde olurdu. Filmin her sahnesi büyük bir coşku ile yeniden anlatılırdı. Filmi izlemeyenleri büyük bir pişmanlık sarardı. Perdedeki kahramanlar artık ilçenin kalbinde dolaşırdı.
Bu salon sadece bir sinema değildi. İlçenin tek salonu olduğu için hayatın bütün sahneleri burada kurulurdu. Okul müsamerelerinde öğrenciler burada titrek sesleri ile şiir okur, anneler çocuklarını gururla izlerlerdi. Okul tiyatrolarında perde gençlerin hayallerine açılırdı. Resmi programlar da burada yapılırdı. Bu salon ilçenin hem eğlencesi hem de kültürüydü. Duvarlarının her taşında bir hatıra saklıydı. Ve şimdi bizim hatıralarımız da bu sahnede, bu salonda, bu duvarlarda hiç solmadan yaşamaya devam ediyordu.
“Hatırladın mı? Bilgi yarışmasında okulumuzu sen ve rahmetli arkadaşımız Betül temsil etmişti. Siz sahnede yarışırken bütün lise yerinde duramıyordu heyecandan. Ve okulumuz birinci olmuştu.” diye mesaj düştü telefonuma. Yüreğime büyük bir hüzün düştü. Genç yaşında, ardında üç çocuk bırakarak erken veda etmişti Betül… O hatıralar bir bir canlandı gözümde…
“Betül’ün kabrinin nerede olduğunu biliyor musun?” diye sordu. “Evet biliyorum. Ziyaret ettim. Nasip olursa oraya bir daha gidersem seni ararım. Birlikte dua ederiz,” dedim.
“Ya sen ne hayırlı bir dostsun. Bu gün bana bu mutlulukları yaşattın ya. Ne diyeceğimi bilemiyorum. İyi ki varsın, iyi ki benim arkadaşımsın…
“Haftaya beraberce eski mekânlarımızı gezmeye devam edeceğiz. Neresi olduğunu şimdi söylemeyeceğim sürpriz olsun.”
Hafta içi sabah mesaisine erkenden başlamıştım. Bir okul ziyareti. Birikmiş evraklar, imzalar, ziyaretçiler derken saat on bire gelmişti. Her zamanki gibi Gülay’a bir günaydın mesajı ve ardından bir şiir gönderdim: “aaa hatırladım bu şiiri. Lise birinci sınıfa başladığımız senenin başında Kaymakam Tepesinde yazdığın ve bizlere okuduğun şiir… Ay nasıl duygulandım. Bilemezsin.” Bu mesajın ardından şiiri seslendirdiğim bir video da gönderdim.
Hafta sonu gelip çatmıştı. Evde demlediğim çayı termosa doldurdum. Arabama binip yola koyuldum. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra Kaymakam Tepesine vardım. Telefonu elime alıp Gülay’ı görüntülü aradım. Selamlaşma faslından sonra kamerayla çevreyi göstermeye başladım.
Kaymakam Tepesi üç ayrı ufka hâkim yüksekçe bir yer. İlçenin çok sevilen bir kaymakamı sürekli bu tepeye çıkıp, muhteşem manzaraları seyrettiği için; halk bu tepeye “Kaymakam Tepesi” ismini vermişti. Bu tepeye çıkıldığında insan önce rüzgârı hisseder. Serin berrak bir rüzgâr yüzünüze çarpar. Bir yanınızda heybetiyle yükselen Artos Dağı… Zirvesi bulutlara yaslanmış, etekleri mevsime göre renk değiştiren vakur bir dağ. Sabah saatlerinde güneş Artos’un doruklarına vurduğunda, kayalıklar altın rengine çalar; akşamüstü ise mora çalan gölgelerle ağır bir tabloya dönüşür.
Dağ, sadece bir yükselti değil; Gevaş’ın sırtını dayadığı kadim bir muhafız gibidir. Diğer yanında ise uçsuz bucaksız maviliği ile Van Gölü uzanır. Göl bu tepede bir başka görünür. Kıyıdan bakıldığında daha derin, daha geniş, daha sonsuz… Günün saatlerine göre rengi değişir. Mavinin bin bir tonu ahenkle yer değiştirir. Kimi zaman turkuaz, kimi zaman buz mavisi, kimi zaman kurşuni bir dinginlik…
Ufukta, gökyüzü yeryüzüne inmiş gibi. Nerede su biter, nerede sema başlar; ayırt edemezsin. Tepenin diğer yönüne doğru baktığınız da ilçe bütün sadeliği ile serilir önünüze. Yemyeşil bahçeler, evlerin çatıları, dar sokaklar; İzzettin Şir Camisinin zamana meydan okuyan minaresi ve insan hayatının mütevazı akışı… Martıların iki mavilik arasındaki gururlu süzülüşleri, karabatakların sulara dalıp dalıp çıkışları… Akdamar adasına doğru süzülen deniz motorları…
Kaymakam Tepesi’nde insan, aynı anda üç ayrı duyguyu yaşar; Dağın verdiği güç, Gölün verdiği huzur, Şehrin verdiği aidiyet duygusu…
Gün batımında manzara bambaşka bir hal alır. Dağların ardına saklanan güneş, gölü kızıl bir çarşafa dönüştürür. İlçenin üzerine ipeğimsi bir loşluk inerken, dağların gölgesi yavaş yavaş uzar. O an sanki zaman durur. Rüzgâra ezan sesleri karışır. Gökyüzü turuncudan mora, ardından laciverte döner.
Gülay, şaşkınlık ve hayranlık içinde gösterdiğim manzaraları izliyor. Bir geçmişe gidiyor, bir kendini zaman makinesinde Kaymakam Tepesi’nde hissediyordu. “Şimdi sıkı dur, asıl sürprizi birazdan göreceksin.” diye seslendim. Gözlerinden heyecanı bariz okunuyordu. Telefonum elimde Kaymakam Tepesi’nin suskun sakinlerine doğru yürüdüm. Birkaç adım uzaklıktaki kabristana vardım. Buranın müdavimleri sessiz, sakin; derin bir uykudaydılar.
Pandemi sürecinde kaybettiğimiz arkadaşımız Aycan da burada sonsuz uykusundaydı. Böyle güzel bir manzarada defnedilmek herkese nasip olmazdı. Gülay, mekanik olmayan bir mekândaydı. Her ne kadar bedenen kilometrelerce uzaklıkta ise de ruhen ve kalben Kaymakam Tepesi’ndeydi. Ve şu an en sevdiği, yıllarca aynı sırada beraberce oturduğu sınıf arkadaşı Aycan’ın kabrinin başındaydı.
Aycan, sanki kabirde değil; bizimle beraber manzarayı seyrediyordu. Mezara yaklaştım. Başucundaki mezar taşına dokundum, omuzuna dokunur gibi. Ellerimi açtım. Önce bir Fatiha okudum, sonra içten dualar…
Telefonuma mesaj düştü. “Aycan çok güzel bir yerde uyuyor. Eğer ecel gelip beni bulursa, beni de buraya gömsünler. Aycan ile yan yana. Hem o da sıkılmaz. Bu muhteşem manzarada birlikte uyuruz. Sen de arada bir gelir, bizi yalnız bırakmazsın; gelirken de bir Fatiha okursun bize…”
Ölüm üzerine bu kadar sakin konuşabilmek, aslında bir kabullenişin değil, yorgunluğun işaretiydi. İnsan bazen yaşamaktan değil, yaşayamamaktan yorulur. Onun yorgunluğu da böyleydi. Koşamamak, yürüyememek, merdiven çıkamamak… En çok da nefesinin bir makinaya emanet edilmiş olması… Bir yanda hayatta kalma içgüdüsü, cihazın fişini kontrol eden titrek yorgun parmaklar; ilaç saatini kaçırmama telaşı… Diğer yanda ise ölümün huzuruna duyulan tuhaf bir yakınlık; “Ölüm bu tepede karanlığa karışmış kasvetli bir yalnızlık değil, manzaraya karışmış bir sükûttur,” düşüncesi…
Kaymakam Tepesi, onun için sadece bir mezarlık değildi. O tepe, kontrol edemediği bedenine karşılık, özgür bırakmak istediği ruhunun sembolüydü.
Bu tepeden bakınca aşağıda kalan evler, insanlar; her şey küçülürdü. Belki acıları da küçülür, yok olurdu burada… Rüzgârın hafifçe estiği bir ikindi vakti, mezar taşlarının arasından göle bakarken, Artos’un doruğunda ince, beyaz bir bulut dolaşıyor. Bir dost, adımlarıyla mezara yaklaşıyor, duruyor; ellerini açıyor, bir Fatiha okuyor… O an ölüm bile yalnızlık değil. Gülay, göğsündeki daralmaya karşın; bu tepenin genişliğinde bir ferahlık arıyordu aslında. Ölümün korkusundan değil, özgür bir nefes alma umudundan…
Aycan’dan, Betül’den, Reyhan’dan yana uzun uzun muhabbet ettik. Okul anılarının biri biterken, öbürü başladı… Termosumdaki kaçak çaydan bir yudum aldım. Bu muhteşem manzarada, maneviyat dolu duygularla dostluğun, kardeşliğin zirve yaptığı bir ruh hali ile mekanik cihaza bağlı arkadaşıma nefes olmaya gayret ederken; kameram sadece bir ibadet mekânı olmayan, bulunduğu coğrafyanın ruhunu taşıyan bir nişane gibi duran; İzzettin Şir Camisini gösteriyordu…
Nasıl yaşayacağını öğrendiğinde, yaşanacak bir hayat kalmadığını fark ediyorsun bazen. İnsan hayatının en garip tarafı belki de budur. Hayat büyük dersleri geç verir. O zamana kadar da çoğu şey geçip gitmiştir. Gençliğimiz aceleyle geçer. Ne yapacağımızı bilmeden, neyi, kimi nasıl seveceğimizi bilmeden; tüketiriz o güzelim yılları… Hayatın aceleye gelerek, hoyratça savrulmayacak kadar çok değerli bir şey olduğunu, maalesef ki insan geç öğrenir… İşte o zaman da hayatın büyük bir kısmı geride kalmıştır. Artık hangi sözün söylenmemesi gerektiğini bilirsin. Ama sözün söylenmesi gereken insanlar da artık yakınında değillerdir. Hayat birazda geç kalınmış bir bilgeliktir aslında.
İnsan nasıl yaşayacağını öğrendiğinde zaman çoktan yürümüş olur. Yollar kısalmış, akşam yaklaşmış; gölgeler uzamıştır. İşte insan o zaman şunu fark eder; hayat aslında uzun değildir. Sadece biz bunu geç fark ederiz.
Gülay, solunum cihazının ritmik sesi eşliğinde uzun uzun düşüncelere daldı. İnsanı yaşatan sadece nefes değilmiş. Hatırlanmakmış. Değer verilmekmiş. Bir dostun seni unutmamasıymış… Önceleri sadece solunum cihazının sesi vardı odasında. Ya şimdi… Hatıraların, dostluğun, kardeşliğin sesi vardı. Artık telefonunun her çalışında, yaşadığını hatırlatan kalbinin sesi…
Bu gün günlerden Cumartesi diye düşündü, Gülay. Acaba dedi: “Bu gün de arar mı beni?” Telefonunu eline aldı. Sabırsızlanmaya başladı. Çok geçmeden beklediği görüntülü arama ekranda yankılandı. Zayıf, güçsüz kalmış parmaklarına bir kuvvet geldi sanki. Hızla telefona cevap verdi. Ekranda arkadaşının gülen gözleri vardı.
“Bil bakalım bugünkü yolculuğumuz nereye?”
“Sahilde misin? Dalga ve martı seslerini duyuyorum?”
“Tahminin doğru.”
Telefonun kamerası usulca çevrildi. Muhteşem maviliği ile Van Gölü göründü. Suların içinde bir düş gibi belirdi Akdamar Adası… Uzaktan bakılınca, mavinin kalbine saplanmış badem çiçeği renginde bir kaya parçası gibi görünür. Yaklaştıkça, suyun içindeki yalnızlığının bir asalet olduğunu fark edersiniz. Van Gölünün tuzlu ve sodalı dalgaları yalçın kayalara çarpar, huşu veren bir sesle geri döner. Badem ağaçları baharın coşkusuyla rengârenk çiçeklerle süslenmiş gelinler gibi… Pembe ve beyazın narin tonları, gölün turkuazı ile öyle bir uyum yakalar ki; insan tabiatın bu görsel ziyafeti karşısında şaşkına döner.
Adada yükselen Akdamar Kilisesi, meydana zaman okuyan bir taş şiir gibidir. Akdamar’da zaman bir başka akar. Şehrin gürültüsü buraya ulaşmaz. Kuşlar, martılar, dalgalar… Hafif esen rüzgârın melodisi… Başka sesler duyamazsınız… Burada zaman saatlere göre değil, dalgaların sesine ve güneşin gölde oluşturduğu mavinin tonlarına göre ilerler.
Gün batımında gölün yüzeyi yangın yerine dönüşür. Ada kızıl çarşafa siluetini bırakır. O an insan içindeki kalabalıklardan sıyrılır, gölün derinliği kadar bir sükûnete gömülür. O sadece bir ada değil, suyun ortasında bekleyen bir hatıra, bir efsane, bir dua; maviye yazılmış bir şiirdir…
Telefona bir mesaj düştü. “Cennet memleketim.”
Araca binip yoluma devam ettim. Kamera açık. Yollar, ağaçlar, balıkçılar su gibi akıp gitti ekrandan…
Askeri kontrol noktasını geçtikten kısa bir süre sonra Gevaş’ın yüksekçe bir tepesinin eteğine kurulmuş bir köy göründü. Dilmetaş Köyü…
Yemyeşil bir örtünün içine saklanmış, tarihi kerpiç evlerden örülü; mütevazı ama vakur bir köy… Evlerin duvarlarında güneşin bıraktığı sıcak bir sarılık, pencerelerde beyaz perdelerin utangaç salınımı… Damların üzerinde yeşeren otlar. Avlularda oynayan çocuk sesleri. Otlayan, koşup hoplayan kuzular. Toprağı eşeleyen tavuklar, horozlar. Tandır evlerinden yükselen dumanlar ve taze ekmek kokusu… Yeşilin bittiği yerde masmavi Van Gölü… Tepeden bakıldığında önce Akdamar adası ve ardından başı göklere değen Süphan Dağı… Dorukları karlı, etekleri mavi. Göğe doğru yükselen bir dua gibi. Köyün, adanın ve gölün sessiz bir şahidi gibi…
Mayıs ayında köy bambaşkadır. Rüzgâr daha yumuşak eser, çayırlar capcanlıdır. Ve o ayda tepelerin eteklerinde bir mucize belirler. Halk arasında “ağlayan gelinler” diye anılan ters laleler… İncecik boyunlarını öne eğmiş. Kırmızıya, sarı ve turuncuya bezenmiş zarif çiçekler… Taç yapraklarının ucundaki damlacıklar sabah çiyi ile birleşince ağlıyormuş gibi görünürler. Hüzün ile güzelliğin aynı bedende buluşmuş halidir onlar.
Ters lalelerin ömrü kısadır. En fazla yirmi gün yaşarlar… Halk arasında: “Ömrün ağlayan gelinler kadar olsun.” cümlesi ağır bir bedduaydı aslında.
Bu küçük köy, üç büyük güzellikle çevrili bir sükûnet halkasıdır. Bir yanda masmavi göl ve ada. Bir yandan başı karlı Süphan, bir yanda doğa harikası ağlayan gelinler…
Telefonun ekranında Gülay’ın yüzüne baktım. Bir mucize görmüşçesine hayranlıkla bakıyordu memleketine.
Hafta içi geleneği bozmadık. Şiirler, öyküler ve Gülay’dan gelen olumlu dönütler birbirini takip etti.
Güzel güneşli bir günün sabahında, yoğun bir iş temposunun sonunda sevgili arkadaşıma her zamanki gibi “Günaydın Gülay. Bugün nasılsın?” mesajı yazdım. Bu bizim artık dilsiz ama derin bir bağla bağlı olan sabah ritüelimizdi. Parmaklarımın ucunda bir umut, ekranda belirecek üç noktanın heyecanı vardı. Ancak cevap alamadım. Uyuyor olabileceğini düşünerek bir süre bekledim. Zaman akrep ile yelkovan arsına sıkışmış bir azaba dönüştü. Mesajıma cevap gelmemişti henüz. Tekrardan bir mesaj yazdım: “ Gülay iyi misin?” diye. Yine koca bir sessizlik. İçimde tarif edemeyeceğim bir huzursuzluk büyümeye başladı.
Meğerse Gülay o sabah göğsünü bir mengene gibi sıkıştıran nefesini sonsuza kadar özgür bırakmıştı. Sessizce… Kimseyi çağırmadan… Kimseye yük olmadan…
Beyaz lambanın ışığında bekleyen Azrail, elinde ters bir lale ile acılarını dindirmek, daralan göğsüne bir ferahlık vermek için başucuna çöküvermişti…
Telefonu elindeymiş. Belki mesajımı görmek için, belki de son bir gayretle içimi ferahlatmak için yazmaya çalışmış ama parmakları yorgunluğa yenik düşmüştü. Belki de sadece boş bir ekrana bakıyordu… Tıpkı dünyanın boş olduğu gibi…
Odadaki cihazın sesi kesilmiş, beyaz tavandaki ışık sönmüştü… Betül ve Aycan’dan sonra masadan bir kişi daha eksilmişti. Gülay artık cennette derin nefes alıyordu ama biz geride kalanların nefesi kesilmişti. Masumiyetimizin son mısraları Gülay’ın odaındaki beyaz ışıkta kalmıştı.
İçimde ince bir sızı dinmeyen bir ukde kaldı. Gülay o çok sevdiği, özlemini çektiği memleket toprağına; Kaymakam Tepesinin rüzgârlı yamacına dönemedi. Onu İstanbul’daki bir mezarlıkta ebedi uykusuna yatmak üzere toprağın bağrına teslim etmişlerdi.
Ancak biliyorum ki bedenler mekânlara hapsolsa da ruhlar ait oldukları yere kanat çırpar. Gülay’ın narin ruhu, Aycan ile buluşmak üzere Kaymakam Tepesideydi belki de…
Şimdi ne zaman Kaymakam Tepesine gitsem, Gülay’a, Aycan’a ve Betül’e dostluk borcum olan bir Fatiha gönderiyorum… Dudaklarımdan dökülen her dua o masum yılların, paylaşılan anıların ve o şiirsel muhabbetlerin bir nişanesi olarak gökyüzüne yükseliyor.
Kayıt Tarihi : 8.03.2026 00:17:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!