Bir sabah,
gökyüzüyle aynı renkte uyandım
ne bulut vardı içimde,
ne de fırtına.
Susmak
Bir mendil gibi
katlanıp konuldum gecenin en sessiz cebine.
Ne bir ses,
ne bir adım değdi üzerime…
Göz göze gelmedim kimseyle,
Kiraz ağacı, sen de sıcağı severdin,
Güneş açtıkça gülümserdin,
Yanağından bir öpücük almak isterdim,
Goncaya dönüşürdü gamzelerin.
Kiraz ağacı, bizim oralara çok rüzgar eserdi,
Kiraz ağacı yine giyecek beyaz gelinliğini,
Şimdi tomurcuklanmıştır sevdalısına,
Tutar ılgıt bir rüzgârın elinden,
Savurur durur, saçını başını…
Ah kiraz ağacı!
Taşların arasından bir ışık sızıyor;
toz kalkıyor üstüme çırpındıkça.
Kırık parmak uçlarım,
ateşin külde bıraktığı sıcaklığı hâlâ içinde taşıyor.
Her feryat, içimdeki kaybolmuş şehre düşen bir yara;
hatırlamıyorum seni artık eskisi gibi,
ama unutamıyorum da;
adı konmamış bir eksikliksin içimde,
sanki bir şey yarım kalmış
ama ne olduğunu bilmiyorum.
Geceye bakan bir pencereydim
camımda önce bir çatlak belirdi,
ardından içime düşen hayaller
sessizce sızdı karanlığa.
Her kırık,
Sevdiklerime inanmak istedim,
gözlerim kapalı, yüreğim saf.
Kırdılar bazen, unuttular beni,
ama yine de tutundum hayale.
İhanet soğuk bir rüzgâr gibi,
Kırık kanatlarımı topluyorum,
Her yara, bir öğreniş, bir ders,
Göğe uzanmak için değil,
Daha sağlam durmak için...
Rüzgâr sert, yol uzun,
Kanatları kırık, yorgun bir güvercin
bir sabah düştü kapıma,
gözlerinde saklı bir korku,
nefesinde incecik bir hıçkırık vardı.
Avuçlarımda titredi sessizce,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!