Gecenin suya değdiği yerde
bir his beliriyor usulca,
ne isim verebilyorum ona
ne de dokunabilyorum.
Bir lamba yanıyor içimde,
Bir zamanlar vardın,
şimdi kimseye anlatamıyorum seni.
Adını söylediğimde
karşıma çıkmıyor yüzün bile hayalimde.
Bir rüyaydın belki,
Uyandığımda sen dönmüş olsan,
kırlangıçlar küskün göğe sarılsa,
kirlenmiş dünyayı kanat sesleriyle yıkamış olsa.
Bir aşk şarkısı söylese ceviz ağacındaki kuş,
ama sesi yüreğimdeki, eski bir yangının küllerinden ateş olsa.
Gece boyunca sendin yanımda,
sesin rüzgârla iç içe süzülüyordu,
gözlerin, yıldızların yerine geçmişti gökyüzünde.
Dudaklarında yarım kalmış bir şarkı
ben, o şarkıyı içimden usulca ezberliyordum.
“Dedim, kalbim taş gibi olmuş,
Merhameti nasıl öğreneyim?”
“Taş bile suyla yıkanırsa yumuşar,
Sen de gözyaşınla yıka kalbini,” dediler.
“Dedim, yol çok karanlık.”
Rüyanın kıyısında
nefesimle dans eden gölgeler arasında duruyorum.
Her adım bir belirsizlik,
her bakışta biraz daha sensizlik var.
Gözlerim açılmadan önce
Uzat ellerini bana,
ben hâlâ eski günlerdeyim.
Saatlerin durduğu bir sokağın ucunda,
ilk kez seni gördüğüm yerdeyim.
Tozlu aynalarda yüzüm çoğalıyor,
Masum bakışlarına gönlüm ezilir.
Bakışların hangi yağmurun habercisi?
Belli ki çok üzülmüşsün...
Baktıkça hüzün damlar özün.
Gül kurusu solmuş teninde,
En çok da
“Eve döneceğim” deyip dönemeyenlere,
Valizinde çocuğuna çikolata,
Cebinde umut taşıyanlara,
Ve bir daha göz kırpmayan yıldızlara üzülüyorum.
Karşı köyden biri ölmüş.
Vah vah mı diyelim?
Ağlayalım mı?
Gülelim mi?
İnsan fani, ölüm hak,
Bugün ben, yarın sen.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!