Artık kızmıyorum.
Ne sana,
ne gidişine,
ne de kalakalışıma.
Her şey olması gerektiği gibi oldu,
Artık direnmiyorum…
Hayır, vazgeçmedim.
Ama kavga etmiyorum kaderle.
Biliyorum çünkü,
olan her şey
olması gerektiği gibi.
Gönüllere nakış nakış işlenmek var,
Yanık yanık bakışmak, koklaşmak var,
Bal kaymak konuşmak, anlaşmak var,
Öldürmek ne ya?
Tatlı tatlı diller, kınalı kınalı eller var,
Olgunluk…
ne yandığın yerdir,
ne de piştiğin…
Olgunluk,
ateşle yoğrulmuş bir iç sessizliğidir
gönlün sustuğu,
Bahar geldi deseler,
Penceremin önüne kuşlar konsa,
Annemin dökülen saçlarını çalsa,
Sevinsek de ölmesek.
Ceviz ağaçları sabırlıdır,
Hangi yağmurda ıslanmadık ki,
Hangi kırağı çalmadı çocuk bedenlerimizi...
Ayakta kalmak için,
Hangi rüzgâra direnmedik biz?
Çok yorulduk, üstat... çok!
Ölüm, soğuk bir sessizlik,
dudaklarda kurumuş sözler,
gözlerde biriken anlamsızlık.
Hiçbir ışık yok,
sadece kara bir boşluk,
Bu hangi çağ?
Hangi kralın ihtişamlı mezarlığı burası?
Kim, bu ölü yıkayıcılar?
Ne zaman kuruldu bu ölüm pazarı?
Bu kaçıncı haykırış?
Kaç çocuk öldü bugün?
Ölüm…
Bir kapı aralığı,
gözlerin göremediği,
kelimelerin dokunamadığı bir sır.
Bu beden soluyor,
Ölüm…
Düşünmeden geçemediğin,
susmadan yaklaştığın o sonsuz boşluk değil mi?
Onu anlamaya çalışıyorum.
Nasıl olur da




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!