hayatta herkes sana öğüt verir ama çoğu kendi yaşamadığını konuşur. Sen zaten çok şey yaşamış, çok şey görmüş birisin. O yüzden sana acı gerçekleri söylemekten çekinmeyeceğim:
Artık kimsenin senin hayatını yönetmesine, kararlarını etkilemesine izin verme.
Kimse senin geleceğini ellerinde tutamaz; ne ailen, ne dostların, ne de “sevgim” dediğin insanlar. Sen kendi hayatının direksiyonuna geçmezsen, direksiyon hep başkalarının elinde olur ve sen hep “neden böyle oldu” diye şikâyet edersin.
Hayatın birinci kuralı şudur: “Bahane yok.” Ne yaşadıysan yaşadın, ne kadar acı çektiysen çektin. Bunları kabullen, evet. Ama bunların arkasına saklanarak “ben böyle oldum” deme. Kendine “evet, böyleydim ama artık böyle değilim” deme cesareti göster. Senin geçmişin senin bahanen değil, tecrüben olacak.
İnsanlar bir anda mutsuzluğa sürüklenir çünkü zihin, geçmiş acıların yankısını aniden hatırlatır. Psikolojik olarak mutluluk, bazıları için güvensiz bir duygudur; uzun sürmeyeceğine inanırlar ve bilinçaltı, mutluluğu sabote eder. İçlerindeki huzursuzluk, sessiz anlarda fısıldar: "Bu kadar mutlu olamazsın." Ve o an, karanlık duygular sessizce geri döner.
Bazen kendime soruyorum… Neden hâlâ buradayım? Neden hâlâ onu bekliyorum? Kalbim hâlâ ona bağlı ama ruhum her seferinde biraz daha yoruluyor. Sanki içimde iki ben var: biri hâlâ umut ediyor, sevgiye inanıyor; diğeri ise yavaşça tükeniyor, yıpranıyor, kırılıyor.
Her “seviyorum” dediğinde içim kıpır kıpır oluyor, ama aynı anda anlıyorum ki sözler sadece söz… Gerçek yok. Gerçek, eksik kalan çabada, suskunluğunda, küçük şeyleri büyütüp bana ağır sözlerle dönmesinde. Her tartışmadan sonra biraz daha küçülüyorum.
Yoruldum… Yoruldum anlatmaktan, açıklamaktan, beklemekten. Yoruldum kalbimi sürekli savunmaktan, kendimi değersiz hissetmekten. Bazen düşünüyorum, sevgi böyle mi olmalıydı? Huzur vermeli, güven vermeli, ışık olmalıydı… Ama ben onun yanında karanlıkla doluyorum.
Hayat öyle bir şeydir ki… Sen planlarını titizlikle yaparken, bir anda kader tüm düzenini altüst ediverir. Sabah uyandığında kalbin hafif, yüzün gülümseyerek dolaşırsın; ama günün bir yerinde küçücük bir haber, içindeki bütün ışığı karartacak kadar güçlü olabilir. İnsan, elindeki kıymetin değerini çoğu zaman kaybettikten sonra anlar. Sağlık gidince sağlığın, huzur bozulunca huzurun, sevgi tükenince sevginin değerini… Oysa keşke her şey vaktinde bilinse, her kırılma yaşanmadan fark edilse… Ama yine de içimizde bir yerlerde duran o vicdan, o sessiz iç ses, insanı en karanlık zamanlarda bile ayakta tutar. Psikolojik olarak insan, kayıplar yaşadığında ya da kırıldığında zihinsel bir savunma mekanizması geliştirir. Bu yüzden bazen en küçük olaylar bile gereğinden fazla ağır gelir. Bir bardak kırılır, sen saatlerce ağlarsın. Çünkü o gözyaşı kırılan cama değil, içinde biriken acıya akar. Beyin, biriken duygulara bir çıkış yolu arar; bazen bu çıkış, en basit bahaneyle bile ortaya çıkar. Aslında mesele bardağın kırılması değil, senin uzun zamandır susturduğun duygularının artık taşmasıdır. İnsanın merhameti de böyle zamanlarda kendini belli eder. Başkası ağladığında senin de gözlerin doluyorsa, bu sadece duygusal olmak değildir; beynin, karşındaki kişinin acısını empatiyle algılamasıdır. Bu, güçlü ve hassas insanların ortak noktasıdır. Merhamet, bir insanın iç dünyasının en derin aynasıdır. En ağır yüklerden biri ise… Sevdiğin birine yardım etmek isteyip hiçbir şey yapamamak. Psikolojide buna “çaresizlik duygusu” denir ve insanı içten içe en çok yıpratan şeylerden biridir. Birine iyi gelmek istersin, el uzatmak istersin, çırpınırsın… ama bazen ne gücün yeter ne de kader izin verir. İşte o an, insan kendini en yalnız, en yorgun hissettiği anlardan birini yaşar. Ama böylesi dönemler aynı zamanda çok kıymetli bir gerçeği de gösterir: Kim gerçekten yanında, kim sadece yanında gibi görünmüş… İnsan acıdayken maskeler düşer, niyetler belirginleşir, kimse rol yapamaz. Bu yüzden bazı gerçekler can yaksa da, aslında yolumuzu aydınlatan ışıklardır. Acıtır, ama öğretir. Yorar, ama uyandırır. Ve bir gerçek daha var: Eğer insanlara korktuğunu belli edersen, bazıları bundan güç alır. Bu psikolojide “güç dengesizliği” olarak tanımlanır. İnsanlar bazen güçlü gördüklerine değil, zayıf gördüklerine yüklenir. Bu yüzden içindeki fırtınaları her zaman göstermek zorunda değilsin. Sessizce ayakta durmanın da bir direniş olduğunu unutma. Çünkü gerçek güç, bağırarak değil; sarsılsa bile yıkılmadan dimdik durabilende saklıdır. Sonunda anlıyorsun ki… Değer, gerçekten hak edene verilir. Ve hayat, her ne kadar bizi kırsa da, her kırığın altında yeniden başlama gücümüz saklıdır. Bazen canımızı en çok acıtan şeyler, bize en doğru yolu gösteren şeylerdir. İçinde kırılanları kimse bilmeyebilir, ama sen bilirsin… Ve insanın en büyük iyileşmesi, kendi içine dokunabildiği an başlar.
ama içimizdeki o vicdan, her şeye rağmen bizi biraz da olsa ayakta tutar. Ne kadar güçlü olursak olalım, bazen bir kırılma noktası çıkar karşımıza. İşte o anda, bildiğin tüm gerçekler bile sana şüpheli gelir. Bir bardak kırılır, sen oturup saatlerce ağlarsın. Çünkü mesele bardağın kırılması değildir; içinde çatırdayan duygulardır. Bir başkası ağladığında senin de gözlerin doluyorsa, bu senin merhametinin sessiz bir kanıtıdır. En zor olan ise… Sevdiğin bir insana yardım etmek istemen ama elinden hiçbir şey gelmemesi. Bu, insanın içini en çok yoran şeylerden biridir. Ama tam da böyle zamanlarda anlıyorsun; kim gerçekten yanında, kim sadece yanında gibi duruyor… Bazen gerçekler canımızı yakar ama yolumuzu da aydınlatır. Çünkü o an anlarsın ki değer, gerçekten hak edene verilir. Ve bir şey daha… İnsanlara korktuğunu belli edersen, daha çok üzerine gelirler. Bu yüzden, içindeki fırtınayı kimse bilmesin; yeter ki sen kendine sahip çıkmayı unutma. Çünkü en büyük güç, bazen sessizce ayakta durabilmektir.
İnsan ruhu, bazen mevsimler kadar değişken, bazen de fırtınalar kadar serttir. Bugün seni gülümseten bir yüz, yarın sana en derin yarayı açabilir. Kimisi kendi içindeki karanlıkla boğuşur, kimisi ise karanlığını başkalarının üzerine gölge gibi bırakır.
Ve en acı tarafı şudur ki; kötü kalpli insanlar, çoğu zaman kendilerinin ne kadar zarar verdiğini bile umursamaz.
İnsanların değişkenliği, sana başta anlam veremediğin bir hayal kırıklığı gibi gelir. Bir bakarsın dost sandığın kişi, bir anda yabancı oluvermiş. Bir bakarsın “iyi” dediğin yüz, gözlerinin önünde maskesini indirir. Bu durum seni kırar, ama seni bitiremez. Çünkü artık bilirsin ki herkes senin kalbin gibi değil.
İşte gelişim tam da burada başlar…
Bugün kendimi bir rüyanın içindeymişim gibi hissettim. Yeşillikler arasında özgürce koşan bir atın üzerindeydim. Kalbim heyecanla doluydu, gözlerimde umut parlıyordu. Her şey o kadar huzurluydu ki, “İşte bu!” dedim. "Hayat böyle bir şey olmalı..." Ama sonra kontrol elimden kaydı. Yol değişti. Tanımadığım taşlı bir patikaya saptım. Korktum. “Ya geri dönemezsem?” dedim kendi kendime. O anda kayboldum sanmıştım, ama aslında kendime yaklaşmaya başlamıştım. Çünkü insan ancak korkularla yüzleştiğinde gerçek yolculuğa başlar, değil mi? Ve ne oldu biliyor musun? Yalnız değildim. Sevdiklerim bir yerden bana uzandı. O an anladım: Bu dünya hem cesaretle hem de sevgiyle yürünecek bir yol. Artık biliyorum, her kayboluş bir dönüşüm olabilir. Her taşlı yol, daha sağlam adımlar içindir. Ve ben... bu yolculukta hem yalnızım, hem de hiç değilim.
Bazen düşünüyorum… Kalbim neden hâlâ onun için atıyor?
Oysa yanımda değil, çabası yok, sözleri bile bazen silah gibi…
Ama hâlâ bağlıyım, hâlâ umut ediyorum.
Sevgi dedikleri şey, beni bu kadar yıpratmalı mıydı?
Her “seni seviyorum” dediğinde içim titriyor, ama aynı anda kırık bir dal gibi sallanıyor ruhum.
"Sahi, Biri Sorsa Nasılsın Diye?"
Bana kimse “Nasılsın?” demedi uzun zamandır.
Sahi… sorsalardı ne olurdu biliyor musun?
Belki de oturur, saatlerce ağlardım.
Belki de “iyiyim” diyemezdim bu kez.
Büyümek, sadece yaş almak değil; duygularımızı tanımak, anlamak ve en önemlisi onları yönetebilmektir. Gerçek büyüme, dış dünyanın sesini kısmaya başladığımızda, iç sesimizi dinlemeye cesaret ettiğimizde başlar. İnsan, kendine döndüğünde hayatın asıl anlamını keşfeder. Başkalarının ne düşündüğünü önemsemeyi bırakıp, kendi iç dünyamıza yöneldiğimizde hayat çok daha sade, çok daha huzurlu bir hâl alır. Kendini anlamayan bir insan, ne yazık ki dış dünyanın sevgisini ve anlayışını da tam anlamıyla hissedemez. Oysa her şeyin başı, kendimizi sevmekten geçer. Hatalarımızla, doğrularımızla, eksiklerimizle ve fazlalıklarımızla… Olduğumuz hâliyle kendimizi kabul etmek, hayattaki en büyük güçlerden biridir. Çünkü biz genellikle sadece hatalara odaklanırken, yaşamın bize sunduğu güzellikleri görmezden geliriz. Oysaki evren, bize her gün küçük mucizeler fısıldar. Yeter ki nasıl baktığımızı değiştirelim. İçimizde taşıdığımız ışık, kimsenin söndürmesine izin verilmemesi gereken bir kıvılcımdır. Ne olursa olsun, kim olursa olsun; sizin ışığınızı elinizden alamaz. Ancak siz izin verirseniz… Unutmayın, sizi en iyi siz anlarsınız. Ve yine sizi en çok siz yükseltebilirsiniz. Kendinizi sevin. Kendinizi her alanda destekleyin. Bugününüz bir daha geri gelmeyecek. Zaman hızla akıyor ve siz hâlâ kendinize haksızlık ediyorsanız, durun. Derin bir nefes alın ve sadece ne yapmak istediğinize odaklanın. Çünkü insan, kendine inandığında başaramayacağı şey yoktur. Ne olursa olsun umudunuzu kaybetmeyin. Her yeni gün, yeni bir başlangıçtır. Ve siz, bu hayat yolculuğunda en kıymetli yol arkadaşınızsınız.
Bana kimse “Nasılsın?” demedi uzun zamandır. Sahi… sorsalardı ne olurdu biliyor musun? Belki de oturur, saatlerce ağlardım.Belki de “iyiyim” diyemezdim bu kez. Belki de içimde biriken ne varsa, kelimelere dökülürken gözyaşına karışırdı. Çünkü iyi değilim bazen. Ve bunu kimse fark etmiyor. Kahkahamı duyuyorlar ama çığlıklarımı duymuyorlar. Gülüşümle kandırıyorum herkesi ama kendimi kandıramıyorum. O kadar alışmışım ki güçlü görünmeye… Zayıf tarafımı kimseye göstermemeyi öğrenmişim. Sanki biri “Nasılsın?” diye sorsa ve gerçekten cevabını duymaya hazır olsa… İçimde ne kadar fırtına koptuğunu, ne çok yorulduğumu, ne çok sustuğumu anlardım belki ben bile. Ama sormuyorlar. Çünkü herkes sadece kendiyle meşgul. Kimse bir başkasının yüreğine inmeye cesaret edemiyor. O yüzden, ben kendi içimde sessizce sormaya başladım: “Nasılsın?Ve sessizce cevapladım da: "Yorgunum… Ama hâlâ buradayım." Ve bazen bu bile yeter… Çünkü hâlâ buradaysan, hâlâ ayaktaysan… Demek ki düşmedin, demek ki pes etmedin. Ve en önemlisi… kendine sahip çıkmayı öğrendin. Yine de içimden geçiyor: Keşke biri sorsaydı… “Gerçekten nasılsın?” diye. Ve ben hiç susmasaydım o gün.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!