Erkekler “kadın olmak zor” diyor ama bir kadının her acıyı nasıl taşıdığını, nasıl sustuğunu ve nasıl güçlü kalmaya çalıştığını bilmiyorlar. Bir erkek hata yaptığında “olur öyle” deniliyor, hatta alkışlanıyor.
Ama aynı şeyi bir kadın yaptığında “ahlaksız” damgası vuruluyor.
İşte toplumun adaletsiz terazisi bu…
Psikolojik açıdan bakıldığında, bu çifte standart kadının benliğini zedeliyor.
Kadın kendini ifade etmeye korkar hâle geliyor.
Çünkü çocukluğundan beri “kadın susmalı, kadın kabullenmeli” diye büyütülüyor.
Güçlü kadınlar aslında en çok yorulanlardır. En çok kırılan, en çok susan, en çok içine atanlardır. Güçsüz kadın diye bir şey yoktur. Sadece kendine inanmaktan vazgeçmiş kadınlar vardır. Çünkü insan kendine inanmadığında, başkalarının verdiği küçük sevgi kırıntılarıyla yetinmeyi öğrenir. Zamanla buna alışır. Daha fazlasını hak ettiğini unutmaya başlar.
Oysa insanın en büyük ihtiyacı, önce kendi yanında durabilmesidir. Kendini savunabilmesi, kendini sevebilmesi, kendini değersiz hissettirmesine izin vermemesidir. Psikolojik olarak güçlü olmak, her zaman mutlu olmak değildir. Bazen ağlayarak, bazen yalnız kalarak, bazen içinden bin kere vazgeçip yine de devam ederek güçlü kalmaktır.
Güçlü kadınlar çok kırılgandır. Ama bunu kimseye belli etmezler. Gülüşlerini görünmez bir zırh gibi kullanırlar. “İyiyim” kelimesini o kadar çok söylerler ki, zamanla kendileri bile inanır. İçlerinde fırtınalar koparken, dışarıya sakin bir yüz gösterirler. Çünkü çoğu zaman anlatınca anlaşılmayacaklarını bilirler.
Bazen susarlar. Anlatmaya gücü kalmadığı için…
Bazen susarlar. Çünkü defalarca anlatıp karşılık bulamamışlardır.
Bazen susarlar. Çünkü yargılanmaktan yorulmuşlardır.
Bazen durup düşünüyorum… Düşüncelerim sanki bir uçurumun kenarında bekliyor. Bir adım daha atarsam düşecek gibi… Ama ben düşmüyorum, sadece içimdeki sessizlik düşüyor, her seferinde biraz daha derine.
Üzgünüm. Ama gözümden yaş akmıyor. Bu beni daha az mı kırılmış yapar? Sanmam. Belki de ağlamak kadar sessiz kalmak da bir haykırıştır… Kimseye anlatamıyorum, anlatmak istemiyorum zaten. Çünkü artık her anlatışımda biraz daha yorulduğumu hissediyorum. İnsanlara kendimi açıklamaktan, bir şeyleri düzeltmekten, uğruna savaştığım şeyler için tek başıma çırpınmaktan… yorgunum.
Gülüyorum ama içimde bir savaş var. Ne komik değil mi? Kahkahanın içinde boğulan bir çığlık gibi. Herkes “gamsızsın” diyor. Ama ben her gece içimde hangi yıkıntının içinde yattığımı kimseye anlatmıyorum. Kimse bilmiyor ki… ben bir zamanlar herkesi önemseyen, herkes için endişelenen biriydim. Ama sonra büyüdüm. Büyümek, bazen hiçbir şey olmamış gibi davranmakmış. Aramayanı aramamak, sormayanı sormamakmış. İçini yiyen onca şey varken, dışını toparlamaya çalışmakmış.
İnsan bazen kendi içinde sessizce bir liman inşa eder. Dışarıdan bakıldığında sakin görünen ama aslında içinde fırtınalardan kaçıp saklandığı bir yer… Çünkü geçmişte yaşanan kırgınlıklar, hayal kırıklıkları, yarım kalan cümleler ve insanın ruhunda iz bırakan olaylar bir süre sonra kişiyi yorarken aynı zamanda değiştirir de. Eskiden herkese kolayca güvenebilen biri, zamanla kendi duvarlarını örmeyi öğrenir. İşte o güvenli alan tam olarak böyle oluşur; insanın kendini korumak için kurduğu görünmez bir dünya gibi. Orada huzur vardır çünkü artık kimsenin zarar vermesine izin verilmez. Ama aynı zamanda korku da vardır çünkü insan o alanın dışına çıktığında yeniden kaybolacağını, yeniden kırılacağını hisseder. Bu aslında psikolojik olarak çok doğal bir durumdur. Çünkü insan zihni kendini güvende hissettiği yerlere bağlanır. Acı çeken bir ruh, yeniden aynı acıları yaşamamak için kontrollü bir hayat kurmaya çalışır. Bu yüzden bazen huzurla korku aynı anda yaşanır. Bir tarafın “burada güvendesin” derken diğer tarafın “ya tekrar incinirsen” diye fısıldar. İnsan büyüdükçe şunu anlıyor; herkes hayatına bir şey öğretmek için geliyor. Kimi sevgiyi öğretiyor, kimi sabrı, kimi de nasıl ayağa kalkılması gerektiğini… Ve insan her yara aldığında biraz daha güçleniyor aslında. Eskiden kırıldığı şeylere bugün aynı tepkiyi vermemesinin nedeni de bu. Çünkü artık biliyor ki kötülüğe kötülükle karşılık vermek insanın ruhunu daha da ağırlaştırıyor. Kalbi kirletmeden kalabilmek bu hayattaki en zor ama en değerli şeylerden biri. Birileri sana ne yaparsa yapsın içindeki iyiliği kaybetmemek gerekir çünkü kötülük geçici bir tatmin bırakır ama iyilik insanın vicdanını hafifletir. Hayat bazen geç cevap verir ama mutlaka verir. İyilik de kötülük de bir şekilde insanı bulur. Geçmişe sürekli tutunmak ise insanın geleceğini karartır. Çünkü zihni sürekli eski acılarda yaşayan biri yeni güzellikleri göremez hale gelir. Geçmiş değişmez ama insan geçmişe bakışını değiştirebilir. Kendini suçlamayı bıraktığında, yaşadıklarını bir yük değil deneyim olarak görmeye başladığında iyileşme başlar. Ve en önemlisi insan şunu öğrenir; kendine güvenmeyen birine dünyanın güvenmesi çok zordur. İnsan önce kendi değerini bilmeli. Kendini sürekli birilerine kanıtlamaya çalışmak insanı tüketir çünkü gerçekten yanında olmak isteyen insanlar zaten en karanlık anında bile seni bırakmazlar. Sana inanmayan, seni sürekli sorgulayan ya da seni olduğun gibi kabul etmeyen insanlar aslında hiçbir zaman gerçek anlamda senin yanında olmamışlardır. Gerçek dostluk, gerçek sevgi ve gerçek bağ koşullara bağlı olmaz. İnsan bazen yalnız kalır ama bu yalnızlık kötü bir şey değildir. Çünkü insan en çok yalnız kaldığında kendini tanır, yaralarını fark eder ve kendi ruhuna dokunmayı öğrenir. Belki bugün hâlâ korkuların var, hâlâ o güvenli limandan çıkınca huzursuz hissediyorsun ama bu senin zayıf olduğunu göstermez. Bu sadece çok şey yaşamış bir ruhun artık kendini korumayı öğrenmiş hali. Ve zamanla insan anlıyor ki güvenli liman aslında bir yer değil, insanın kendi içidir. Kendini sevmeyi öğrendiğinde, kendi değerini fark ettiğinde ve geçmişin zincirlerini yavaş yavaş bıraktığında artık kaybolmaktan korkmazsın. Çünkü nereye gidersen git, en sonunda yine kendine dönebileceğini bilirsin.Acı çekmiş ama o acının içinde kaybolmamayı öğrenmiş bir insanın satırları bunlar… Ve benim gibi, kaybolmadan ilerlemeye çalışan herkese; unutmayın, bazen en büyük savaş insanın kendi içinde verdiği savaştır. Güçlü olmak hiç düşmemek değil, düştüğünde kendi ruhunu yeniden ayağa kaldırabilmektir. Geçmiş iz bırakabilir ama geleceğini belirlemek zorunda değildir. Kendinize inanın, çünkü insan en karanlık geceden bile kendi ışığıyla çıkmayı öğrenebilir.
Halk açlık sınırında yaşarken siyasetçiler lüks restoranlarda yemek yiyip faturayı devlete kesiyor. Bu ülkenin parasını har vurup harman savuranlar, dönüp de halka fedakârlık yapmasını söylüyor. Asgari ücretle geçinmeye çalışan insana "kemer sıkın" diyorlar ama kendileri milyon dolarlık araçlara biniyor. 80'lerde, 90'larda bile böyle bir düzen yoktu. Fakir olup fakir kalan siyasetçi görmek artık imkânsız. Ecevit bunun son örneğiydi. Bugün ise halkın dışında fakir olan kimse kalmadı. Kimse masum değil, kimse temiz değil. Kimin elini tutsan, başka bir yolsuzluk hikâyesine ulaşıyorsun. Ama hesap soran yok. Çünkü bu düzen hesap vermeyenlerin, hesap sorulamaz olanların düzeni. Halk sustukça, unuttukça bu çark dönmeye devam edecek.Öcalani ailesiyle görüştürmesine izin veren bir adalet sisteminin nasıl adil olmasini bekleyelim ayrıca yeni anayasa istiyorlar gidiceksiniz elbet bir gün sizin devreniz son bulcak!!!!!!!
Öcalani ailesiyle görüştürmesine izin veren bir adalet sisteminin nasıl adil olmasini bekleyelim ayrıca yeni anayasa istiyorlar gidiceksiniz elbet bir gün sizin devreniz son bulcak!!!!!!!
Gençlerimizin suçu yokken içeri aldınız üstelik ailesiyle prasödür gereği diyerek gorusturmüyorlar eninde sonunda bunun hesabı sorulcak
Hayat bazen insanın içindeki fırtınaları saklamasını ister; gülümse, mutlu görün, güçlü ol… Ama gerçek güç, gözyaşlarını saklamak değil, onları hissetmek ve yine de ayakta kalabilmektir. İçinde yaşadığın o sessiz savaş, kimsenin göremediği ama seni sen yapan bir gerçekliktir.
Birçok insan dışarıya yansıttığın neşeyi görür ama senin içindeki mücadeleyi göremez. Sen bazen yorulursun, bazen susarsın, bazen kaçmak istersin; ama yine de her defasında kendine dönecek cesareti bulursun. Kendi yolunu çizersin; bir başkasını beklemeden, kendi yurdun ve evin olur kendinde.
Büyümek bazen yalnız kalmak, bazen de kimseye değil sadece kendine güvenmektir. Kırılmalar, kayıplar ve acılar seni zayıflatmaz; aksine sana daha gerçek bir ışık, daha sağlam bir temel verir. Önemli olan o ışığı kaybetmemek, içindeki umudu korumaktır. Çünkü umut, insanı ayakta tutan en kıymetli hazinedir.
Biliyor musun, hayat bazen tam bir fırtına gibidir. Bize çarpar, sallar, savurur. Ama işin sırrı ne mi? O fırtınayı dans pistine çevirmek! Evet, belki rüzgar saçını dağıtıyor, belki yağmur gözlerini yıkıyor, ama sen… sen gülümseyeceksin. Hem de kocaman!
İçimde bir sır var: Acılarla eğlenmek mümkün! Nasıl mı? Her sıkıntıya küçük bir kahkaha ekleyerek. Çünkü hayatın galesini ben öyle kodladım: Gülmek, gülmek ve daima gülmek! Dertler ne kadar büyük olursa olsun, ben onlara “Sen neymişsin ki?” diyecek kadar cesurum.
Hayat bazen üst üste darbeler indirir, bazen beklediğimiz kişi gelmez, bazen hayallerimiz suya düşer. Ama şunu unutma: Hayat, senin dertlerini bekleyip çözmeni beklemeyecek, o hızla akmaya devam edecek. O yüzden önce kendine dön. İçine bak. Ne hissediyorsun, tam anlamıyla anlamaya çalış. Çünkü ancak kendini tanıyan insan hayatın akışına yön verebilir.
İnsan hatalarıyla güçlenir, eksikleriyle tamamlanır. Kendinin eksik yanlarını sürekli görmek, seni zayıflatmaz; tam tersine, seni olgunlaştırır. Kimse mükemmel değil. Bu zamana kadar kim hata yapmadı ki? "Ben hiç hata yapmadım" diyen bile, belki de en büyük yanılgının içinde. Hatalarından utanma. Onlardan ders çıkar, büyü.
Şu an beklediğin kişi gelmedi diye hayata kendini kapatmak mı? Hayır. Hayat devam ediyor. Senin mutsuzluğunu önemsemeden akıp gidiyor. Ve zamanla yaş alıyor, olgunlaşıyorsun. Önce kendine hedefler koy. "Ben bunu istiyorum" de ve kararlarının arkasında dur. Ne olmak istiyorsun? Gelecekte kendini nerede görmek istiyorsun? Şu anda bulunduğun yer, yarınki seni nasıl şekillendiriyor, düşün.
Öyle anlar geliyor ki…
Düşüncelerim bile kendi kendine pes etmek istiyor.
Sanki içimdeki her şey, kendi içimde boğuluyor.
Üzülüyorum, ama gözümden yaş akmıyor.
Acaba üzülmek sadece ağlamak mı?
Yoksa sessizce, içten içe parçalanmak mı?
Büyümek, sadece yaş almak değil; duygularımızı tanımak, anlamak ve en önemlisi onları yönetebilmektir. Gerçek büyüme, dış dünyanın sesini kısmaya başladığımızda, iç sesimizi dinlemeye cesaret ettiğimizde başlar. İnsan, kendine döndüğünde hayatın asıl anlamını keşfeder. Başkalarının ne düşündüğünü önemsemeyi bırakıp, kendi iç dünyamıza yöneldiğimizde hayat çok daha sade, çok daha huzurlu bir hâl alır. Kendini anlamayan bir insan, ne yazık ki dış dünyanın sevgisini ve anlayışını da tam anlamıyla hissedemez. Oysa her şeyin başı, kendimizi sevmekten geçer. Hatalarımızla, doğrularımızla, eksiklerimizle ve fazlalıklarımızla… Olduğumuz hâliyle kendimizi kabul etmek, hayattaki en büyük güçlerden biridir. Çünkü biz genellikle sadece hatalara odaklanırken, yaşamın bize sunduğu güzellikleri görmezden geliriz. Oysaki evren, bize her gün küçük mucizeler fısıldar. Yeter ki nasıl baktığımızı değiştirelim. İçimizde taşıdığımız ışık, kimsenin söndürmesine izin verilmemesi gereken bir kıvılcımdır. Ne olursa olsun, kim olursa olsun; sizin ışığınızı elinizden alamaz. Ancak siz izin verirseniz… Unutmayın, sizi en iyi siz anlarsınız. Ve yine sizi en çok siz yükseltebilirsiniz. Kendinizi sevin. Kendinizi her alanda destekleyin. Bugününüz bir daha geri gelmeyecek. Zaman hızla akıyor ve siz hâlâ kendinize haksızlık ediyorsanız, durun. Derin bir nefes alın ve sadece ne yapmak istediğinize odaklanın. Çünkü insan, kendine inandığında başaramayacağı şey yoktur. Ne olursa olsun umudunuzu kaybetmeyin. Her yeni gün, yeni bir başlangıçtır. Ve siz, bu hayat yolculuğunda en kıymetli yol arkadaşınızsınız.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!