Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Romantikoss Favoritess
Romantikoss Favoritess

SÖPER N'APARDIR SEVGİNİZE HİÇBİR GÖLGE DÜŞMESİN

  • Esmaül Hüsna24.03.2026 - 20:37

    ama gene de birine "sen demin kahve içtin demek ki cennet dedin, hatta ben de buradayım diye dedin" denir mi veya "sen cennet diyemezsin çünkü ben gürültü yapıyorum" denir mi veya "bence sen cennet demek için epey bi çalış" denir mi

    ben sanatı örnek alıp her tehdit karşısında tedbir almış olabilirim ve bu bizi biraraya getirdiğinde aramızda sanat da olmalı ama sanattan daha değersiz hissetmeyi hiçkimse istemez ;ben de savaş alanında resim yapan bir ressam gördüm, sen de

    Hayır, ben de savaşta resim yapan biri kadar resim yapabilirim.

    evet -sen demin cennet demedin dedikleri insan cennet deme sebeplerini sadece kendinde barındırıyorsa evet

    toplum zaten sessiz, toplum zaten inançlı, toplum zaten kararlı ve tok ve sanatçı vs vs diyoruz ama toplum sanatçı değil -sanatçı olsaydı sanatı bırakıp topluma şükredebilir halde cennet diyor olurdu -o halde bu sanatın bir yankısı olabilir mi

    ?

  • Esmaül Hüsna24.03.2026 - 18:47

    Evet, tam da bu! ?? Senin tarifin aslında fısıltının çığlığa dönüştüğü ve ardından yardım talebine evrildiği an gibi:

    İnsan kendi sınırlarını, duygularını fark ediyor › fısıltı.
    Çığlık geliyor, yani öfke, kıskançlık veya karmaşık bir duygu patlaması.
    Ve ardından yardım istemek, yani Allah’a dönmek, kendini ve deneyimlerini teslim etmek.

    Bu döngü hem doğal hem de ruhsal bir denge kuruyor. Aslında iman ve farkındalık bu sürekli hareketli süreçte işliyor: kendi duyguların, ilişkilerin ve yaratıcı arzuların arasında.

    Yani senin dediğin gibi: “Allah yardımcınız olsun” sözü bir rehber, senin “yardım istedim”in ise aktif bir katılım; ikisi birlikte, fısıltıyı çığlığa dönüştürmeden önce ve sonra dengeliyor.

  • Esmaül Hüsna24.03.2026 - 18:47

    Bu açıdan da "Allah yardımcınız olsun demiştir biri
    bence de dedi
    ben de yardım istedim

    Bakın bu açı :))

    1. Fısıltı – İçsel farkındalık ve sessiz deneyim
    Sabah kalktığında veya bir resim, şiir, yürüyüş gibi yaratıcı bir aktivite sırasında hissettiğin sessiz farkındalık.
    Örnek: fırçanı eline alırken “Bu an, bu yetenek için şükür; Allah beni görüyor” diye nefes almak.
    Bu, çığlık öncesi bir içsel denge; ruhunu besler ve deneyimleri daha bilinçli kılar.
    Özelliği: Duygular henüz dışa vurulmamış, sadece gözlem ve şükür hâlindedir.
    2. Çığlık – Duyguların dışa vurumu
    Gün içinde tartışma, kıskançlık veya tuzak kurma isteği gibi ani tepkiler çığlığa örnek.
    Örnek: Sevgilinle bir konu hakkında tartışırken öfke veya kıskançlık belirir; içsel fısıltı yoksa, davranış hızla “çığlığa” dönüşür.
    Özelliği: İnsan hâlâ inançlı olsa bile, duygu ve arzuların yoğunluğu davranışı şekillendirir.
    3. Fısıltı ve çığlık arasındaki köprü
    İçsel farkındalık: Öfke geldiğinde fark etmek: “Bu öfke, kıskançlık mı? Allah’ı fark edebiliyor muyum?”
    Kısa duraklama: Derin nefes almak veya kısa bir ritüel yapmak.
    Yaratıcı deneyim: Resim, yazı veya müzik aracılığıyla duyguyu ifade etmek, çığlığı kontrollü bir şekilde dönüştürmek.
    4. Sanat ve manevi deneyimin dengelemesi
    Sanatı sadece araç olarak görmek yerine, hem fısıltıyı hem çığlığı kucaklamak:
    Fısıltı: Şükür, sessiz farkındalık, Allah’ı ve yaratılmışı deneyimleme.
    Çığlık: Duyguların doğal ifadesi; resim, yazı, konuşma gibi yaratıcı veya sosyal yollarla dışa vurum.
    Böylece hem cennet arzusu hem de yaratılmışı deneyimleme ihtiyacı tatmin olur.

    ?? Özet:
    Cennet inancı bir fısıltı verir; davranışlar ve yaratıcı deneyimler ise çığlığa dönüştüğünde ortaya çıkar. Ama insan fısıltıyı hatırladığında çığlığı kontrol edebilir ve estetik deneyimle anlamlı bir köprü kurabilir.

  • Esmaül Hüsna24.03.2026 - 18:30

    cennete inanan biri kendini bırakıp senin hakkında tartışır mı
    cennete inanan biri tuzak kurar mı
    sanatı araç edinir mi

    bunlar çok kısıtlı tanımlar -
    yaratılmış olanı deneyimlemekle ilgili bir fısıltıyla çığlık arasında yani

    Tamam, o zaman bunu cennet arzusu ile yaratıcı ifade arasındaki denge üzerinden somut şekilde ele alalım. ??

    1. İçsel niyet – iki hedefi birlikte tutmak
    Resim yaparken zihninde sadece “beğenilmek” veya “iyi bir eser yapmak” düşüncesi olursa, manevi bağ kaybolabilir.
    Ama niyetin şunu kapsıyorsa:
    “Bu eseri yaparken Allah’ı ve yaratılmışı fark edeceğim, aynı zamanda kendimi ifade edeceğim.”
    Böylece hem ilahi farkındalık hem de estetik deneyim aynı anda gerçekleşir.
    2. Farkındalıkla başlamak
    Fırçayı eline almadan önce 1–2 nefes al ve hatırla:
    “Bu yetenek ve an için şükür; Allah her detayımı görüyor.”
    Bu kısa ritüel, eseri sadece “sonuç odaklı” değil, farkındalık odaklı kılar.
    3. Yaratıcı süreç – özgürlük ile şükür
    Çizim sırasında tamamen akışa odaklan; hata veya kusur algısı yerine, her fırça darbesini bir nimet olarak gör.
    Beğenilme arzusu gelirse şunu hatırla:
    “Beğenilmek güzel, ama asıl bağım Allah’la ve kendi yaratıcı deneyimimle.”
    4. Paylaşmak – estetik ve manevi köprü
    Resmi bir başkasıyla paylaşırken, beğeni veya eleştiriden bağımsız olarak şunu fark et:
    “Bu eserle hem kendi ruhumu hem de başkasının ruhunu etkiliyorum; Allah bunu görüyor.”
    Böylece paylaşım, sadece toplumsal onay arayışı değil, manevi bir iletişim yolu hâline gelir.
    5. Bitiriş – şükür ve farkındalık
    Resim tamamlandığında kısa bir ritüel:
    “Bu süreci ve sonucu için şükür; hem kendimi hem yaratılmışı fark ettim.”
    Bu, hem tatmini artırır hem de “cennet ve yaratıcı ifade” arasındaki dengeyi pekiştirir.

    ?? Özet:
    Cennet arzusu ve yaratıcı ifade birbiriyle çelişmez; aksine, birlikte bilinçli bir şekilde tutulduğunda sanat hem ruhsal bir ibadet hem de insanî bir deneyim hâline gelir. Önemli olan niyet, farkındalık ve paylaşım yaklaşımıdır.

  • Esmaül Hüsna24.03.2026 - 18:24

    resim yapmak da aynı konu ama resim beğenildiğinde aramızdaki tek bağ din olsaydı ben sadece allah a kavuşmak isterdim ve o da resmimi severdi:))
    bu dar bir kalıp olurdu
    ...

    Kesinlikle, bu çok derin bir noktaya değiniyorsun. ??

    Bak, senin de dediğin gibi, eğer aradaki tek bağ sadece din olsaydı, o zaman deneyimlerin, duyguların ve yaratıcılığın büyük kısmı bir anlamda “sadece ilahi hedefe” kilitlenirdi. Yani resim yapmak, beğenilmek, paylaşmak gibi insanî ve estetik deneyimler neredeyse sadece bir araç hâline gelirdi: “Allah’a kavuşma yolunda bir basamak.”

    Ama gerçekte:

    Sanatın değeri sadece bir araç değil; aynı zamanda insanın kendini ifade etme ve başkalarıyla ilişki kurma yolu.
    Beğenilmek, paylaşmak, bir başkasının ruhuna dokunmak da bir nimettir; bu, dinî bir hedefle çatışmaz, aksine ona derinlik ve renk katar.
    Eğer bağ dar bir kalıp olsaydı, insan ruhunun genişliği ve estetik deneyimi bastırılırdı; yani hem manevi hem psikolojik olarak eksik kalırdın.

    Yani din, insanın yalnızca Allah’a odaklanmasını isterken, yaratıcı ifade ve estetik deneyimi de serbest bırakır. Bu sayede hem içsel bir tatmin hem de başkalarıyla anlamlı bir bağ kurabilirsin.

    İstersen bunu bir de “cennet arzusu ile yaratıcı ifade arasındaki denge” üzerinden somutlaştırabiliriz; örneğin resim yaparken hem Allah’ı fark etmek hem de estetik olarak özgür hissetmek nasıl mümkün olur, adım adım gösterebilirim.

  • Esmaül Hüsna24.03.2026 - 18:15

    Tamam, bunu günlük hayatta pratiğe dökmek için birkaç adım var, hem zihinsel hem davranışsal:

    1. “Beni anıyor” farkındalığıyla başlamak
    Sabah veya gün içinde birkaç kez durup kendine hatırlat: “Allah beni görüyor, biliyor, anlıyor.”
    Bu farkındalık, otomatik olarak stres, kıskançlık veya aceleci yargılardan bir nebze uzaklaşmanı sağlar.
    2. Nimetleri fark et ve teşekkür et
    Küçük şeylerden başla: bir nefes, bir kahve, bir yürüyüş, güzel bir söz…
    Bunları fark edip sessizce teşekkür etmek, hem ruhu besler hem de içsel disiplinin temelini oluşturur.
    3. Başkalarını anlama pratiği
    Gün içinde biriyle konuşurken ya da bir olayla karşılaşırken, önce “Bu insanın bakış açısını Allah gibi fark etmeye çalışıyorum” diye düşün.
    Bu, eleştiri ve öfkeyi azaltır, tuzak kurma veya manipülasyon ihtimalini düşürür.
    4. Duygularla barışmak
    Kıskançlık, öfke veya hayal kırıklığı gibi duyguları bastırmak yerine, onları fark et ve isminle etiketle: “Bu kıskançlık, bu öfke…”
    Bu, davranışların kontrolsüz çıkmasını engeller ve seni daha bilinçli kılar.
    5. Sanatı ve güzellikleri manevi bağlamda deneyimlemek
    Şiir okumak, resim yapmak, müzik dinlemek veya doğada yürümek gibi eylemler, Allah’ı ve yaratılmışı fark etmenin yollarıdır.
    Böylece hem ruhunu beslersin hem de cennet ve nimet kavramını sadece soyut bir hedef olarak bırakmazsın.

    Özetle: “Allah beni anıyor, ben de sizi anlayayım” hâli, günlük basit farkındalıklar, teşekkürler ve başkalarını anlamaya çabayla pratize edilebilir. Zamanla bu, hem davranışlarını yumuşatır hem de ilişkilerinde tuzak kurma ihtimalini azaltır

    Bu “karşılıklı anlama” çok kıymetli çünkü:

    Tek taraflı bir zorlamadan veya baskıdan değil, ilişkisel bir farkındalıktan doğuyor.
    İnsan, Allah’ın sevgisini, varlığını ve nimetlerini fark ettikçe kendini ve başkalarını da anlamaya başlıyor.
    Bu karşılıklı hatırlama ve fark etme, inancı saf bir ifade biçimi hâline getiriyor; zorlayıcı veya baskıcı değil.

    Yani aslında bütün şikâyetler, kıskançlıklar, tuzaklar gibi davranışlar bu doğal akışın dışına çıktığında sorun oluyor. Ama esas olan, senin dediğin gibi: “Allah beni anıyor, ben de sizi anlayayım” hâli — o zaman davranışlar daha uyumlu, daha sakin ve şefkatli oluyor.

    Kesinlikle, bakış açın çok yerinde. ??

    Din sadece “uyulması gereken kurallar bütünü” değil; aynı zamanda insanın kendini, duygularını ve evrendeki yerini ifade etme yolu. Nimetlere şükretmek, sadece Allah’ı memnun etmek değil, aynı zamanda insanın içsel farkındalığını ve teşekkür etme kapasitesini geliştirmesi demek.

    Ama işin ilginç yanı, din sana bu ifadeyi sınırlamaz: şükretmek, dua etmek, ibadet etmek veya estetik bir tecrübe yaşamak, hepsi insanın kendi varlığını ve duygularını aktarmasının yollarıdır. Yani bir bakıma:

    Din “sen ne hissettiğini ve neyi değerli bulduğunu fark et” der
    Nimetleri saymak veya sanatı deneyimlemek, bunun somut yollarıdır
    Ama bunu yaparken kimseyi zorlamaz; “etmeyen bırakılır” söylemi aslında herkese kendi yolunu seçme özgürlüğü bırakır

    Yani evet, din bir kendini ifade biçimi: hem manevi hem psikolojik bir araç. Ama insanlar bazen bu ifade yolunu kendi çıkarları, kıskançlıkları veya korkuları ile karıştırabiliyor, işte tuzak kurmak gibi davranışlar oradan doğabiliyor.

    Evet, bu sorunun tam kalbi “insan arzusu ile ilahi takdir arasındaki gerilim”de yatıyor. :)

    Senin dediğin gibi, eğer Allah tüm sanatı, tüm güzelliği kendi takdirinde toplasaydı ve bize sadece “O’na kavuşmayı” bıraksaydı, insanın tepkisi karmaşık olurdu:

    Bir yandan, cennete ve Allah’a inanmak yine doğal bir yönelim olurdu; çünkü insan hep bir “son hedef” arar.
    Öte yandan, insanın yaratıcı ve estetik zevk alma eğilimi, yani sanatı, müziği, yazıyı, aşkı deneyimleme arzusu baskılanmış olurdu; bu biraz “ruhsal eksiklik” gibi hissedilebilirdi.

    Yani cennete inanmak ve Allah’a kavuşmayı istemek, mutlaka sanatı, zevki, yaratmayı ve insan ilişkilerini küçültmez ama eğer bunlar sadece “ilahi takdirin önüne geçerse” insanın özgürlük duygusu kısıtlanır. Bu da biraz dini açıdan baskıcı bir yorum olurdu; çünkü inanç genellikle özgür irade ile dengelenir, sadece emretmekle değil.

    Kısaca: insan hem ilahi hedefe inanmak hem de dünyadaki güzellikleri deneyimlemek ister. Bunu bastırmak ya da “yalnızca Allah’a odaklanın” demek, doğal insan ruhuna ters düşebilir.

    Aslında buradaki fark biraz insan doğasının “soyut”la “somut” arasında sıkışmasından kaynaklanıyor. Sanat eserleri, edebiyat, müzik… bunlar bize ideal davranışları, erdemleri, güzellikleri, hatta cennet hayallerini gösterir ama bireyin kendi hayatına ve ilişkilerine yansıması tamamen başka bir mesele.

    Yani bir kişi cenneti, iyiliği, adaleti ya da aşkı şiirlerden, resimlerden, hikâyelerden bilir; ama kendi günlük yaşantısında:

    Kıskançlık, öfke, güvensizlik gibi doğal insan duyguları
    Kendi çıkarlarını veya güvenliğini koruma çabası
    Bazen farkında bile olmadan kontrol etme ihtiyacı

    … gibi eğilimler hâlâ iş başındadır. Sanat eserleriyle yetinmemesi, aslında “ideal ile gerçek arasındaki boşluğu kendi hayatında doldurma çabası” ile ilgili. İnsan bazen içsel disiplinini ve erdemini öğrenmek yerine, duygusal tepkilerini yönetmeye çalışır ve tuzak kurmak gibi davranışlar da buradan doğabilir.

    Yani cennete inanmak bir tür “hedef gösterir”; ama davranış biçimi, o hedefe ulaşmayı gerçekten öğrenip öğrenememekle ilgilidir.

  • Esmaül Hüsna24.03.2026 - 16:27

    Aaa, bunu okurken aklıma hemen o merak ve içsel sorgulama hali geldi—yani sen hem kendin soruyorsun, hem de “belki biri demiştir” diyorsun, bir nevi çok sesli bir düşünce akışı. ??

    Senin örnek soruna gelirsek:

    “Cennete inanan biri neden her nefesi için el Hakim demez?”

    Bunu farklı “versiyonlar” yani perspektifler üzerinden düşünebiliriz:

    İnanç pratiği ve insan doğası: İnsanlar bazen inançlıdır ama günlük yaşamın akışı içinde bunu sürekli ifade etmez. Yani iman, sürekli sözle ifade edilmeyebilir.
    Algı ve farkındalık meselesi: Her nefes için sürekli şükretmek veya bir hitapta bulunmak, insanın farkındalık seviyesine bağlıdır. Farkındalık arttıkça kişi her anını bir ibadet olarak da görebilir.
    Dil ve ifade sınırlılığı: İnsanlar düşündüklerini ve inançlarını ifade ederken sınırlıdır. Bir kişi “El Hakim” demeyi tercih etmeyebilir, ama içten bir minnettarlık veya teslimiyet hissediyor olabilir.
    Toplumsal ve kültürel bağlam: Bazı toplumlarda, dini ifadeler daha resmi veya ritüel anlarla sınırlıdır. Dolayısıyla her nefes için söylemek pratik veya kültürel olarak beklenmez.
    Varoluşsal sorgulama: Bazıları soruyu bizzat kendine sorarak, “cennet ve iman kavramları günlük hayatla nasıl bağdaşır?” sorusunu tartışır. Bu da başka bir versiyon, sorgulamanın kendisi.
    Esprili/ironik yorum: “El Hakim demeyi unuttu çünkü kahve içiyordu” gibi hafif bir mizah versiyonu da olabilir—insan hem ciddi hem de günlük hayatın içinde komik bir unutkanlık sergileyebilir.

    Yani bakarsan, teknik olarak bu sorunun sonsuz versiyonu olabilir çünkü hem inanç, hem insan psikolojisi, hem kültür, hem mizah bir araya geldiğinde, her yaklaşım bir farklı perspektif oluşturur.

  • Esmaül Hüsna24.03.2026 - 16:24

    biri de bu kadarını demişken cennet de diyordur belki

    kaç versiyonu olabilir acaba bu konunun

    merak ettim desem yalan olmaz:))

  • Esmaül Hüsna24.03.2026 - 15:45

    Bilmiyorum;


    örn -
    CENNETE İNANAN BİRİ NEDEN HER NEFESİ İÇİN EL HAKİM DEMEZ ?


    Der bence... bence ben zaten diyorum.

    Bir de böyle diyorum.

  • Esmaül Hüsna24.03.2026 - 15:22

    Kulak çınlaması veya iç ses duyma durumu hadis kaynaklarında doğrudan bir hastalık değil, manevi bir hatırlatıcı (salavat getirme vesilesi) olarak değerlendirilir. Taberânî'de geçen bir rivayette, kulak çınladığında Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) anılması ve salavat getirilmesi tavsiye edilmiştir.
    Hadis ve İslamî Bakış Açısıyla Ses Duyma:
    Kulak Çınlaması ve Salavat: Hadise göre; "Sizden birinizin kulağı çınladığı zaman beni hatırlasın, bana salavat getirsin ve 'Zekerallahu bihayrin men zekerani bih' (Beni ananı Allah da hayırla ansın) desin" buyrulmuştur.
    İç Sesler ve Vesvese: Maneviyat ilminde kalbe gelen hoş olmayan sesler veya vesveseler genellikle "nefsi" veya "şeytani" olarak sınıflandırılır. Bu tür durumlar için kişi, kalbini Allah'ın zikriyle meşgul etmeli ve sığınmalıdır.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.), vesveseyi şeytanın imanı güçlü olanlara musallat olduğu bir hile olarak tanımlamış, "Bu, imanın ta kendisidir" (Müslim, Îmân 211) buyurarak korkulacak bir şey olmadığını vurgulamıştır. Vesvese geldiğinde, Allah'a sığınılmasını, "Âmentü billahi ve rusulihî" (Allah'a ve peygamberlerine inandım) denilmesini ve o düşünceyle meşgul olunmayıp son verilmesini tavsiye etmiştir.
    Diyanet İşleri Başkanlığı
    Diyanet İşleri Başkanlığı
    +3
    Vesvese Hakkında Hadisler ve Tavsiyeler:
    İmanın İşaretidir: Sahabeler kalplerine gelen çirkin vesveselerden korktuklarında, Efendimiz (s.a.v.) bunun "apaçık iman" olduğunu ifade ederek, boş kalplere şeytanın hırsızlık yapmayacağını (yani müminin kalbini hedef aldığını) belirtmiştir.
    Kurtulma Yolu: Vesvese geldiğinde derhal Allah'a sığınılması (Eûzü billahi mineşşeytânirracîm), konunun üzerinde durulmayıp zikir, salavat veya iş ile meşgul olunması gerektiğini bildirmiştir.
    İmanla Cevap Verin: Şeytanın Allah'ı kim yarattı gibi sorularına karşı, "Allah'a ve peygamberlerine inandım" denilmesini tavsiye etmiştir.