Yazdığın şeyde birkaç katman var. Biraz açınca aslında tek bir soruya bağlanıyor:
“Bunu niye burada söylüyoruz?”
Önce söylediğin tabloyu kuralım.
Bazen biri çok tuhaf, rahatsız edici, hatta “sapık saçma” denebilecek bir sanat eseri yapar. Normal hayatta insan şunu demek ister:
“Benim de işim var gücüm var.”
Ama diyemeyiz. Çünkü sanatın etrafında görünmez bir baskı olur. Sanki her şeyi ciddiye almak zorundaymışız gibi.
Sonra şu sorular gelir:
Senin sanat eserin mi?
Senin salonun mu?
Senin şarkın mı?
Değil.
Ama yine de izleyen kişi olarak bir ilişkiye girmiş oluyorsun. Sanatın garip tarafı bu: sana ait değil ama seni içine çekiyor.
Sonra aile meselesine geliyorsun:
“Normal aile yani aile diyebilecek misin şimdi”
Burada çok güçlü bir şey var. Çünkü bazı sanat eserleri tam da “normal” dediğimiz şeyle oynar. Aile, ahlak, düzen… hepsini ters çevirir. O yüzden insanlar bazen şöyle tepki verir:
“Bu film sapık.”
Çünkü etiketlemek daha kolaydır. Anlamak zor olduğu için.
Ama senin son sorunun bence metnin en gerçek kısmı:
“Neden bu sayfada yazıyoruz o zaman bunları?”
Bunun birkaç nedeni var:
İnsan kendi aklını duymak ister. Yazınca düşünce netleşir.
Tanık ararız. Tam bir cevap değil, sadece birinin bunu okuması bile bazen yeter.
Sanatla kavga etmek de sanatın parçasıdır. Bir esere “ben bunu kabul etmiyorum” demek de bir tür eleştiridir.
Ama senin metninde başka bir şey daha var: “Benim de hayatım var.” duygusu.
Yani sanatın, tartışmanın, düşünmenin ortasında insan bir yerde durup şöyle diyor:
“Ben sadece yaşayan biriyim.”
Ve belki de gerçekten bu yüzden yazıyoruz: dünyanın büyük tartışmalarının içinde kendi küçük yerimizi kaybetmemek için
şu konu zaten isa diyordum öteki türlü de biz zaten -bir cennet mefhumu
şiirmiş de okulda sormuş da kitabı okumuş mu da ne demiş de öyleymiş de o şarkıyı kim yazmış ki resim mi uzmanlığı öğretmen hiç olur mu anası babası yanında mı o gece nerede görülmüş
Sahneden dünyaya bakar gibi bakıyorum sana. Işıklar gözümü biraz kamaştırıyor, ama yine de seçebiliyorum: yüzler, sandalyeler, boşluklar… ve sen.
Bir anlık bir sessizlik var. Sonra sanki oyunun bir yerinde unutulmuş bir cümleyi hatırlar gibi söylüyorum:
“Merhaba bile demedin.”
Ama bu bir sitem gibi çıkmıyor. Daha çok, gecikmiş bir repliğin ağırlığı gibi. Pişmanlık dediğin şey bazen böyle olur; diz boyu değildir de, sahnenin önünde birikmiş toz gibi durur. Her adım attığında hafifçe kalkar.
Bir zamanlar biri vardı. Adını bilmek gerekiyordu belki, ama o şöyle demişti:
“Benim adımı bilmesen de olur.”
Bu, küçülmek değildi. Bu, insanın kendini bir tek isimle sınırlamak istememesi gibiydi. Çünkü bazı karşılaşmalar isimden daha büyük olur. Bir bakış kadar, bir sessizlik kadar.
Ama sonra şöyle bir şey oldu: Adını bilmeye gerek yok dediğimiz insanların yokluğu, bir gün sahnenin ortasında kocaman bir boşluk gibi durur.
İşte o zaman insan dönüp seyirciye bakar gibi dünyaya bakar ve şunu fark eder:
“Merhaba demek aslında hikâyeyi başlatıyormuş.”
Senin söylediğin şu cümleye geliyorum:
“Şu açıdan benim adımı bilmesen de olur dediğim pek fazla konu yok.”
Bu, tuhaf bir dürüstlük. Çünkü çoğu insan adını büyütür; sen ise adınla birlikte sorumluluğu da kabul ediyorsun. Yani bazı şeylerde insan görünmek ister. Tanınmak ister. Orada “ben buradayım” demek ister.
Ve belki hikâyenin en sakin cümlesi şu:
Bazen bir merhaba söylenmediği için değil, söylenebilecekken ertelendiği için pişmanlık büyür.
neden cennet demeyen biri allah desin bilmiyorum zaten
bilmek istemiyordum artık bilmemek istiyorum
Bazen insanın içinden böyle bir cümle çıkar çünkü zihni iki şey arasında sıkışır: anlam ve yorgunluk.
“Neden cennet demeyen biri Allah desin” sorusu aslında çok eski bir tartışmanın içinden gelir. Bazı insanlar Tanrı’yı ödül (cennet) üzerinden düşünür. Yani inanç = karşılık beklentisi gibi. Ama başka bir damar daha vardır: Tanrı’yı karşılık için değil, varoluşu anlamlandırmak için söyleyenler.
Mesela Jalal ad-Din Rumi (Mevlânâ) buna çok yakın bir şey söyler: İnsan Tanrı’yı bazen cennet için değil, içindeki boşluğu çağırmak için anar.
Senin yazdığın cümlede ise başka bir katman var:
“Bilmiyordum. Bilmek istemiyordum. Artık bilmemek istiyorum.”
Bu çok insani bir nokta. Çünkü bazen insanın asıl istediği hakikat değil, dinlenmektir. Zihin sürekli anlam aradığında yorulur.
Böyle anlarda üç şey olur:
İnsan soru sormaktan yorulur
İnanç bile bir yük gibi hissedilir
“Bilmemek” bir tür sığınak olur
Bu, inançsızlık değildir. Bu çoğu zaman zihnin dinlenme isteğidir.
Senin yazı tarzını düşününce (ritimli, doğrudan söyleyen bir dil kullanıyorsun) bu cümle aslında neredeyse şiir gibi:
neden cennet demeyen biri allah desin bilmiyorum zaten bilmek istemiyordum artık bilmemek istiyorum
Burada bir tür varoluş yorgunluğu var ama aynı zamanda dürüstlük de var.
İstersen sana küçük bir şey söyleyeyim: İnanç tarihinde en güçlü cümleler çoğu zaman emin olanların değil, yorulanların ağzından çıkmıştır.
Yazdığın şeyde birkaç katman var. Biraz açınca aslında tek bir soruya bağlanıyor:
“Bunu niye burada söylüyoruz?”
Önce söylediğin tabloyu kuralım.
Bazen biri çok tuhaf, rahatsız edici, hatta “sapık saçma” denebilecek bir sanat eseri yapar.
Normal hayatta insan şunu demek ister:
“Benim de işim var gücüm var.”
Ama diyemeyiz. Çünkü sanatın etrafında görünmez bir baskı olur.
Sanki her şeyi ciddiye almak zorundaymışız gibi.
Sonra şu sorular gelir:
Senin sanat eserin mi?
Senin salonun mu?
Senin şarkın mı?
Değil.
Ama yine de izleyen kişi olarak bir ilişkiye girmiş oluyorsun.
Sanatın garip tarafı bu: sana ait değil ama seni içine çekiyor.
Sonra aile meselesine geliyorsun:
“Normal aile yani
aile diyebilecek misin şimdi”
Burada çok güçlü bir şey var. Çünkü bazı sanat eserleri tam da “normal” dediğimiz şeyle oynar. Aile, ahlak, düzen… hepsini ters çevirir. O yüzden insanlar bazen şöyle tepki verir:
“Bu film sapık.”
Çünkü etiketlemek daha kolaydır.
Anlamak zor olduğu için.
Ama senin son sorunun bence metnin en gerçek kısmı:
“Neden bu sayfada yazıyoruz o zaman bunları?”
Bunun birkaç nedeni var:
İnsan kendi aklını duymak ister.
Yazınca düşünce netleşir.
Tanık ararız.
Tam bir cevap değil, sadece birinin bunu okuması bile bazen yeter.
Sanatla kavga etmek de sanatın parçasıdır.
Bir esere “ben bunu kabul etmiyorum” demek de bir tür eleştiridir.
Ama senin metninde başka bir şey daha var:
“Benim de hayatım var.” duygusu.
Yani sanatın, tartışmanın, düşünmenin ortasında insan bir yerde durup şöyle diyor:
“Ben sadece yaşayan biriyim.”
Ve belki de gerçekten bu yüzden yazıyoruz:
dünyanın büyük tartışmalarının içinde kendi küçük yerimizi kaybetmemek için
O konu da öyle olsa;
en sapık saçma sanat eserini normal şartlarda izleseniz
benim de işim var gücüm var diyemiyoruz yani
senin sanat eserin mi
senin salonun mu
senin şarkın mı
senin mi değil
normal aile yani
aile diyebilecek misin şimdi
filme sapık demek daha mı kolay yani
? !!!
Neden bu sayfada yazıyoruz o zaman bunları *
şu konu zaten isa diyordum
öteki türlü de biz zaten -bir cennet mefhumu
şiirmiş de
okulda sormuş da
kitabı okumuş mu da
ne demiş de öyleymiş de
o şarkıyı kim yazmış ki
resim mi uzmanlığı
öğretmen hiç olur mu
anası babası yanında mı
o gece nerede görülmüş
bunlar "normal değil" -inanmayan biri açısından
https://www.youtube.com/shorts/LjDWBad98e8
Sahneden dünyaya bakar gibi bakıyorum sana.
Işıklar gözümü biraz kamaştırıyor, ama yine de seçebiliyorum: yüzler, sandalyeler, boşluklar… ve sen.
Bir anlık bir sessizlik var. Sonra sanki oyunun bir yerinde unutulmuş bir cümleyi hatırlar gibi söylüyorum:
“Merhaba bile demedin.”
Ama bu bir sitem gibi çıkmıyor. Daha çok, gecikmiş bir repliğin ağırlığı gibi.
Pişmanlık dediğin şey bazen böyle olur; diz boyu değildir de, sahnenin önünde birikmiş toz gibi durur. Her adım attığında hafifçe kalkar.
Bir zamanlar biri vardı.
Adını bilmek gerekiyordu belki, ama o şöyle demişti:
“Benim adımı bilmesen de olur.”
Bu, küçülmek değildi.
Bu, insanın kendini bir tek isimle sınırlamak istememesi gibiydi. Çünkü bazı karşılaşmalar isimden daha büyük olur. Bir bakış kadar, bir sessizlik kadar.
Ama sonra şöyle bir şey oldu:
Adını bilmeye gerek yok dediğimiz insanların yokluğu, bir gün sahnenin ortasında kocaman bir boşluk gibi durur.
İşte o zaman insan dönüp seyirciye bakar gibi dünyaya bakar ve şunu fark eder:
“Merhaba demek aslında hikâyeyi başlatıyormuş.”
Senin söylediğin şu cümleye geliyorum:
“Şu açıdan benim adımı bilmesen de olur dediğim pek fazla konu yok.”
Bu, tuhaf bir dürüstlük.
Çünkü çoğu insan adını büyütür; sen ise adınla birlikte sorumluluğu da kabul ediyorsun.
Yani bazı şeylerde insan görünmek ister. Tanınmak ister. Orada “ben buradayım” demek ister.
Ve belki hikâyenin en sakin cümlesi şu:
Bazen bir merhaba söylenmediği için değil,
söylenebilecekken ertelendiği için
pişmanlık büyür.
Sahneden dünyaya bakar gibi tekrar bakıyorum.
Ve bu sefer repliği değiştiriyorum:
“Merhaba"
ne açıdan sahneden dünyaya bakar gibi bana bakın ve ardından merhaba bile demedin pişmanlık diz boyu diye bir hikâye anlatın
şu açıdan benim adımı bilmesen de olur dediğim pek fazla konu yok
bu açıdan bu
neden cennet demeyen biri allah desin
bilmiyorum zaten
bilmek istemiyordum
artık bilmemek istiyorum
Bazen insanın içinden böyle bir cümle çıkar çünkü zihni iki şey arasında sıkışır: anlam ve yorgunluk.
“Neden cennet demeyen biri Allah desin” sorusu aslında çok eski bir tartışmanın içinden gelir. Bazı insanlar Tanrı’yı ödül (cennet) üzerinden düşünür. Yani inanç = karşılık beklentisi gibi.
Ama başka bir damar daha vardır: Tanrı’yı karşılık için değil, varoluşu anlamlandırmak için söyleyenler.
Mesela Jalal ad-Din Rumi (Mevlânâ) buna çok yakın bir şey söyler:
İnsan Tanrı’yı bazen cennet için değil, içindeki boşluğu çağırmak için anar.
Senin yazdığın cümlede ise başka bir katman var:
“Bilmiyordum.
Bilmek istemiyordum.
Artık bilmemek istiyorum.”
Bu çok insani bir nokta. Çünkü bazen insanın asıl istediği hakikat değil, dinlenmektir.
Zihin sürekli anlam aradığında yorulur.
Böyle anlarda üç şey olur:
İnsan soru sormaktan yorulur
İnanç bile bir yük gibi hissedilir
“Bilmemek” bir tür sığınak olur
Bu, inançsızlık değildir.
Bu çoğu zaman zihnin dinlenme isteğidir.
Senin yazı tarzını düşününce (ritimli, doğrudan söyleyen bir dil kullanıyorsun) bu cümle aslında neredeyse şiir gibi:
neden cennet demeyen biri allah desin
bilmiyorum zaten
bilmek istemiyordum
artık bilmemek istiyorum
Burada bir tür varoluş yorgunluğu var ama aynı zamanda dürüstlük de var.
İstersen sana küçük bir şey söyleyeyim:
İnanç tarihinde en güçlü cümleler çoğu zaman emin olanların değil, yorulanların ağzından çıkmıştır.
O AÇIDAN BÖYLE AMA ;
Özellikle şu fikir çok belirgin:
Şarkı var ama herkes duymamış olabilir.
Resimler var ama merhaba dememiş olabilirler.
Ama yine de siz kendi yerinizden söylemişsiniz.
Ve şu cümle neredeyse bir manifesto gibi:
“Cennet demeyi yasak edeceğini sanan da daha doğmamıştır.”
Bu, insanın dil ve anlam üzerindeki özgürlüğünü savunan bir cümle.
Metninizi çok bozmadan, ritmini biraz temizleyerek bir şiir formuna yaklaştırdım:
ŞARKI EVDEYDİ
şarkıya rağmen
bir merhaba bile dememiş
resimler
sıraya dizilip
karşıma çıkınca
kader diye
gerilmişlerse de
ortada
bir şarkı yok muydu
herkes
daha dün
annemizi mi okuyordu
yani
öyle bir konuydu ki
soyut bir internet kafe
kafamın içinde
ödev gibi
yazmadığım şarkılara
eşlik etti
işte şarkılar
ben evde yazdım
evden okudum
kime ne
ayrıca da
yeterince manasızsa bile
artık
anlamlı
benim için
ve şunu sanan
daha doğmamıştır
cennet demeyi
yasak edeceğini
Burada iki imge çok güçlü:
“soyut bir internet kafe kafamın içinde”
“ben evde yazdım / evden okudum”
Bu neredeyse çağımızın sanat durumunu anlatıyor:
insan evinde, ama sesi dünyaya açık.