" İyilik sana çok yakışıyor. " dedi. Bu söz, gelip içimde bir yere kondu. Çünkü insan, çoğu zaman yaptığı iyilikleri değil; eksik kaldığı yerleri biriktiriyor hafızasında.
Bir an düşündüm. Ne çok şey söylenir insana hayat boyunca... Kimi yüzüne dair, kimi aklına, kimi başarılarına.. O cümleden sonra uzun süre sustum.
Birinin kalbinde, sesinden önce iyiliğinin yankı bulması ne büyük lütuftu. Belki de insanın geride bıraktığı en kıymetli iz; kazandıkları, sahip oldukları ya da anlattıkları değildir. Belki de bir gün, birinin dilinde usulca yer bulan şu cümledir: "İyilik sana çok yakışıyor."
Bırak otobüste hareket hâlinde uyumayı, ben başka bir evde yatınca bile gece boyunca yatakla tanışma faslı yaşıyorum. Yastıkla aramızda güven problemi, çarşafla kültür farkı oluyor. Millet otobüsün fren sesinde uyuyor, ben kendi evimin dışında en küçük gıcırtıda mahalle bekçisi moduna geçiyorum. Yani otobüste uyumak ibenim için “özel yetenek” seviyesi.
Her 'dolma saracağım' dendiğinde içimdeki Türkçe öğretmeni sessizce bir köşede ağlıyor. Dolma doldurulur, sarma sarılır... Ben bu yükü daha ne kadar taşıyacağım?
İstanbul'un biraz dışına, köyü andıran bir yere taşındım.
Sabahları korna sesleriyle değil, horozların telaşıyla uyanıyorum artık. Gün boyu kuşlar eşlik ediyor zamanıma. Gökyüzünün mavisi daha mavi, denizin sesi daha yakın..
Unuttuğumu sandığım bir kavrama geri döndüm: mahalle.
İşin ilginç yanı, ben daha birçok insanı tanımazken onlar beni çoktan tanıyor. Kimin nesi, kimin fesi olduğumu bilmeyen neredeyse yok. Ekmek almaya çıkıyorum, eve dönene kadar on kişiyle selamlaşıyorum.
Yolda köye doğru gideni görünce motoruma davet edip, "Atla, seni de bırakayım," demek terapi gibi geliyor.
Kimsenin kapısında yüksek duvarlar yok. Herkes birbirinin hâlini, hatırını biliyor. Bu yüzden kötülük bile kendine yer bulmakta zorlanıyor sanki.
Şimdi dönüp geriye bakınca şaşırıyorum. Bir zamanlar İstanbul'un o bitmeyen kalabalığına, gürültüsüne, telaşına nasıl dayanmışım?
Ekmek almaya çıkarım, ekmekle dönmem yarım saat sürer. Fırıncıyla ülke meselelerini çözer, yolda karşılaştığımla hayatı yorumlarım. Motorun arkasında kimi bıraktığımı bilmem ama gideceği yere mutlaka varır. Markette müşteri gibi girer, danışman gibi çıkarım. Bazıları buna zaman kaybı diyor ama Ben buna mahalle diyorum.
" İyilik sana çok yakışıyor. " dedi.
Bu söz, gelip içimde bir yere kondu.
Çünkü insan, çoğu zaman yaptığı iyilikleri değil;
eksik kaldığı yerleri biriktiriyor hafızasında.
Bir an düşündüm.
Ne çok şey söylenir insana hayat boyunca...
Kimi yüzüne dair, kimi aklına, kimi başarılarına..
O cümleden sonra uzun süre sustum.
Birinin kalbinde, sesinden önce iyiliğinin yankı bulması ne büyük lütuftu.
Belki de insanın geride bıraktığı en kıymetli iz;
kazandıkları, sahip oldukları ya da anlattıkları değildir.
Belki de bir gün, birinin dilinde usulca yer bulan şu cümledir:
"İyilik sana çok yakışıyor."
Bırak otobüste hareket hâlinde uyumayı,
ben başka bir evde yatınca bile
gece boyunca yatakla tanışma faslı yaşıyorum.
Yastıkla aramızda güven problemi,
çarşafla kültür farkı oluyor.
Millet otobüsün fren sesinde uyuyor,
ben kendi evimin dışında en küçük gıcırtıda mahalle bekçisi moduna geçiyorum.
Yani otobüste uyumak ibenim için “özel yetenek” seviyesi.
Her 'dolma saracağım' dendiğinde
içimdeki Türkçe öğretmeni sessizce bir köşede ağlıyor.
Dolma doldurulur, sarma sarılır...
Ben bu yükü daha ne kadar taşıyacağım?
?si=0RsGkFwl_ihHH8bI
Ben bende değilim artık
Bir başka hâl yürür içimden
Adını koyamadığım bir yer var
Daha derin, benden içeri
Benden içeri…
Yoldan geçen rüzgâra kırgın değilim artık.
Adını taşısa da bazı kokular,
içimde eski yangınlar çıkarmıyor.
Bahar geldiğinden değil;
ben pencereyi yeniden açabildiğimden güzel.
Kendi halimde takılıyorum ben de..
Meselem kimseyle değil;
bazen hayatla bile görüşmüyorum. :/
İstanbul'un biraz dışına, köyü andıran bir yere taşındım.
Sabahları korna sesleriyle değil, horozların telaşıyla uyanıyorum artık. Gün boyu kuşlar eşlik ediyor zamanıma. Gökyüzünün mavisi daha mavi, denizin sesi daha yakın..
Unuttuğumu sandığım bir kavrama geri döndüm: mahalle.
İşin ilginç yanı, ben daha birçok insanı tanımazken onlar beni çoktan tanıyor. Kimin nesi, kimin fesi olduğumu bilmeyen neredeyse yok. Ekmek almaya çıkıyorum, eve dönene kadar on kişiyle selamlaşıyorum.
Yolda köye doğru gideni görünce motoruma davet edip, "Atla, seni de bırakayım," demek terapi gibi geliyor.
Kimsenin kapısında yüksek duvarlar yok. Herkes birbirinin hâlini, hatırını biliyor. Bu yüzden kötülük bile kendine yer bulmakta zorlanıyor sanki.
Şimdi dönüp geriye bakınca şaşırıyorum.
Bir zamanlar İstanbul'un o bitmeyen kalabalığına, gürültüsüne, telaşına nasıl dayanmışım?
Ekmek almaya çıkarım,
ekmekle dönmem yarım saat sürer.
Fırıncıyla ülke meselelerini çözer,
yolda karşılaştığımla hayatı yorumlarım.
Motorun arkasında kimi bıraktığımı bilmem ama gideceği yere mutlaka varır.
Markette müşteri gibi girer, danışman gibi çıkarım.
Bazıları buna zaman kaybı diyor ama
Ben buna mahalle diyorum.
"Sana bir şey söyleyeceğim ama kimseye söyleme"
Bu cümle kurulunca zihnim ihtimaller maratonuna başlıyor.
Büyük sırlar, gizli gerçekler, şaşırtıcı gelişmeler...
Finalde genellikle ufak bir şey öğreniyorum.
Ama olsun, yolculuk güzel oluyor. :/