çünkü bu dünya, Yaradan’ın paletinden düşen renklerle boyanmış bir tuval...
bir bak kuşlara, göç ederken dahi estetiği taşıyorlar kanatlarında. rüzgârın bir ritmi var örneğin, ve biz insanlar içimizde bu senfoninin yankısını taşıyoruz.
kendi ellerimizle bu kadar güzel çizilmiş bir resmi nasıl ve neden bozalım. zira çirkinlik öğrenilendir, ancak güzellik, yaradılışın sesidir.
bu yüzden çoğaltmalıyız ana duyguları, merhameti, aşkı, nezaketi vb. yeniden sulamalıyız renkleri, yeniden dokunmalıyız dünyaya, usulca, sevgiyle, sorumlulukla...
yoksa yazık olur, bir başyapıtın gölgesinde kaybolan insanlığa.
iki insan, aynı masada oturur. aynı tabaktan yer, aynı yorganın altında uyur. ancak bir ömür, birbirlerine hiç rastlamazlar. çünkü bakış, göze değil ruha değmediğinde, birlikte yaşamak, sadece bambaşka yalnızlıklarda kalmaya alışır.
ve...sessizlik, en çok da duymayan kulaklara değil, anlatmaktan vazgeçen kalplere yerleşir.
o yüzden sustu sevgi, duyulmayan yerde söze değer giydirilmezdi artık.
ikili ilişkiler üzerine düşünürken, Nazım’ın o derin cümlesi geldi aklıma: ,, Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da…'' belki de mesele kusur aramak değil, yürekte buluşabilmek.
sanki Shakespeare’in ,, ölmek ya da ölmemek, işte bütün mesele bu'' sözündeki gibi… ancak aslında ölmekten ya da yaşamaktan öte, kalbin yaşayıp yaşamadığıdır belki de tüm mesele.
,, aşk, sahip olmak değil, birlikte var olmaktır.'' Gibran'ın sözünde de geçtiği üzere… çünkü bazen biri seni içeri buyur ederken, diğeri ise kapıda bekletir; ne kapısından içeri girebilirsin, ne de seni yollar. ancak bu kusur değil, yalnızca frekansların farklı ritmidir.
En güçlü kelimeler, Asla uysal olmaz. Asla bir çerçevenin içine sığmaz. Tıpkı aşk, Tıpkı insanın içindeki o çılgın tutkular, Tıpkı bir yazarın, kitabının son cümlesini asla yazmak istememesi gibi.
Çünkü bazı cümleler yalnızca yazılmak için değil, yaşanmak için doğar. Bazı kelimeler sadece seslenmek için değil, hissedilmek için vardır. Ve... bazı yazılar, ne bir başlangıç ister ne de son… Tıpkı bir fısıltının yankıya dönüşmesi, Tıpkı bir dokunuşun yangına çevrilmesi gibi...
Dışarıda hava buz gibiymiş de, Üzerine bu da yetmez gibi ıslanmışsındır… Ama avuçlarında buram buram tarçın kokusu, Soba karşısında gülüşlerinle salep yudumlarken, İçini ısıtanım der gibi bir tanımdır kendileri…
“umudum var hâlâ”
çünkü bu dünya,
Yaradan’ın paletinden düşen renklerle boyanmış bir tuval...
bir bak kuşlara,
göç ederken dahi estetiği taşıyorlar kanatlarında.
rüzgârın bir ritmi var örneğin,
ve biz insanlar içimizde bu senfoninin yankısını taşıyoruz.
kendi ellerimizle
bu kadar güzel çizilmiş bir resmi nasıl ve neden bozalım.
zira çirkinlik öğrenilendir,
ancak güzellik, yaradılışın sesidir.
bu yüzden çoğaltmalıyız ana duyguları,
merhameti, aşkı, nezaketi vb.
yeniden sulamalıyız renkleri,
yeniden dokunmalıyız dünyaya,
usulca, sevgiyle, sorumlulukla...
yoksa yazık olur,
bir başyapıtın gölgesinde
kaybolan insanlığa.
kalbimle...
iki insan, aynı masada oturur.
aynı tabaktan yer, aynı yorganın altında uyur.
ancak bir ömür, birbirlerine hiç rastlamazlar.
çünkü bakış, göze değil ruha değmediğinde,
birlikte yaşamak, sadece bambaşka yalnızlıklarda kalmaya alışır.
ve...sessizlik, en çok da duymayan kulaklara değil,
anlatmaktan vazgeçen kalplere yerleşir.
o yüzden sustu sevgi,
duyulmayan yerde söze değer giydirilmezdi artık.
kalbimle.
herkes duvarlara konuşur bu çağda.
duvar yıkıldığında ise
kimse kelimelerini hatırlamaz.
kalbimle.
bir kişi zihninde bir kentin belleğini silince,
sokaklar değil, insanlar yetim kalır.
en çok da, kimseye anlatılamayan anılar.
kalbimle.
aynı satırda...
buluşmalar vardır, kitap sayfaları gibidir,
önce bir cümle çarpar gözünü,
sonra o cümle bir hikâyeye dönüşür.
insan anlar ki…
hayat rastlantı değil,
aynı satırda buluşmayı bekleyen iki kalbin niyetidir.
kalbimle.
ikili ilişkiler üzerine düşünürken, Nazım’ın o derin cümlesi geldi aklıma:
,, Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da…''
belki de mesele kusur aramak değil, yürekte buluşabilmek.
sanki Shakespeare’in ,, ölmek ya da ölmemek, işte bütün mesele bu'' sözündeki gibi…
ancak aslında ölmekten ya da yaşamaktan öte,
kalbin yaşayıp yaşamadığıdır belki de tüm mesele.
,, aşk, sahip olmak değil, birlikte var olmaktır.''
Gibran'ın sözünde de geçtiği üzere…
çünkü bazen biri seni içeri buyur ederken,
diğeri ise kapıda bekletir;
ne kapısından içeri girebilirsin, ne de seni yollar.
ancak bu kusur değil, yalnızca frekansların farklı ritmidir.
ve… ritimler uymadığında,
melodilerden rahatsız edici sesler duyma olasılığı bu yüzdendir.
sonuç olarak;
insanı ayrıştıran din, dil, ülke değil,
onun penceresinden nasıl gördüğüdür.
işte buna birliktelik deniyor…
velhasıl ,, Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da,
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte,
yani yürekte.''
yani olabilmekte…
ve akılda tutmak gerekir:
en gerçek buluşmalar, iki kalbin aynı anda
,, ben buradayım'' dediği anda başlar.
kalbimle...
En güçlü kelimeler,
Asla uysal olmaz.
Asla bir çerçevenin içine sığmaz.
Tıpkı aşk,
Tıpkı insanın içindeki o çılgın tutkular,
Tıpkı bir yazarın, kitabının son cümlesini asla yazmak istememesi gibi.
Çünkü bazı cümleler yalnızca yazılmak için değil, yaşanmak için doğar.
Bazı kelimeler sadece seslenmek için değil, hissedilmek için vardır.
Ve...
bazı yazılar, ne bir başlangıç ister ne de son…
Tıpkı bir fısıltının yankıya dönüşmesi,
Tıpkı bir dokunuşun yangına çevrilmesi gibi...
Nasıl Anlatılır Ki?
Dışarıda hava buz gibiymiş de,
Üzerine bu da yetmez gibi ıslanmışsındır…
Ama avuçlarında buram buram tarçın kokusu,
Soba karşısında gülüşlerinle salep yudumlarken,
İçini ısıtanım der gibi bir tanımdır kendileri…
senin geçtiğin yerlerden
bal alasım var,
ola ki arılar
kokundan bal yapmışlarsa diye.
ben susarken, rüzgâr anlatsın seni ne çok sevdiğimi...