insan, doğanın bir parçası olarak yaratıldı. şehirler, kalabalıklar, yüksek binalar ve bitmeyen gündemler bize ,, unutturdu” o ilk sesi. oysa dağın eteklerinde, nehir kenarında bir taşın üzerine oturduğunda, beden değil, ruh dinlenir önce.
çünkü doğada hiçbir şey senden bir şey istemez, nehrin akışı seni sorgulamaz, kuşların sesi seni yarıştırmaz, ağaçlar sana kim olduğunu hatırlatmaya çalışmaz, ve rüzgâr, yalnızca geçtiğini bildirir, hükmetmez.
insan bu yüzden huzur bulur orada. çünkü orada kendisi gibi olabilir. yargısız, sessiz, olduğu gibi.
dağın eteğinde yankılanan sadece doğa değil, kendi iç sesindir. şehirde bastırdığın, susturduğun, unuttuğun o ses… nehirle birlikte akar sana. ve o an anlar, hatırlarız, sessizlik, aslında en çok konuşan şeymiş.
En güçlü kelimeler, Asla uysal olmaz. Asla bir çerçevenin içine sığmaz. Tıpkı aşk, Tıpkı insanın içindeki o çılgın tutkular, Tıpkı bir yazarın, kitabının son cümlesini asla yazmak istememesi gibi.
Çünkü bazı cümleler yalnızca yazılmak için değil, yaşanmak için doğar. Bazı kelimeler sadece seslenmek için değil, hissedilmek için vardır. Ve... bazı yazılar, ne bir başlangıç ister ne de son… Tıpkı bir fısıltının yankıya dönüşmesi, Tıpkı bir dokunuşun yangına çevrilmesi gibi...
derin zihinlere sıradan kelimelerle ulaşamazsın. bazılarına dokunmak için parlaman gerekir, çünkü sığ sular sesi duyar, derin okyanuslar yalnızca titreşimi hisseder.
uzak kentlerin göğünde paslı harfler uçuşuyordu,
sokak lambaları kendi gölgelerini yiyerek ışıyordu.
belki de bilimin yanıtlayamadığı tek şey
bir duygunun kaç ışık yılı sürdüğüdür.
kelimelerin uykusu kaçtığında
şimdi elimde
yarısı içilmemiş bir cümle,
keşfedilmemiş bir kelime,
kadehin kenarına sinmiş özlem kaldı.
bazı suskunluklar
dudaktan değil,
ruhtan sızar.
ve ben ne zaman
bir yudum daha alsam,
adın ısınır ağzımda.
sahi,
biz en son ne zaman
aynı cümlede kaldık?
belki de her aşk
yarım kalmak için yazılmıştı,
ya da biz
tam olmayı
hiç konuşmadık.
doğanın kucağında sessizliğin huzuru
insan, doğanın bir parçası olarak yaratıldı.
şehirler, kalabalıklar, yüksek binalar ve bitmeyen gündemler bize ,, unutturdu” o ilk sesi.
oysa dağın eteklerinde, nehir kenarında bir taşın üzerine oturduğunda, beden değil, ruh dinlenir önce.
çünkü doğada hiçbir şey senden bir şey istemez,
nehrin akışı seni sorgulamaz,
kuşların sesi seni yarıştırmaz,
ağaçlar sana kim olduğunu hatırlatmaya çalışmaz,
ve rüzgâr, yalnızca geçtiğini bildirir, hükmetmez.
insan bu yüzden huzur bulur orada.
çünkü orada kendisi gibi olabilir.
yargısız, sessiz, olduğu gibi.
dağın eteğinde yankılanan sadece doğa değil,
kendi iç sesindir.
şehirde bastırdığın, susturduğun, unuttuğun o ses…
nehirle birlikte akar sana.
ve o an anlar, hatırlarız,
sessizlik, aslında en çok konuşan şeymiş.
kalbimle.
En güçlü kelimeler,
Asla uysal olmaz.
Asla bir çerçevenin içine sığmaz.
Tıpkı aşk,
Tıpkı insanın içindeki o çılgın tutkular,
Tıpkı bir yazarın, kitabının son cümlesini asla yazmak istememesi gibi.
Çünkü bazı cümleler yalnızca yazılmak için değil, yaşanmak için doğar.
Bazı kelimeler sadece seslenmek için değil, hissedilmek için vardır.
Ve...
bazı yazılar, ne bir başlangıç ister ne de son…
Tıpkı bir fısıltının yankıya dönüşmesi,
Tıpkı bir dokunuşun yangına çevrilmesi gibi...
kalbimle.
yönünü kaybettiğinde HARİTA açma,
sessizleş.
çünkü içindeki pusula,
kimseye sormadan seni EVİNE götürür.
kalbimle,
Hayat da öyle değil mi?
Geçtiğimiz her sokak, hayatımıza bir renk bırakıyor.
Kiminin mavisi kalıyor üstümüzde,
kiminin yeşili…
Ve... arkadan usulca sesleniyor mu kelebekler?
“Rengim sana emanet...”
kalbimle,
derin zihinlere sıradan kelimelerle ulaşamazsın. bazılarına dokunmak için parlaman gerekir, çünkü sığ sular sesi duyar, derin okyanuslar yalnızca titreşimi hisseder.
kalbimle...
kimse sormuyor artık,
hangi duygunun kökü hangi mevsime uzanıyor…
herkesin derdi çiçeğin vazosu.
koklamadan geçiliyor güzel kokuların yanından.
çünkü koklamak, durmayı gerektiriyor.
bizse geçerken bakmayı, hızlıca sevip unutuvermesini seçiyoruz.
aşk dediğin derinlik ister,
bizse sığ sevinçlerin kolay yolcusuyuz.
kalbimle.
öyle apansız zamanlarda dokunur ki bazen meltem esintisi, kalbinin kanatlarına konup sessizce yerleşir, sevgiliden kalma buse gibi.
ne mavi, ne turuncu… rengi yok. istanbul’un gün batımlarına çalan koyu, kırmızı, turuncu yanığı belki.
melekler, ''iyi ki buradasın kadın” der gibi fısıldıyor usulca,
ve…
nehirde, ağacından kopan dalla birlikte yaşamın bizi nereye götürdüğünü bilmeden ancak o yolculuğa güvenip ilerleyerek birlikte süzülüyoruz.
içimin odaları sakince doluyor, şükürle, huzurla, var olduğumu hatırlatan bir dinginlikle.
hayat dediğimiz şey belki de budur, akışa karışmak, meltemi hissetmek ve olduğun yerde, olduğun hâlde “iyi ki” diyebilmek… iyi ki o halde.
ve...belki de o “iyi ki”, bütün yolculuğun sebebini tek başına inancı sırtlayan Seyid Onbaşı gibi, kalbin derinliğinde saklı cevabı bilendir.
kalbimle.