sana bakmak, zamansız bir şarkının tam ortasında yakalanmak gibiydi, bak, nakaratında yine durdu soluklar ... adını anmadığım her cümlede, dudaklarım seni bekleyen bir kapı, açılmaya meyilli
Güzel olan ne varsa Biriktirip sana getireyim Anlatayım istedim Durma uç o zaman Kanat çırp sonsuzluğa Benden çok uzaklara Ama sen yine de beni al Kırk kanatlarımı iyileştir Ve... Bana uçmayı öğret Bir kez daha Eskisi gibi Geri gel Geri gel Ve... Beni, seni bize götür Ne olur
düşmanım olacaksa bu dünyada mert olsun. zira maksat taş atmaksa, kalemimiz sert de yazmasını bilir, ancak bizim seçtiğimiz yol, nefrete değil onura çıkan yoldur.
sırtlanla kurt arasındaki fark yalnızca görünüşte değil, niyette, sesin geldiği yerin derinliğinde gizlenir.
sırtlan pusuda bekler, karanlıkta yürür, arkadan saldırır. yeri gelir düşmanı ile aynı saflara girer, tükürdükleri çanaktan su içer yalnız olmamak adına... velhasıl bu insanların sözü sert gözükse de değersizdir.
kurt ise açık alanda iz bırakır, gizli değildir. sözü net, niyeti bellidir. düşmanıyla bırak aynı çanaktan su içmeyi, gölgesine dahi değdirmez ayak izlerini; çünkü onur, bağımsızlık ve hürriyet onun kanında taşıdığı mirastır.
pencereden görünen her manzara, görenin gözündeki bakış açısı ve düşüncesi ile sınırlıdır. o yüzden her kişi kendi gördüğünü anlatır.
derler ki; karakteri saklamak mümkündür, ancak niyeti saklayan henüz doğmamıştır.
yüz yüze konuşmak cesaret ister, ancak insanlar neden anlaşamaz, diye sorulursa; saygısızlıkla başlayan her üsluba çiçek uzatabilenler, ancak derviş makamına ermiş, kalbi geniş insanlardır.
ve sen hep şarkının en sessiz yerinde kaldın
...
sana bakmak, zamansız bir şarkının tam ortasında yakalanmak gibiydi, bak, nakaratında yine durdu soluklar
...
adını anmadığım her cümlede, dudaklarım seni bekleyen bir kapı, açılmaya meyilli
yanından geçerken rüzgârın dahi yüzümü tanır
...
sana bakmak, zamansız bir şarkının tam ortasında yakalanmak gibiydi, bak, nakaratında yine durdu soluklar
...
hiçbir deniz, içine düşmeyen dalgayı anlatamaz.
fırtınanın içinden geçmeyenler içinse manzara, sadece rüzgârın hafif bir esintisidir
...
gökyüzü, yeryüzüne hiçbir zaman tam olarak sığmaz, insan da kalbine
...
Durma Uç O zaman
Güzel olan ne varsa
Biriktirip sana getireyim
Anlatayım istedim
Durma uç o zaman
Kanat çırp sonsuzluğa
Benden çok uzaklara
Ama sen yine de beni al
Kırk kanatlarımı iyileştir
Ve...
Bana uçmayı öğret
Bir kez daha
Eskisi gibi
Geri gel
Geri gel
Ve...
Beni, seni bize götür
Ne olur
düşmanım olacaksa bu dünyada mert olsun.
zira maksat taş atmaksa, kalemimiz sert de yazmasını bilir, ancak bizim seçtiğimiz yol, nefrete değil onura çıkan yoldur.
sırtlanla kurt arasındaki fark yalnızca görünüşte değil,
niyette, sesin geldiği yerin derinliğinde gizlenir.
sırtlan pusuda bekler, karanlıkta yürür, arkadan saldırır.
yeri gelir düşmanı ile aynı saflara girer,
tükürdükleri çanaktan su içer yalnız olmamak adına...
velhasıl bu insanların sözü sert gözükse de değersizdir.
kurt ise açık alanda iz bırakır, gizli değildir.
sözü net, niyeti bellidir.
düşmanıyla bırak aynı çanaktan su içmeyi,
gölgesine dahi değdirmez ayak izlerini;
çünkü onur, bağımsızlık ve hürriyet onun kanında taşıdığı mirastır.
pencereden görünen her manzara,
görenin gözündeki bakış açısı ve düşüncesi ile sınırlıdır.
o yüzden her kişi kendi gördüğünü anlatır.
derler ki; karakteri saklamak mümkündür,
ancak niyeti saklayan henüz doğmamıştır.
yüz yüze konuşmak cesaret ister, ancak insanlar neden anlaşamaz, diye sorulursa;
saygısızlıkla başlayan her üsluba çiçek uzatabilenler,
ancak derviş makamına ermiş, kalbi geniş insanlardır.
seninle koklayamadığım bir çiçek, dans etmediğim bir gökyüzü,
ve...
yollar var yeryüzünde.