hayat sürekli bir oyun...
vazgeçeriz bazen
düşer dekorlar
ışık söner
kostümler kayıp
en çok toprak kokusunu özlemişim
yağmur sonrası çiyi ile
el ele tutuşmayı bir deniz kenarında
bahar âyinine geç kalmış
kır düğünüyüm şimdi
bir sabah
martı çığlıklarını dinledim akşamcı kahvehanesinde
sisten fışkırıyordu gemiler
kafam karışıktı anımsıyorum
uykum da yoktu üstelik
boşluğun içinden uzanıp bir tutam zamanı yakalıyordum
sözü çıkar
meseli masalı çıkar
çıkar şairi kağıttan
altıncı dekad’dan harf kalsın bir
:
körelir gözümüz hamile geceye
o ki kendini dirilten akrep
içimiz kadar çoğalır
içimiz kadar azalırız gün biterken
hangi sıfattı göğsüne iliştirdiğim
hangi renk yıkardı seni en çok
bir ben bilirdim!
ikrardı ses sessizlik kadar
yalardı yüzümü
en çok
seni sevdiğimi yaz bir kenara
yazma istersen
bak acımasız bir yel üfürüyor hayat
ağlıyor yine çocuklar
değişecek içimdeki iklim
yürüyecek çöl
o ki beni
bana saklamıştı
susuyorum
“BEN ÇOCUKLAR GİBİ SEVERİM” diyordu Nizar Kabbani.
Ve şöyle devam ediyordu:
“Aşkların en meşhuru ey sevdiğim
Çocuklardan çıkar
Ve şiirlerin en güzeli sevgilim
ölümcül şiirini kusuyorsa şair
keşfe çıktığında dinamitlenmiş koyakları
kim bilir kaç sıkımlık
can telâşında kuruyan havzaların
belli ki verilmiştir mola deli tutkuya
dinleniyordur veya
Sevda Kenti'nin Öyküsü’nü dinlemek ister misin?
İstersen son şiirime bir göz at… Sevgilerle.
şiirinizde yorgun ve sarhoş bir yaprak gördüm onu aldım ırgat'a verdim...
bu sitede ender şiir yazanlardansınız..
saygı sevgi