Beni herkes tanır buralarda. Hayata hep bu kaldırım kenarından, bu köşe başından bakar; düşmemek için bir tek bu sokak lambasının dibine tutunurum. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte mahalle yavaş yavaş uyanır, benim nöbetim o vakit başlar.
Sevgi Abla geçer ilkin, fırından yeni çıkmış sıcacık poğaçaların kokusu yayılır sokağa. Ahmet Abi ise hiç şaşmaz, ille de o köşedeki eski börekçiyi tercih eder. Yanımdan geçerken her sabah aynı samimiyetle selam verirler; "Nasılsın be delikanlı, yine tutmuşsun köşeyi?" derler, göz göze gelir, yarım ağız gülüşürüz. Onlar beni sokağın bekçisi sanır, bilmezler neyi beklediğimi.
Sonra Zeynep görünür sokağın ucunda; tatlı, hayat dolu bir kız. Her sabah aynı dakikada adımlarını hızlandırarak geçer. Birkaç adım gerisinde ise bizim Yusuf… Ah Yusuf, deli gibi sever Zeynep’i de bir türlü cesaret edip iki kelam edemez, açılamaz garibim. Ben köşeden hafifçe seslenirim: "Geç kalma Yusuf’um, ha gayret!" Mahalleli Yusuf’un işe, otobüse geç kaldığını sanır da telaşlanır; oysa o sadece aramızda koca bir sırdır, sevdaya geç kalmasın isterim.
Bütün bu telaş, bütün bu ayak sesleri biter; sokak bir anlığına derin bir nefes alır gibi durulur. Ve en son… En son o gelir. Göründüğü an saniyeler donar, zaman yavaşlar. Onun sokağa attığı her adımın ritmiyle benim göğüs kafesimdeki kalp atışım aynı saniyede birleşir. İşte beni bu yorgun hayata bağlayan tek gerçek budur; insanın küçücük bir umudu olmasa, söyle neden yaşasın ki bunca kahrın ortasında? Ya da belki de bu, baştan ayağa bana bahşedilmiş sessiz, tarifsiz bir lütuftur…
Neyse ki çok fazla oyalanmaz durakta. Tam vaktinde, her zamanki saatinde biner otobüse ve gözden kaybolur. Arkasında sokağın serinliğine karışan o egzoz dumanı kalır sadece…
Günün ilk ışıkları yerini telaşa bırakır, sokak kalabalıklaşmaya başlar yavaş yavaş. Saatler saatleri kovalar. Öğlen vakti girdi mi Berber Hasan Abi’nin dükkânının önüne küçük ahşap masalar, sandalyeler atılır; esnafla tavla sesleri yükselir kaldırımdan. Mehmet Abi her zamanki gibi muzipçe takılır köşeden: "Hasan Abi yine zar tutuyor, dikkat et kaptırma oyunu!" Gülüşmeler yayılır ortalığa. Beni de hiç unutmaz, boş geçmezler sağ olsunlar; "Çek bir de delikanlıya açık çay!" diye seslenirler ocakçıya.
Köşemi terk ettiğim tek an, karnımın acıktığı o öğle saatidir. Birkaç adım ötedeki esnaf lokantasına geçerim. Kemal Abi’nin eli pek boldur, tabakları doldururken kepçeyi hiç sakınmaz. Bütün mahalle bayılır onun yemeklerine, hepsi ayrı lezzetlidir fakat en meşhuru tas kebabıdır; tezgâha çıkar çıkmaz ilk o tükenir. Yemeğimi yer dönerim. Sırtımı aynı duvara yaslar, akşamın çökmesini beklemeye koyulurum.
Akşamın alacası düşünce sokağa ilk Sevgi Abla geldi; elinde poşetler, koşa koşa markete gitti, ee evde yemek telaşı… Sonra Ahmet Abi gözüktü, hiç sektirmeden hemen büfeye girdi; akşamcıdır kendisi, günün ağırlığını orada bırakır. Peşinden gelen otobüsten Yusuf ile Zeynep indi beraber. Yan yana, tatlı tatlı konuşarak geçtiler önümden; dünyayı görmüyordu gözleri, beni bile fark etmediler. Kendi kendime gülümsedim, "Ah be Yusuf’um, sonunda…" dedim içimden.
Ve ardından yine o an geldi… Ömrümün en hızlı, kalbimin en yavaş attığı o an. Otobüsün kapıları tıslayarak açıldı ve o indi. Sanki onun dışında bütün dünya dondu, etrafımda hiçbir şey hareket etmiyordu. Zamanı durdurmak, o saniyeyi sonsuza kilitlemek için içimde çaresiz bir telaş vardı; hiç bitmesin, gitmesin, öylece dursun orada istedim. Ama hayat durmuyor işte… Bir rüzgâr gibi usulca geçip gitti önümden.
Bense yine o köşe başında, sırtımı soğuk duvara yaslayıp bir sonraki sabahı beklemek üzere bir başıma kaldım.
By KaKayıt Tarihi : 4.09.2026 18:02:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!