Bir fırça
bir tuval
birkaç kırık düş.
Gözlerimde yalnızlık
ellerimde üşüş.
Kadınlar ağlamaz derler
Yıpranmış bir resim
Gözlerde unutulmuş mevsim
Bir gülüş kalmıştır
Gerisi hep eksiktir...
Tütün kokar eski perdeler
Kenarı sökük eski bir kilim
kumsala bırakılan ayak izleri
çimlerin üzerine düşen çiğ tanesi
yaz yağmurunda çıkan Gökkuşağı
kadar; kısaydı zaman...
hevesi kursağında kalan, çocuk edası ile
buğulandı gözleri, bu AN...
İşte böyledir, dünya işi yaman.
El mi yaman, bey mi yaman.
Düştüğünde anlarsın.
Kim dost, kim düşman...
Bende biliyorum birşeyler eksik,
Hayatı anlamak yerine,
Hep birşeyleri tamamlamak için,
Geçiyor bir ömür.
Binbir parçalı puzzle içinde,
Kayboluyorum, kayboluyor.
Ayyuka çıkmış kokunun
Çekiş gücüne kanarak
Gittin mi,
Meyhaneye
kılı kırk yararak?
Maaştan ayrılan, son parada
Köhne evin, kırık pencereleri
mor salkım sarılmış ömrüne sessizce.
Zaman,
duvarda çatlak bir resim gibi
solmuş gülüşler asılı perdeye.
Rüzgar,
Hıdırellez ateşinin üstünden atlayan
çocuğun,
Sarı kız, adını koyduğu ineğin sütünü sağan
kadının,
Maden ocağında çalışan, kararmış alnı ile
adamın,
İhanetin sesiyle uyandım
adını haykırıyordu fırtına.
Gözlerin, cehennemin provasıydı
ve ben…
yanmayı aşk sandım.
Akşam, kadife bir ses gibi çöker içine,
hicazdan sızan bir iç çekiş gibi,
yarım kalmış dualar kadar kırılgan
dolanır odanın her köşesinde.
Uduna dokunan parmakların,
suskun bir hikâyeyi uyandırır tel tel.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!