ruhumu saran o ilahi sükûtun gölgesinde,
Mevla'nın kapısında sızlayan kalbimi seccademe serdim.
içimdeki o amansız yangını, zikrin serin sularıyla söndürürüm sandım.
alnımı secdenin nurlu sabahından kaldırıp,
dilsiz, kimsesiz bir uykuya emanet ettim yorgun gövdemi.
Bir kelimen yetiyor bazen,
Bir “nasılsın” bile susturur kalabalığı.
Senin sesin, gecenin ortasında bir dua gibi,
Kalbimde sükûnet buluyor her yankısı.
Bir bakışın var, anlatmaz ama onarır,
Bir rüya gibiydin; sabah ezanına varmadan söndün,
Yağmur camı dövdü, kalbim içe aktı.
İsmini demedim; duam yarım kaldı,
O yarımdan sızan sükût beni yaktı.
Adını anmadım; mihrap gölgesine bıraktım yükümü,
bir sabah — ışık yavaşça toprağa düşüyor.
bir kız çocuğu yürür taş sokaklarda;
pabuçlarının ucunda rüya tozu,
gözlerinde dalga kadar sabır.
kimse duymuyor,
Ölüm diye bir şey yokmuş Çalıkuşu, meğer hepsi yalan...
Toprak değil, unutulmakmış insanı çürüten.
Kalanlar vazgeçerse hatıradan, gidenler o vakit ölürmüş esasen.
Ben hafızamı seninle mühürledim Leylâ;
Ölümü bile bilmeyecek kadar masum,
Çocuksu bir inatla tutundum varlığına.
Giyindim çağın o paslı zırhını, göğsüme koca bir fanus indirerek —
Dışım, kimsesiz ve aşılmaz bir asteroit yalnızlığı.
İçimde, rüzgârdan ve zamandan sakındığım o mağrur çiçek...
Bir tek senin dikenlerine razı, bu kibirli gövde.
Yüzüme gülen o uçsuz bucaksız bahçeler, birbirinin aynı güller — nafile,
ben o jilet yarasını göğsümde çoktan uyuttum sanıyordum
aylarca sağır kaldırımlarda zehrimi kustum, kanımı yıkadım
içimde çırpınan o lanetli sızıyı kör bir kuyuya taşladım
kendimi kandırdığım o dilsiz sabahlarda, nihayet bitti dedim
oysa insan, en çok 'unuttum' derken kazıyormuş kendi mezarını
Ben ki; şah damarı kesilmiş gecenin, pıhtılaşan o sarı kanıyım,
Kaldırımların soğuk alnına kazınmış, okunmaz bir alınyazısıyım.
Ne bir göz kapağım var, örtecek şu dünyanın koca ayıbını,
Ne kaçacak bir dizim var, terk edecek bu günah sokağını.
Tepemde pervaneler döner, birer cezbe nöbeti gibi,
aylar nasıl devrildi, hangi ara gurbet oldu ellerimiz
şimdi aynı aydınlığın altında iki ayrı uçurum gibi susuyoruz
aramızda aşılamaz dağlar, aramızda sağır edici bir uğultu
kavuşması mahşere kalmış, boynu bükük iki mısra gibiyiz
sonra ansızın çevirdin yüzünü o yabancı kalabalığın içinden
(Vezin: Feilâtün / Feilâtün / Feilâtün / Feilün)
(1)
Ey gönül, sanma ki her dem sana cânân olur,
Her tebessümde görünen, sâdıkâne yâr olur;
Ben seni bekler iken âhım semâya var olur,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!