Bir et parçasından başka nedir ki yürek dediğin?
Bu sonbahar yangını… nedir, nereden gelir o vakit?
Neden durduk yerde çalar kulağına o eski şarkılar?
Göğüs kafesini sıkıştırır, siyah beyaz bir kartvizit?
Kader… iki yanı keskin bir bıçak.
Bu bendeki eksiklik duygusu,
Kalabalıklar içinde yapayalnız…
Bir düş olmalı bu yaşadıklarım;
Tarifi imkânsız… anlayamazsınız.
Yine özlemle yanıyor kalbim,
Keşke hayatım bir yapboz olsaydı,
Ya da geçmişim kurşun kalemle yazılsaydı;
Silebilseydim bütün o kahreden keşkelerimi,
Atabilseydim ömrümden o ceylan gözlerini.
Neden ben, niçin ben Allah’ım?
Hiç bu kadar hızlı koşmamıştı yolları,
İkişer ikişer çıktı o yorgun merdivenleri.
Boğazı kupkuru, nefesi kesik kesik...
İşte oradaydı sevdiceği, bir adım ötesinde;
Oysa yanıldı, acı bir gerçek vurdu yüzüne:
Bu sefer yirmi sene "erken" gelmişti.
Yitip giden anılar ve o eski ben,
Kapanmaz göğsümde bıraktığın yara.
Girdaplarda sarhoş ve bulanık,
Sonsuz bir boşluk, bitmeyen bir ara.
Sönmeye yüz tutmuş ışık gibi.
Damlalar kirpiklerimde titrer sessizce,
Kalbimin duvarında ince bir sızı açar.
Bir toz bulutu gibi uçup gitmek isterim;
Boğazım düğüm düğüm, hüzün ağzıma kadar.
Nemli gözlerim içli hıçkırıklara gömülür,
Bazen: “Oluruna bırak her şeyi,”
“Zamanla geçer,” diyorum içimden.
Bu dünyadan, öyle ya da böyle geçiyorum;
Neden o an boğuluyorum, derinden?
Bir yaş ayı yaşanır şimdi;
Geçtiğim her yer ayrılık kokuyor,
Sessiz gitmene hiç alışamadım.
Korkudan aklım yerinden çıkıyor,
Sensizliğe inan alışamadım.
Önceleri hasreti hiç tatmadım,
Her şeyi baştan yaşamayı ne çok isterdim!
Bıraktığın yerden, patikadan aynı şekilde,
Cehennem olsam gelen yol yakınırken,
Cihan yıkılsa, mahşer kopsa yüreğimde.
Yalnızca kendi gerçeklerimiz varmışçasına,
Gün geçmiş ve kurumuş yapraklarda,
Gökyüzünün rengi solmuş dağlarda.
Bir kuşun sesi öter her yarada,
O, düş kurduğum yürekte ağlıyor.
Küçük, kasvetli şehir son satırda...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!